Uçurumun tam kenarındayız – Fehim IŞIK

FEHİM IŞIK

Hala uçuruma yuvarlanmadık. Ama öyle keskin bir virajdayız ki en küçük hata bile uçurumun en derin noktasına kadar yuvarlanmamıza neden olabilir. Biliyorum, daha ne kadar yuvarlanacağız, uçurumun dibindeyiz, diyenlerimiz var.

Demeyin; geçtiğimiz yılı hatırlayın, şimdi ile kıyaslayın ve önümüzdeki ayların, yılların nasıl geçeceğini tahmin edin…

Geçtiğimiz yıl Nisan ayına gelindiğinde provokasyonlar başlamış, şiddetin kör dövüşe dönüşmesi için çaba sarfeden güçler harekete geçmişti. Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim. Kürt siyaseti, özellikle de HDP 7 Haziran’a kadar adım adım uygulanan provokasyonların kör dövüşe dönüşmesini engelleyebilmiş, mitinglerinde ve bürolarında bombalar patlamasına, üyeleri öldürülmesine rağmen sivil siyasetin başarısı için çaba göstermeyi tercih etmişti.

7 Haziran’da HDP’nin hesabı tuttu. Sivil siyaset başarılı oldu. AKP geriledi. Rojava’da güçlü olanaklar elde eden Kürtler, Türkiye’de de güçlü bir şekilde parlamentoda temsil edilir noktaya geldi. Hatta HDP, olası bir koalisyonun kilit ismine dönüştü.

Esasen tabloyu değiştiren bu durum oldu.

Başta AKP, sistemin kurucuları bu başarıyı hazmedemedi. HDP’nin başarısını kendi yenilgisi olarak gören AKP, bu durumu hem iktidar kaybı, hem de yargılanma anlamına gelecek yeni dönemin habercisi şeklinde değerlendirdi. AKP dışındakiler, MHP ve CHP ise HDP nezdindeki başarının olası bir statüko değişikliğine gidecek yolun başlangıcı olduğu tespitini yapmakta gecikmedi. Bir tek bunlar mı? Sonradan anlaşıldı ki askerler de sivil siyasetin başarısından, tekçi, redçi, inkarcı kurucu paradigmanın değişmesine yol açacak yeni siyasal yürüyüşten, hazetmediler. Hepsinin birden HDP’ye yüklenmelerinin, 7 Haziran sonrasında HDP’yi şamar oğlanı ilan etmelerinin, “İstikşafi görüşmelerle” 1 Kasım’a gidecek yolda Cumhurbaşkanı’nın elini rahatlatacak adımlar atmalarının bir nedeni de bu değil mi?

Nihayetinde istenen oldu. Cumhurbaşkanı yeni seçim kararı aldı. 20 Temmuz Suruç Katliamı’ndan sonra 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da hala nasıl öldürüldüğü bilinmeyen 2 polis gerekçe edilerek Kandil bombalanmaya başlandı. PKK, 7 Haziran öncesindeki davranışı bu kez göstermedi; Kandil’in bombalanmasına karşı şiddetle yanıt verdi.

Burada yine hatırlayın lütfen. 1 Kasım seçimleri öncesinde daha Ankara’da ilk bomba patlamadan PKK, 11 Ekim’de tek taraflı da olsa çatışmasızlık ilan edeceğini açıklamadı mı? Çatışmasızlık ilanında HDP’nin, şiddetin büyümesini istemeyen emek, barış ve demokrasi yanlısı güçlerin etkisi olmadı mı?

Çatışmasızlığın ilan edileceği günden bir gün önce bu kez Ankara, DAİŞ’in patlattığı bir bomba ile sarsıldı. 102 insan katledildi.

Peki, PKK ne yaptı? Açıklamayı bir gün öne çekerek 10 Ekim’de, Ankara şehitlerinin de anısına hürmeten çatışmasızlık ilan etti.

Ne yazık ki bu ilanın bir kıymeti harbiyesi olmadı. Cumhurbaşkanı “Son terörist kalıncaya kadar yok edeceğiz” söyleminden vazgeçmedi. Dönemin geçici başbakanı, Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini farklı cümlelerle tekrarlamaktan öteye gitmedi. Geçici hükümetin tüm üyeleri, AKP’liler sadece Cumhurbaşkanı’nı onayladılar. MHP ve CHP’liler de söylemleriyle Cumhurbaşkanı, Başbakan, AKP’li hükümet üyeleri ve AKP’lilerden geri kalmadılar. “Kim bu PKK? Onu kim muhatap alır? Devlet, terör örgütünü ciddiye alır mı?” diyerek, meydanlarda umut yerine hamaset sattılar.

Şiddeti kışkırtan bu söylemlere rağmen PKK 10 Ekim’den 1 Kasım’a kadar silah kullanmadı, bugün tanklarla yerle bir edilen hendekli kent ve kasabalarda bile halkın sandıklara giderek oyunu kullanmasına olanak tanıdı.

Peki, sorunun şiddetle çözüleceğine inanan bir hareket seçimlerin selameti için çatışmasızlık ilan edilmesi taleplerini bu kadar önemser mi? Bir kısım kendinden menkul solcunun, liberalin, İslamcının iddia ettiği gibi HDP’nin varlığını kendi aleyhine gören bir PKK, niçin HDP’nin seçim başarısına katkı sunacak bir dönemde çatışmasızlık ilan etsin?

Ne yazık ki çatışmasızlık ilanına rağmen şiddet durmadı. Kandil, tarihindeki en ağır hava saldırılarına maruz kaldı. Bu arada seçimler yapıldı, HDP barajı aştı ama AKP de büyük bir oy oranı ile tek başına iktidar olmayı başardı.

1 Kasım seçimlerinden sonraki süreçte öne çıkan ise ne yazık ki sadece herkesin kendi askeri gücünü ve yeteneğini sergilemesi oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönettiği devlet, 1938’lerden sonraki en acımasız politikaların uygulayıcısı olmaktan çekinmedi. Devlet politikalarının sonucunu Silopi’de 3 kadının sağ yakalanarak infaz edilmesinde, Taybet Ana’nın cenazesinin günlerce sokakta teşhir edimesinde gördük. Bunu Cizre’deki vahşet tamamladı. 200’e yakın insan bodrumlarda yakılarak katledildi. Şimdi aynı uygulamaları Sur’da görmeye hazırlanıyoruz. Şırnak’ta, Yüksekova’da, Nusaybin’de benzer tabloların yaşanmasının muhtemel olduğunu bizzat İçişleri Bakanı’nın kendisi söylüyor.

PKK, bu tablo karşısında yok olmakla var olmak arasındaki ince bir çizgide olduğu görüyor. Daha açık bir deyimle PKK, devletin kendisine teslim olmaktan başka bir seçenek bırakmadığını ve buna karşı direnmenin meşru olduğunu savunuyor. Bunu savunurken de elindeki her kozu, ulaşabildiği her olanağı kullanmaktan da imtina etmiyor.

Peki, PKK’yi yeni mi keşfediyoruz? PKK, 38 yıl önce kurulduğu günden bu yana şiddeti siyasetin bir yöntemi olarak kullanan ve 1984’den bu yana da silahlı mücadele veren, hatta artık klasik bir örgüt aklını aşıp devlet aklıyla hareket eden bir yapılanma değil mi?

Başka sorular da sorabiliriz. 1993’ten bu yana sürdürülen tüm çabalar PKK’nin silah bırakıp, şiddeti siyasete tercih etmesinden vazgeçmek için yapılmıyor mu? Hal böyle iken, PKK’ye teslim olmaktan başka seçenek tanımadığınızda, onunla çatışmayı, şiddeti büyütmeyi göze almışsınız, demektir.

Çok net!.. Beğenelim beğenmeyelim PKK, teslim olmaz. Peki, teslim alınır mı?

32 yıldır gelen her iktidar teslim alacağını söyledi, aklınıza gelebilecek her yöntemi kullandı. Arada teslim alınamayacağını görüp diyalog geliştirenler de oldu. Tek yapılmayan ise müzakere… Yani sorunun şiddet dışı yöntemlerle çözümünü sözle savunanlar olsa bile HDP dışında hiçbir siyasal yapı müzakerenin en doğru yöntem olduğuna inanmadı.

Anlatılan bunca deneyim ve yaşanmışlıktan sonra ahkam kesmeye, akıl vermeye gerek yok.

Hepimiz biliyoruz ki 32 yıldır süren catışmalar, çözüm getirmedi. Eğer şiddet çözüm olsaydı ilk 3-5 sene içinde ya devlet baskın gelecek PKK’yi biterecekti, ya da PKK programında olduğu gibi bağmsız Kürdistan’ı kuracaktı.

Hepimiz biliyoruz ki yenişemeyenlerin yapması gereken bir masanın etrafında oturup sorunu müzakere etmektir, sorunun çözümünü konuşarak üretmektir. Devlet şiddeti kutsuyor, PKK, şiddete yanıt vermemesinin kendi sonu olacağını görüyor. Eğer bu tıkanmışlık aşılmaz, gidişatı tersine çevirecek bir çözüm yolu bulunmaz yani taraflar yeniden masaya gelmeye ikna edilmez ise bizleri daha zor günlerin beklediğini söylemek abartı olmaz…

(Haberdar)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir