Anayasal düzen çökerken – Alp ALTINÖRS

ALP ALTINÖRS“Anayasa Mahkemesi’nin kararını kabul etmek durumunda değilim, saygı da duymuyorum”. Böyle diyordu, Türkiye’nin “Cumhurbaşkanı”, Erdem Gül ve Can Dündar’ın tahliye kararını değerlendirirken. Yani, biz hukuka aykırı değiliz, hukuk bize aykırı! Hukuk tanımazlığın açıkça ilanı oldu bu sözler.

17 Aralık’ta da yapılan tam olarak bu değil miydi? Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet operasyonunda tutuklananlar serbest bırakıldı, ayakkabı kutularında çıkan paralar kendilerine faiziyle iade edildi, operasyonu düzenleyen savcılar ve polisler içeri atıldı.

7 Haziran’da da yapılan bu değil miydi? Sandıktan AKP tarihinin en ağır seçim yenilgisi çıkınca, sandık sonuçları geçersiz ilan edildi, yetkisiz bir geçici hükümet eliyle “savaş” ilan edilerek, her türlü koalisyon ihtimali Saray tarafından bloke edilerek ülke olağanüstü bir ortamda seçime götürüldü. Sandığa giden vatandaşın başına silah dayandı. Böylece 1 Kasım seçim sonuçları ortaya çıkartıldı.

7 Haziran seçimlerinin bir diğer önemli özelliği bir “Başkanlık Referandumu” niteliği taşımasıydı. Erdoğan meydan meydan gezerek, “400 milletvekili verin, başkanlığı getirelim” çağrısı yapıyordu. Sonuç ağır bir hezimet oldu. Seçimin ardından Davutoğlu; “Başkanlık sistemine geçmek istedik ama buna halk yetki vermedi” diyerek bu sonucu tescil etti. Peki Erdoğan ne yaptı? Aradan iki ay geçtikten sonra, “Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişilmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir” açıklamasıyla Saray darbesini ilan etti. Yani, halkın iradesini ve seçimini çöpe atarak, elindeki tuttuğu gücün zorlayıcılığıyla kendisini “başkan” ilan etti. Kürt halkına açtığı savaşı, tek adam diktatörlüğünü ilan etmenin zemini saydı. Bu amaçla, Türk burjuva devletinin en gerici, en ırkçı, en faşist unsurlarıyla el birliği yaptı. 28 Şubatçılarla, Ergenekoncularla, Balyozcularla kaynaştı. MGK’nın devlet hayatındaki rolünü yeniden aktifleştirdi. Siyasi partilerin koalisyonunu engellerken, Saray-Genelkurmay koalisyonunu kurdu. Bu hukuk dışı yönetimle Türkiye’yi idare ediyor.

Erdoğan’ın “Saray darbesinden” bu yana Türkiye’de işleyen ve gücü elinde tutan iki kurum kalmıştır: Saray ve Genelkurmay. TBMM, belediyeler, siyasi partiler etkisizleşti. Fiilen devreden çıkartıldı. Mahkemelerde geniş çaplı tasfiyelerle iktidar yanlısı bir yapı oluşturuldu. “Sulh Ceza Hâkimlikleri’yle” bir tutuklama makinesi inşa edildi. Medya abluka altına alınarak zorbalıkla dize getirildi. Bu yeni düzende geçerli tek yasa, Erdoğan’ın ağzından çıkan sözler oldu. Türkiye Cumhuriyeti, giderek daha fazla, Weimar Almanyası’nı andırıyor. İçten içe çürüyerek çöküyor. Yerine adım adım Erdoğan Türkiyesi inşa ediliyor. Demokratik bir alternatif inşa edilmeden de “mevcudun muhafazası”na dayanan bir çizginin Erdoğanist ilerleyiş karşısında tutunması mümkün görünmüyor. Gelinen noktada Erdoğan’ın savaş konsepti ciddi biçimde tıkanmıştır. Eğer demokratik bir alternatif öne sürülür ve hayata geçirilirse Erdoğanist parantezin kırılması olanak dahilindedir. Bu alternatif; Türkiye’nin halk meclisleri aracılığıyla tabandan tepeye demokratikleştirilmesidir. Köy, mahalle, ilçe, il, bölge meclislerine dayanan yerel demokrasinin TBMM’yle bütünleştirilmesidir. Cumhurbaşkanının başbakanı ataması yerine Hükümetin TBMM tarafından seçilmesinin geçirilmesidir. Tabandan tepeye bir “Meclisler Sistemi” ile gerçek bir demokrasinin yerleştirilmesidir. Ne TBMM’nin yürütmeye esir edildiği, yerel demokrasinin olmadığı mevcut parlamenter sistem, ne de Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğü halkların çözümü olamaz. Çözüm; Meclisler Sistemidir.

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir