Eşzamanlı sefalet – Karin KARAKAŞLI

KARİN KARAKAŞLI

 

 

 

 

İstanbul cehennemi sıcak bir Çarşamba günü. Suruç Katliamı’nda 33 canlarını kaybeden SGDF’li gençler tam öldürüldüğü saatte 15:00’te Hrant Dink’in vurulduğu noktadalar. Ellerinde afişlerde ‘Hrant için Adalet Suruç için Adalet’ yazıyor. Artık ateş düştüğü yeri yakmıyor. Ortalık yangın yeri. Herkes kendi acısını berikinkine teğelleyerek büyütüyor mücadeleyi.

Aynı gün Av. Ramazan Demir, Av. Ayşe Acinikli’nin de aralarında bulunduğu ÖHDli avukatlar ve TUHAD çalışanları davasında , savcı tutuklu bütün tanıkların tahliyesini istemesine karşın sadece Cemalettin Gördeğir ve Şengül Kaçar serbest bırakıldı. Kendisini Kürt halkının, tutsak öğrencilerin, devrimcilerin, mağdur edilen herkesin davasına adayan avukatlar talebe karşın halen içerde.

Aynı gün Hrant Dink davasının orta yerindeydik. Kamu görevlilerinin çapraz sorguda birbirini açık ettiği, hâlâ jandarma ayağından ses soluk çıkmayan ve kapsadığı geniş suç ağıyla devletin bütün mekanizmalarını ifşa eden şu sembolik davada…  SGDFli gençler 33 yoldaşları için 33 yer tespit etmiş. Bu memleket haksızlık ve zulüm zengini. Bulunmaz mı hiç o yerler… Hrant Dink’in vurulduğu yerde kendi canlarının hesabını dokuz yıldır sürüncemede bırakılan o simge davanın izinde arıyorlar. Çünkü hepimizi biliyoruz ki, cezasızlık; bütün katliam, faili meçhul ve suikastlerin meşruiyet zemini. Hepsi bir ülkenin resmi tarihini, birbirilerinin karanlıkta kalışından aldıkları güçle oluşturuyor. Bugün on bir ayın sonunda bir 20 Temmuz günüyle, Suruç’ta hayatı var etmek için gitmişken devlet eliyle işlenmesinin önü açılmış sistematik bir katliamla hayatlarından olan o gencecik insanlarla ilgili dosyada halen gizlilik kararı var.

Oysa gizlilik, zifiri karanlık demek. Devletin o çok sevdiği söylemle ‘karanlık eller’ demek. Yaz sıcağında, güneşin alnında hiçbir şeyin karanlıkta kalmaması için birlikte mücadele sözü veriyoruz birbirimize. Başka türlü yaşamayı bilmediğimizden, beceremediğimizden.

O karanlığı aralamaya çalıştığı için hapsedilmedi mi Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı (TİHV) Şebnem Korur Fincancı,  Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ve gazeteci yazar Ahmet Nesin? İsnat edilen suç  ‘terör örgütü propagandası yapmak’. Üçü de nöbetçi yayın yönetmenliği yaptıkları Özgür Gündem nüshalarında yapılan haberler gerekçe gösterilerek tutuklandı. Ne de olsa dayanışma en büyük suç, gerçeği öğrenmeyi talep etme en tehlikeli eylem.  Korur Fincancı’nın hayatını adadığı adli tıp alanında devletin sayısız işkence ve kaybetme vakasını ifşa ettiğini, Önderoğlu’nun basının içinde yer aldığı kıskacı gözler önüne serdiğini de dipnot olarak düşelim.

Jet hızıyla iddianame hazırlandı o gün. Bakın hâlâ aynı gün. O yüzden  diyorum ya, 21 Haziran da ne kelime, bu ülkede her Allahın günü en uzun gün. Bitmek bilmeyen ve eşzamanlı sefalet kaydı. Aklına mukayyet olma sınavı. Adını unutmama. Ve devam etme. Hep inadına. Hep inadına.

Hadi gelin çemberi tamamlayalım. Şebnem Hoca, sayısız ödülün yanı sıra 2014 Hrant Dink Ödülü’nün de sahibi. O gece şöyle seslenmişti hepimize: “Böylesine anlamlı bir ödüle değer görülmenin yarattığı bir mahcubiyet içindeyim. Hem yalnızca yapılması gerekeni yaptığınızda, bu davranışın ödüllendirilmesinin mahcubiyeti, hem de yapılması gerekenin bu topraklarda olağan bir değer olarak benimsenmesini yaygınlaştıramamış olmamızın utancı. Ermeni soykırımının hâlâ kapı arkalarında konuşulmak zorunda hissedilmesi, Kürtlerin inkar ve imhasının yok sayılması, bu toprakların halklarının evlerinden yurtlarından sökülüp atılmasının her yıl kutlanabilir olması ve hatta bir avuç kalmış Ermeni halkının yaşadığı bir mahallede örneğin, bir ilkokulun adının Talat Paşa, caddenin Ergenekon, sokağın Türkbeyi olmasının utancıyla yaşamamız, bu toprakların ezilen tüm halklarının acısını hep birlikte hissetmemiz ve onarmak için elimizden geleni yapmamız gerekirken yapamamış, yetememiş olmanın mahcubiyeti…”

O mahcubiyet bizim omuzlarımızda. Hak, hakikat, adalet mücadelesinde canından olan, mağdur kılınana herkesin mahcubiyeti kalanların omuzlarında.  Her koldan kuşatılıyoruz ve çember daralıyor. Bütün yollar sadece birbirimize çıkıyor. El ele vermeye ve o eli hiç bırakmamaya. Her gün kendine ve birbirine söz vermeye, o sözü eylemeye çıkıyor. Razı gelmemeye. Eşzamanlı sefaletin öğrettiği budur: eşzamanlı her zamanlı mücadele. Ta ki biz çekirdekler çemberi kıracak hale gelene kadar.

Ne ederlerse etsinler birbirimizin gözüne bakışını indirmeden bakabilmek için. Onur için. Hayat için. Onurlu bir hayat, hayati bir onur için. Bu hak, bu sorumluluk hepimizin.

(Agos)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir