Bir ‘muhalefet’ parodisi olarak diploma tartışması – Foti BENLİSOY

FOTİ BENLİSOY

 

 

 

 

 

Erdoğan’ın diploması yoksa cumhurbaşkanlığı düşermiş, hatta düşmekle kalmaz, hiç Cumhurbaşkanı olmamış kabul edilirmiş…

Erdoğan’ın diploması yoksa cumhurbaşkanlığı düşermiş, hatta düşmekle kalmaz, hiç Cumhurbaşkanı olmamış kabul edilirmiş. Böylece attığı her imza geçersiz olurmuş, yaptığı tüm atamalar, hatta onayladığı hükümet bile otomatikman düşermiş. Dokunulmazlığı kalkar, hapishaneyi boylarmış. Ciddi ciddi bunlar konuşuluyor. Hızını alamayıp, Kılıçdaroğlu’na karşı gerçekleştirilen saldırı gibi hadiselerin diploma konusundaki sıkışmayı açmak için ortaya atılmış “sanal gündemler” olduğunu savunanlar dahi var. “Maymuncuk” nihayet bulundu! Diploma yoksa (yok gibi de görünüyor) Erdoğan gidici demektir. Motorları maviliklere sürmek vakti yakındır…

Antik Yunan tiyatrosunda çözülemez gibi görünen, karmakarışık olmuş sıkıntılı bir durumun beklenmedik bir biçimde bir “deus ex machina”, yani bir makineyle, belki bir tür vinçle sahneye indirilen tanrı aracılığıyla çözüldüğü, her şeyin bu ilahi müdahaleyle aniden güllük gülistanlık oluverdiği bir anlatım tekniği vardı. Diploma meselesi ziyadesiyle bu anlatım tekniğini andırıyor. Her şeyin karman çorman olup en umutsuz göründüğü anda beklenmedik bir biçimde ortaya çıkan bir çözüm. Üstelik zahmetsiz, kestirme bir çözüm.

Bir “makine tanrı” aracılığıyla çatışmanın “mekanik” ve mucizevi şekilde sona erip “mutlu sona” erivermesi, aslında antik dönemde dahi eleştiri konusu olmuş, tragedya yazarının kendi eserinin karmaşık yapısı ve çelişkilerini kontrol edemeyişinin ve belirli bir “yaratıcılık” eksikliğinin ürünü sayılmıştır. Mesela Aristoteles’in “makineyle indirilen tanrı” eleştirisi, eserdeki çatışmanın çözümünün o esere içsel nedensellik ve kaynaklara dayanması gerektiği görüşüne dayanıyordu. Hikâyedeki karmaşanın sonucu yine o hikâyeye içkin olmalı, onun yapısından türemeli, onun bütünlüğüne dışsal bir katakulliye, bir “Ali Cengiz oyununa” dayanmamalıydı.

Aristoteles’ın eleştirisini bugüne uyarlamak pekâlâ mümkün. Tamam, şu diploma meselesi içinde bulunduğumuz fiili ara rejimin yasa tanımazlığının bir başka işareti. Gazetecilerin, hukukçuların meselenin üzerine gitmesinde, bu konuda iktidarı sıkıştırmasında elbette yarar var. Ancak diplomanın saray rejiminin bir tür zayıf halkası olduğunu ummak, örneğin Emasya değil de diplomanın bunca şehvetli bir tartışmayı kışkırtması, ancak siyasal güçsüzlüğümüzün, muhalefet saflarında hâkim politik ve programatik keşmekeşin güncel bir emaresi olarak değerlendirilebilir. Tartışmanın aktörlerinden birinin Gökçe Fırat gibi, “Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkûm eden anlayışla mücadele edilmelidir” gibi özlü sözleriyle bilinen bir zat-ı muhteremin olması garabetineyse değinip geçelim.

Ciddi toplumsal dayanakları olan, savaş aygıtını yedeğine almış bir baskı rejiminin bir diploma skandalıyla darmadağın olacağını, kumdan kale misali devrileceğini beklemenin nasıl bir siyasal naflik olduğunu bir kenara bırakalım. Süreklileşmiş bir olağanüstü hali dayatan, tabanını sürekli olarak ideolojik-politik olarak sıkılaştıran, savaş yoluyla tüm siyasal muarızlarını hizaya getirip “majestelerinin sadık muhalefeti” kıvamına getirmeye soyunan bir rejime karşı legal formalizm bayrağına sarılmanın ne menem bir siyasal acz işareti olduğunu uzun uzadıya tartışmaya lüzum var mı?

Örnekleri sadece şu son diploma tartışmasıyla sınırlı olmayan (örneğin bkz. Sarraf’ın ABD’de yargılanması) bu kestirme ve kolay zaferler arayışının mevcut moral dağınıklığın bir ürünü olduğu aşikâr. Hal böyle olunca “yukarıdan” çözümlere bel bağlanıyor. Mevcut rejimin “aşağıdan” mücadeleler yoluyla değil, egemenler arasın didişmenin bir ürünü olarak çözülebileceği ihtimaline (bilinçli-bilinçsiz) sarılanlar çoğalıyor. Böyle bir şey olsa da bunun “bizlere” bir hayrı olmayacağı nedense görülemiyor. Böylece otokrasiye karşı muhalefet gerçek anlamda sade suya tirit bir Erdoğan karşıtlığına sıkışıyor. Sınıfsal bir muhtevadan yoksun, zaman zaman kültürel bir reaksiyon havasına bürünen ama esas itibariyle ve en iyi durumda liberal demokratik düzenin, parlamenter teamül ve kuralların savunulmasından ibaret bir tarz-ı muhalefet (hele hele Gezi’nin yarattığı o toplumsal kabarışın geri çekilişiyle) giderek daha da baskın hale geliyor.

LENİN’İN FORMÜLASYONUNU TERSİNE ÇEVİRİRSEK…

Tehlike budur ve diploma tartışması bu vahim gidişatın bir başka örneğidir. Aslında bizzat seçme ve seçilme hakkının olduğu kadar devlet makamlarına gelmenin gelir düzeyi, eğitim derecesi, hatta yaş gibi kıstaslara tabi kılınması, halk sınıflarının devlet aygıtından dışlanmasını öngören seçkinci bir sınıf tavrının ifadesidir. Lenin’in formülasyonunu tersine çevirirsek, aşçıların devleti yönetememesi için kurgulanmış yöntemlerdendir. Dolayısıyla güya Erdoğan’ı sıkıştırmak adına seçkinci doğası aşikâr bir yasal düzenlemenin ardına sığınmak gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Mevcut rejimi ayakta tutan toplumsal-sınıfsal blokta küçük de olsa gedikler açmak, karşı karşıya olduğumuz ve savaşın ebelik ettiği fiili olağanüstü rejimin meşruiyetinde çatlaklar oluşturmak, bir deus ex machina’nın debdebesine de kesinliğine de “kolaylığına” da sahip değil elbet. Ancak hiçbirimiz bu zor ve “tuhaf zamanlarda” kolay çözümler, beklenmedik “mutlu son”lar beklemesin. Bizim tragedyanın düğümü öyle bir anda çözülmeyecek, bir İskender gelip onu bizim için ve bizim adımıza kesmeyecek. O düğümü (eğer çözebilirsek) ilmek ilmek “biz” çözeceğiz.

O son cümledeki “biz”in ne menem bir şey olduğu ve ne eylemesi gerektiğini, Lenin’e bağlanarak kısaca ve kabaca hatırlatmakta yarar var. Lenin 1897’de, “Şu anda otokrasiyi doğrudan devirmek için sosyal demokrasinin hangi yöntemlere başvuracağını kararlaştırmak, ayaklanmayı mı yoksa yaygın bir siyasal görevi mi ya da başka cins bir saldırıyı mı seçeceğini düşünmek, orduyu toplamadan önce generallerin savaş konseyini toplantıya çağırmasına benzer” diye yazıyordu. Benzer (mucizelere bel bağlandığı için belki daha vahim) bir durumla karşı karşıyayız. Saray rejiminin nasıl çözülüvereceğine dair muhtelif “Zihni Sinir” projeleri imal edip muhayyel siyasal mücadelelerde elde edilecek büyük zaferler hayal eden askersiz generallerimiz çok maalesef. Oysa her şeyden önce (Lenin’in o devrin stratejik diline has militarist tabiriyle) “ordumuzu” kurmalı, belki daha güncel bir ifadeyle moral ve siyasal bir toparlanmanın kaldıraçları olacak direnç noktalarına odaklanmalıyız.

Erdoğan’ın kadın düşmanlığında en azgın ifadesini bulan patriyarkaya karşı adeta süreklileşmiş bir isyan içerisinde olan kadınların öfkesi, yasaklamalara karşı gerçekleşen onur yürüyüşleri, Avon’dan, Mecaplast ve ABB Elektrik’e irili ufaklı işçi direnişleri, karşılaştıkları tüm tehdit ve zorbalığa karşı geri adım attırılamayan barış akademisyenleri, liseli gençlerin şimdilik ancak ipuçlarını görebildiğimiz yaygınlaşan tepkileri… “Ordumuz” bu direnişler aracılığıyla, onların çoğalıp birleşmesi ve stratejik bir odağa kavuşmasıyla kurulacak. Tüm bunları küçümseyebilir, hor görebilirsiniz elbette. Kürtaj yasağına karşı mücadeleyi, “kızlı-erkekli evler” zırvalamasına karşı tepkileri, internet sansürü karşısındaki büyük yürüyüşleri, Emek sinemasının yıkımına karşı direnişi, 1 Mayıs’ta Taksim “ısrarını”, sınavlarda soruların çalınmasına karşı liseli eylemlerini, Taksim’i dönüştürme projesinin doğurduğu tepkileri de zamanında küçümseyenler olmuştu elbette. Ancak Gezi’deki o büyük sarsıntıyı mümkün kılan hep bu “küçük”, büyük siyaset sahnesinin spot ışıklarının uzağındaki hareketlerdi. Asla unutmayalım…

(Evrensel)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir