10 soruda Hurşit Külter gerçeği

DBP Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’den 34 gündür haber alınamıyor. Külter’in gözaltında olduğunu hiçbir devlet kurumu kabul etmezken, Külter’in akıbetine dair BM ve AİHM’e yapılan başvurulardan da henüz sonuç alınamadı. 1980 yılından bu yana gözaltında kaybedilen bin 352 kişinin sorumlusu olan devlet, Külter’in akıbetini açıklamayarak, insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor.

27 Mayıs Cuma günü gözaltına alınan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’den hala haber alınamıyor. Külter’in akıbetinin 34 gündür açıklanmaması, 1990’ların kirli savaşında bir idari pratik olan “gözaltında kaybetme” gerçeğini bir kez daha gündeme getirdi.

1- Zorla kaybetme nedir?

Uluslararası hukukta “zorla kaybetme” olarak adlandırılan gerçek, Türkiye’de “gözaltında kaybetme” olarak literatüre geçti. Birleşmiş Milletler (BM) Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu, “gözaltında kaybetme” suçunu, “Devletin çeşitli kademelerinde veya birimlerinde resmi görev yapanlar veya devlet adına hareket eden örgütlü gruplar veya özel kişiler tarafından veya devletin doğrudan veya dolaylı desteğiyle, onayıyla veya bilgisi dâhilinde tutuklandıklarında, gözaltına alındıklarında, zorla kaçırıldıklarında veya başka yollardan özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarında; bunun ardından ilgili kişilerin akıbet veya nerede olduklarına ilişkin bilgi verilmediğinde veya söz konusu kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları kabul edilmediğinde, böylece bu kişiler yasaların koruyuculuğu dışında bırakıldıklarında ortaya çıkan durumlardır” şeklinde tanımlıyor.

2- Dünyada zorla kaybetme pratikleri nasıl başladı?

“Gözaltında kaybetme” pratiği sistematik olarak ilk hayata geçiren Nazi Almanyası oldu. Bu pratik, 7 Aralık 1941 tarihli Gece ve Sis Kararnamesi ile başladı. Hitler’in talimatı sonrası Alman Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Wilhelm Keitel tarafından yayınlanan gizli kararnamede, direnişçileri en etkili şekilde “sindirmek” için infazların gizlilik içinde yapılması ve kaybedilen kişilerin akıbeti hakkında aileleri ve yakınlarına hiçbir bilgi verilmemesi emredildi.

Bu yöntem Nazilerden yaklaşık 20 yıl sonra Latin Amerika’da hayata geçirildi. Latin Amerika’da o kadar fazla insan kaybedildi ki “zorla kaybetme” terimi ilk kez Latin Amerikalı insan hakkı örgütleri tarafından kullanıldı. 1976’da darbenin yapıldığı Arjantin’de yaklaşık 30 bin kişi, Kolombiya’da da 1948’den bu yana Kayıp Kişilerin Aranması Ulusal Komisyonu’nun açıklamasına göre en az 61 bin 604 bin, El Salvador’da 8 bin, bir Orta Amerika ülkesi olan Guatemala’da yaklaşık 38 bin kişi zorla kaybedildi.

1970’lerde darbelere ev sahipliği yapan bu ülkelerin genelinde 100 binden fazla insanın kaybedildiği düşünülüyor.

ABD tarafından 1946’a kurulan ve 1961 yılında müfredatına “anti-komünist karşı ayaklanma eğitimi” koyan School of Americas’da başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere pek çok ülkeden Amerikancı devlet başkanları, bürokrat, polis ve askerlerin eğitildi. Bu yöneticilere “zorla kaybetme” teknikleri bu tip okullarda verildi ve kıta ülkelerinin yanı sıra Kürdistan, İran, Pakistan, Rusya ve Sri Lanka gibi ülkelerde tekdüze ve eşbiçimli olarak bu yöntem uygulandı.

BM İnsan Hakları Komisyonu’na Sri Lanka’da 122 bin 302 kişi kayıp olarak bildirildi.

3- Türkiye’de zorla kaybetme pratiği nasıl başladı, nasıl sürdürüldü?

Türkiye, “gözaltında kayıp” gerçeğiyle 12 Eylül Faşist Darbesi ardından tanıştı. 90’lı yıllarda bir devlet politikası haline getirilen ve 2000’li yıllara kadar sürdürüldü. 21 Kasım 1980 yılında İstanbul’da gözaltına alınan ve dönemin işkence merkezi Gayrettepe’deki Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Hayrettin Eren, Türkiye’de ilk kaybedilen kişi oldu. Türkiye’de en son “gözaltında kaybetme” olayı ise 2005 yılında yaşandı. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Tolga Baykal Ceylan, Kırklareli’nde jandarma tarafından gözaltına alındı ve bir daha Tolga’dan haber alınamadı.

1980-2005 yılları arasındaki sürede çeşitli insan hakları örgütlerinin verilerine göre, çoğunlu OHAL bölgesinde ve 90’lı yıllarda olmak üzere bin 352 kişi, devlete bağlı kurum ve kişiler tarafından kaybedildi.

Hurşit Külter’in kaybedilmek istendiği Şırnak kentinde ise 211 kişi kaybedildi. Şırnak ilk kayıpları, 1988 yılında Silopiya’da gözaltına alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan Abbas Çiğden, Feyzi Bayan, Münür Aydın, Reşit Eren, Sadun Bayan ve Üzeyir Arzık adlı köylülerle yaşadı. Şırnak son olarak 2001 yılında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) yöneticilerinden Serdar Tanış ve Ebubekir Tanış’ın kaybedilmesi olayını yaşamıştı.

Şirnex’te 1988 yılında 7 köylü ile başlayan, 2001 yılında Tanış ve Deniz’in kaybedilmesiyle son bulacağı düşünülen “gözaltında kaybetme” suçu, bugün Hurşit Külter şahsında yeniden uygulanmaya çalışılıyor.

4- Devletlerin zorla kaybetme pratiğiyle ne amaçlanıyor?

Bir kirli savaş yönetim olan zorla kaybetme yöntemi ile sadece mağdurun kendisi hedef alınmıyor. Kaybedilen kişinin akıbetini açıklamadığı sürece ailenin yas ve anma hakkını hedef alıyor. Kaybedilen kişinin akıbeti açıklamayarak korku ve acı süreklileştiriliyor ve böylelikle mağdurun ait olduğu toplumu da kıskaca almak istiyor.

5- Hurşit Külter nasıl gözaltına alındı?

27 Mayıs Cuma günü Şırnak’ta gözaltına alınan Hurşit Külter’e dair ilk bilgi, Şırnak’ta süren operasyonlara katılan asker-polis tarafından kullanıldığı bilinen “BÖF@Tweet_Guneydogu” adlı Twitter hesabında görüldü. Hesap Külter’in gözaltında olduğunu duyurdu ve kısa süre sonra donduruldu. Yaklaşık 12 saat sonra hesap tekrar açıldı ve HDP Şırnak Milletvekili Leyla Birlik’e “Hurşit Bugün Yeni Mahallede M16 Silahıyla Birlikte Kanalizasyon Çukurunda Gözaltına Alındı” mesajı gönderdi.

6- Görgü tanıklar Külter’in kaybedilmesini ilişkin neler söyledi?

DİHA’nın 30 Mayıs günü ulaştığı bir tanık, Külter’in Bahçelievler Mahallesi’nde gözaltına alındığını gördüğünü, kendisinin de gözaltına alınmamak için saklandığını ve Külter’in ise silah dipçikleriyle işkence edildikten sonra zırhlı araca bindirildiğini söyledi. DİHA’nın 10 Haziran günü ulaştığı ve kentte yapılan operasyonlara katıldığı belirtilen bir korucu ise, rütbeli askerlerin kendi aralarında yaptığı konuşmalarında Külter’in 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı’nda tutulduğu ve askerlerin “Ya ötecek ya da kafasına sıkılacak” dediklerini aktardı. Birçok tanık aynı iddialarda bulundu.

7- Kimler hangi çağrıları yaptı?

Başta İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) olmak üzere Külter’in akıbetinin açıklanması için insan hakları örgütlerinden defalarca çağrı yapıldı. 500 haftayı aşkındır kayıpların bulunması için Galatasaray Meydanı’nda eylem yapan Cumartesi Anneleri de son eylemlerinde Külter’in bulunması çağrısı yapıldı. Öte yandan HDP ve CHP’li vekiller de Külter’in akıbeti için Meclis’e soru önergesi verirken, insan hakları savunucuları İçişleri Bakanlığı önünde Külter’in akıbetini sordu.

8- Uluslararası hukuk ne yaptı?

30 Mayıs günü BM üye devletlerinin imzaladığı “Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirge”ye dayanarak, Hurşit Külter’in akıbetinin Türkiye’ye sorulması için BM’ye başvuru yapıldı. 3 Haziran günü ise Külter’e dair tedbir kararı alınması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yapıldı. AİHM, Külter’in akıbetinin Türkiye’ye sorulmasına dair karar verdi. Ancak Kütler kaybedilmesinin üzerinden bir ayı aşkın süre geçmesine rağmen sonuç alınamadı.

9- Devlet kurumları ne açıklama yaptı?

Şırnak Valiliği, Külter’in gözaltına alınmasının ardından 2 gün sonra açıklama yaptı ve Külter’in gözaltında olmadığını savundu. Şırnak Emniyeti’nin, Şırnak Barosu’na bağlı avukatları inceleme yapmak için gizlice çağırdığının ortaya çıkması ve bir aydır oluşan kamuoyu baskısı sonucu Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, 23 Haziran günü, konunun araştırılması için müfettiş görevlendirildiğini açıkladı ancak henüz hiçbir gelişme yaşanmadı.

10- Türkiye hangi suçları işliyor?

Roma Statüsü ve BM Zorla Kaybettirilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri gibi etkili belgelere göre Türkiye devleti Hurşit Külter hakkında bunca iddia ve kanıta rağmen halen bir açıklama yapmayıp, tatmin edici bilgileri ailesi ve kamuoyuyla paylaşmayarak “insanlığa karşı suç” işliyor. Aynı zamanda Türkiye devleti, Külter’in akıbeti hakkında bir bilgi vermeyerek, toplumun “hakikati bilme hakkı”nı yok sayıyor. (Deniz NAZLIM – DİHA)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir