HDP Milletvekillerine saldırı, tüm demokrasi güçlerine saldırıdır.. – Hüseyin ALİ

HÜSEYİN ALİAKP iktidarı, bir süredir Türkiye Meclisi’ndeki HDP grubunu baskı altına almış bulunuyor. Bir taraftan sürekli psikolojik harekat yaparak, diğer taraftan dokunulmazlık konusunu bir şantaj olarak kullanarak, HDP üzerinde baskı kurmaktadır. HDP’nin Meclis grubu üzerindeki bu baskı, Kürt halkının her yerdeki mücadelesine yönelik saldırının bir parçasıdır. Rojava Kürtlerine yönelik baskıdan ayrı görülemez. Bu nedenle şu, bu bahanedir. Tamamen Kürt halkına yönelik yürütülen topyekün savaşın demokratik siyaset alanındaki yansımasıdır. Dolayısıyla dokunulmazlıklar konusu da bu savaşın parçasıdır. Dokunulmazlıklara tekil olaylar olarak bakmamak, Kürt halkına karşı yürütülen bir savaş olarak görüp ona göre tutum almak gerekir.

Milletvekillerine yönelik linç kampanyası bireysel tutum değilse o zaman bu saldırılara karşı tutum da bireysel olmamalıdır. Demek ki amaç, Selahattin Demirtaş ya da Tuğba Hezer’in dokunulmazlığını kaldırmak değildir. Bunlar şahsında HDP grubunu etkisizleştirmek ve iradesini kırmak amaçlanmaktadır. Böylece yürüttükleri kirli savaşın önünde HDP’yi engel olmaktan çıkarmayı düşünüyorlar. Çünkü kendi eşbaşkanlarına ya da bir milletvekiline sahip çıkamayan bir partinin siyasi gücü kırılmış olur.

AKP sadece HDP’yi değil, tüm muhaliflerin iradesini kırıp kirli politikalarına sessiz kalınmasını sağlamaya çalışıyor. Zaten MHP’yi yedeklemiş; CHP üzerinde de sürekli bir psikolojik harekat yaparak, kendi politikalarına karşı mücadele etmede etkisini zayıflatmıştır. HDP’yi de etkisiz kılarsa otoriter hegemonik faşist düzenini kurma önündeki engeli de kaldırmış olacaktır.

Şu anda Türkiye’deki temel siyasi çalışma, faşist bir iktidara karşı demokrasi mücadelesi vermek olarak görülmelidir. Bu açıdan AKP iktidarına karşı mücadele vermeyen bir siyasi güç, işlevsiz hale gelmiş; hatta AKP’nin amacına hizmet etmiş olur. Bu açıdan AKP’nin bu saldırılarına karşı tutum koymak, mücadele etmek siyasi olarak var olmak açısından olmazsa olmaz kabilindendir. Demokratik siyaset açısından AKP’nin dokunulmazlık şantajına karşı çıkmak bunların başında gelmektedir. Sorun, şu ya da bu milletvekillinin dokunulmazlığının kaldırılması değildir. HDP’nin siyasi iradesi kırılıp siyasi gücü ortadan kaldırmak isteniyor. Bir ya da birkaç milletvekiline sahip çıkamayan, bu konuda ortak tutum takınamayan bir partinin siyasi iradesi kırılmış olur. Dolayısıyla saldırı bir bütün olarak HDP’ye yönelik saldırıdır. Eğer böyleyse o zaman tüm demokrasi güçlerinin bu konuda HDP’nin yanında yer alması gerekiyor. Demokratik siyasal alanı önemli görenler eğer böyle yaklaşım göstermezlerse samimi olamazlar. CHP de AKP’nin kamuoyu oluşturma ve algı operasyonu yaratma oyununa gelip AKP’nin bu yönlü saldırısına meşruiyet kazandırmamalıdır.

Ahmet Altan, CHP ile ilgili güzel bir yazı yazmış. CHP’nin geleceği AKP’ye karşı oluşturulacak demokrasi cephesinde yer alıp almamasına bağlıdır. AKP’nin yarattığı baskı ortamında CHP Kürt halkına ve demokrasi güçlerine yönelik mücadelede sessiz kalırsa en başta da kendi sonunu hazırlar. CHP, cumhuriyeti demokratikleştirme mücadelesinde yer alırsa ancak o zaman cumhuriyetin kurucu partisi olarak anlamlı bir iş yapmış olur ve varlığını koruyabilir. 20. Yüzyıl paradigması ve soğuk savaş döneminin refleksleriyle hareket ederse AKP’nin CHP’yi zayıflatma ve etkisiz kılma politikasına hizmet etmiş olur. Bu açıdan Ahmet Altan’ın CHP için yazdığı yazı anlamlıdır ve gerçekleri ifade etmektedir. Ahmet Altan, AKP gerçeği konusunda yaşadığı deneyimler nedeniyle dikkate alınması gereken bir yazardır.

AKP nasıl ki her konuda algı yaratarak siyasal yönetim tarzı yürütüyorsa, göçmenler konusunda da bunu yapıyor. Bu konuda da Avrupalıları aldatmış bulunuyor. Ya da Avrupalılar kandırılmış gözükmeyi çıkarlarına görüyor. Daha önce de yazdık, Suriye’den Türkiye’ye gelen göçmenlerin en azından üçte ikisini AKP hükümeti çekmiştir. AKP hükümeti, Suriyelilerin gelişini teşvik etmiştir. Bunlar üzerinden siyaset yapıp hem IŞİD ve El Nusra gibi çeteleri kontrol etmeyi planlamış, hem de Suriye politikasında etkili olmayı hesaplamışlar. Açık kapı dedikleri politikayı insani nedenlerle değil, kirli siyasi nedenlerle uygulamışlardır. Nitekim mülteciler üzerinden El Nusra, IŞİD ve Ahrar El Şam’ı kontrol altına almışlardır.

Savaş uzayıp Suriye politikaları ve yaptıkları hesaplar boşa çıkınca, amaçladıklarına ulaşamayınca bu defa mültecileri Avrupa’ya göndererek politika yapmaya çalışmaktadır. Nitekim her değerlendirmede Suriye’deki durumdan “en fazla biz etkileniyoruz” diyerek Suriye politikasında yer almaya çalışmaktadır. Suriye’deki kaosu AKP iktidarı büyüttüğü halde şimdi kendisini mağdur olarak göstermektedir. AKP iktidarının Suriye politikalarına tutum alınması gerekirken, hala Suriye konusunda Türkiye’nin dinlenmesi bir paradokstur, çaresizliktir. Daha doğrusu şantajlara boyun eğmektir. Özellikle AKP iktidarının Kürtlere yönelik politikasına sessiz kalmak siyasi bir ahlaksızlıktır.

Türkiye mülteciler konusunda maddi olarak beş kuruş zarar etmediği halde şimdi 6 milyar Euro koparmak üzeredir. Davutoğlu, buna Kayseri pazarlığı diyor. Bu doğru değildir. Türkiye’nin tutumu Urfalı ceketçilerin ceketleri zorla satmasına benzemektedir. Türkiye de, Urfalı ceketçiler gibi mülteci konusunu Avrupalılara zorla satmıştır. Halbuki Türkiye bu mültecilerden ucuz işgücü olarak en azından 6 milyardan katbekat fazla bir sömürü elde etmiş, yine bu mültecilerin getirdiği birikimler de Türkiye ekonomisine akmıştır. Yani Türkiye mülteciler için hiçbir kayıp yaşamamış, aksine ekonomisindeki sarsıntıyı bu ucuz işgücü ve birikimle atlatmıştır.

Bu açıdan mültecileri örgütleyip Avrupa’ya yönlendiren Türkiye’ye yönelik tutum alınması gerekirken, AKP’nin şantajlarına boyun eğmek, AKP’nin demokrasi güçlerine karşı yürüttüğü faşist ve soykırımcı saldırılara destek vermektir.

(Özgür Gündem)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir