Darbe Üzerine Tezler ve Bir Anti-faşist Deklerasyon Taslağı – Nabi KIMRAN

NABİ KIMRAN

 

 

 

 

Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen Siyam ikizleridir; ikizlerin ölümcül  kavgasını Tayyip Erdoğan kazandı. Kazananı Tayyip olan kavganın sonucunda, deyim uygunsa, devlet darmadağın oldu: 50 bin kamu personeline işten el çektirilmesi durumu yeterince açıklıyor.

* Darbenin ve darbe sonrası tasfiyelerin çapına bakılırsa, kalkışmanın kapsamı Feto’nun örgütlenmesini aşan mahiyettedir. Ahmet Şık’ın da vurguladığı üzere muhtemelen darbe koalisyonu son anda dağıldı ve darbeciler içeriden ihanete uğradılar. Bu aynı zamanda, “arkası yarın” temsillerinin devam edeceği anlamına gelir.

* General Adem Huduti gibi Cizre ve Sur’u yerle bir eden katiller, Feto’nun darbeci ekibinin omurgasını oluşturuyor; velev ki Tayyip’i düşürdüler, bu kesinlikle faşizmin düşüşü anlamına gelmeyecek, dinci faşist klikler taht oyunlarında yer değiştirmiş olacaktı. Tekrar edelim, Adem Huduti Cizre bodrumlarında insanlarımızı diri diri yaktı; Tayyip de bu katillerin göğsüne madalya taktı, hızını alamayıp bu insan yakan katillere “havyar gönderin” buyurdu. Ergenekon operasyonlarının –gerçek boyutunda değil- kumpas boyutunda Feto-Tayyip  koalisyonu hiç bir ahlaki ölçü tanımayacaklarını göstermekle kalmadılar; birbirlerine karşı da bilinen hiç bir ahlaki ölçüye sığmayan bir iğrençlikle dövüşebileceklerini gösterdiler. “Ortaklarına” bunu yapanlar halka ve muhaliflerine ne yapmazlar, herkesin şapkayı önüne koyup düşünmesi gereken soru budur.

Darbenin –şimdilik- akamete uğramasını, “demokrasinin zaferi” olarak sunmak, en azından bunu ima etmek sol adına büyük bir gaflettir. “Milli irade”  ve sandık aralığına sıkıştırılmış “demokrasi” oyunu Temmuz 2016’da değil, Temmuz 2015’te bitti. Suruç katliamından bu güne Türkiye, Tayyip Erdoğan eliyle tezgahlanan bir darbe sürecinin içinde yaşıyor zaten; Feto’cu darbenin püskürtülmesiyle hangi demokrasi zafer kazanmış oldu? Boğaz köprüsünde kafa kesenlerin demokrasisi mi? “İdam isteriz” diye yeri göğü inleten bindirilmiş kıtaların, dinci faşist yığınların demokrasisi mi? İşkencecilerin, linççilerin demokrasisi mi?

* 1 Kasım seçimlerine kadar Tayyip’e muhalif olan büyük burjuvazinin  çoğunluğu, 1 Kasım sonrasında olduğu  gibi, darbe sürecinde de Tayyip ile beraber davrandı. Keza Ergenekon-Balyoz dosyalarının kapatılması, Silivri’nin boşaltılması ve Kürtlere karşı savaşın acımasızca başlatılması karşılığında Tayyip ile ittifak yapan ulusalcı tayfa, darbe sürecinde de  ittifakı sürdürdü: Bkz. Doğu  Perinçek vd. Fakat ne büyük burjuvazi ne de ulusalcılar Tayyip hayranı olduklarından sürdürmüyorlar bu ittifakı. Mecburlar ve bu mecburiyet  Tayyip’i alt etmenin mümkün ve gerçekçi bir seçenek olarak belirdiği ana kadar sürecek. Sonrası tufan, sonrası al gözüm seyreyle cümbüşü… Ki muktedirler katındaki ittifakların akibeti bağlamında 15 Temmuz gecesi “cümbüşün” ilk perdesi sahnelendi, emin olunsun ki bu temsilin sonraki perdeleri daha “şenlikli” olacak… Halkın kanının akıtılmasını engellemek ve faşizmi alt etmek;  bu vahşi kapışmada bizim rolümüz budur.

Tayyip’in eli güçlendi, fakat devlet dağıldı. Tayyip’in metazori ittifakları sürüyor, fakat ilk kavşakta bütün ittifak güçleri Brütüs’e rahmet okutarak birbirlerini sırtından bıçaklayacak. Tam da bu nedenledir ki Tayyip züccaciye dükkanındaki fili solda sıfır bırakarak devleti tarumar ediyor. Buna mecbur, çünkü kimseye güvenmiyor. Kafasındaki planın birinci aşaması devleti yeniden dizayn etmek; ikinci aşaması ise Kürtler, Aleviler, solcular, laik yaşam tarzına sahip olanlar başta olmak üzere kendisine biat etmeyen herkes ve herşeyi dümdüz etmek, iç savaş pahasına mutlak iktidarını kurmaktır.  Aynı anda iki cephede dövüşmeyi riskli bulduğu için halka saldırmayı  erteleyebilir ama vazgeçemez, bunun yoklamalarını Gazi, Hatay Armutlu, Malatya, Tuzluçayır gibi bölgelerde yaptılar. Durumlarını garantiye aldıkları anda gelecekler, hem de vahşice gelecekler.

* Büyük burjuvazi Tayyip’i yatıştırmaya çalışıyor, bu onların dünyası, onların hesabı kitabı; barıştırır yatıştırır gemilerini yüzdürürler. Peki Tayyip’i soldan yatıştırma çabalarına ne demeli? “Savaşa başladığın için darbeye maruz kaldın, gel barışalım” çağrılarının karşılığı var mı? Yok! Olmadığına göre  bu anlayış, 1) Tayyip’i güçlendirir ve daha da kötüsü, 2) bir dakika bile yitirmeksizin savunma tedbirlerini almak zorunda olan halkın anti-faşist bölüklerini boş beklentilerle oyalayarak kötürüm eder, teslimiyet ve yenilgiye sürükler.

*Gemi azıya alan faşizm “tavizlerle” yatıştırılamaz, “ölü taklidi yaparak” durdurulamaz! Amansız, akıllı ve dirayetli bir savaşım dışında faşizmi altetmenin yolu yoktur!

*Politikada inandırıcılık çok önemli bir faktördür. Tayyip kendi tabanı, en azından kadrosu için inandırıcı bir faşist liderdir.  Kimi inandırıyor, nasıl inandırıyor derseniz, sokaklarda kafa kesen güruhlara bakın; böyle başa böyle tarak, nokta. Tayyip adına bir çok avantaj faktörü sıralanabilir: Darbeyi gündüz 16.00’dan itibaren biliyordu, saat 21.00’den itibaren darbe açıklık kazanmasına rağmen ancak geceyarısı 00.30’da TV’de direniş çağrısı yapabildi, darbenin güçsüzlüğünün farkındaydı vs. (Aleyhte faktörler de vardır, örneğin darbecilerin karşısına ordunun darbeye katılmayan büyük çoğunluğundan bir tek asker bile dikilmedi, ABD ve Avrupa  saatler boyunca darbe karşıtı bir açıklama yapmadı vs.) Tüm bu karmaşık tabloda risk alarak direnme yönelimine girmesi Tayyip’in liderlik –kuşkusuz faşist bir liderlikten söz ediyoruz- vasfını tesciller. Tayyip risk alarak kendi cephesinin lideri gibi davrandı, milyonlarca taraftarı değil ama kurduğu –IŞİD ve El-Nusra ile iç içe geçmiş- özel örgütler Tayyip’in çağrısına uydu, direnişe geçtiler. Darbenin çöktüğü anlaşılınca sokaktaki kalabalıklar arttı, fakat şu ana kadar Gezi boyutlarına ulaşan bir kitle seferberliği yapamadı Tayyip. Yine de Tayyip’in danışmanının profesör ağabeyi, AKP’nin reklamcısı ve oğlu gibi Tayyip’in aygıtının tepe noktalarında  ya da “elitleri” konumunda duran insanlar hayatları pahasına tankların önüne dikildiler, eski Berlin büyükelçisi kurşunla yaralandı vs. “Sonucu garantilenmiş bir savaş için sokağa çıktılar” denilip geçilemez; ölümüne girişilen bir kapışmanın sonucu, hiç olmazsa sokaktaki vatandaş bakımından garanti olamaz.  Daha da önemlisi, kapışmanın sonucundan bağımsız, Tayyip’te cisimleşen liderliğin  direnme iradesi geliştirmesi ve kurduğu aygıtın bu irade doğrultusunda mücadeleye atılmasıdır. Liderlik-inandırıcılık-örgüt ve kadro bağlamlarında -ki Tayyip’in İstanbul’a uçması, Prof. Varank’ın da askerin karşısına dikilmesinde sembolik ifadesini bulur bu kavramlar- ciddi bir sınav verdi dinci faşist akım. Ne yazık ki sol, benzer bir sınavı 12 Eylül’de veremedi… Dağlarda, zindanlarda, işkencehanelerde, evlerdeki çatışmalarda  hemen tüm akımlara mensup tek tek kadroların direnişi oldu.  Fakat darbenin geldiği anda –kuşkuşuz 12 Eylül 15 Temmuz ile kıyaslanamayacak kapsamda bir darbedir, fakat solun da 12 Eylül’de on binlerce silahlı militanı vardır- açık bir direniş iradesi sergilenememiştir.

*Ordu tüm tarihi boyunca, belki de Osmanlı’nın yenilgiye uğradığı I. Dünya Savaşının sonunda bile bu derece aşağılanmamış, bu derece ayaklar altına alınmamıştı. Bunun semptom ve reaksiyonlarını önümüzdeki süreçte mutlaka ama mutlaka  göreceğiz…

*Müesses nizam, mehmetçik efsanesini kendi elleriyle yerle bir etmiştir. Artık mehmetçik, yobazların ayakları altında çiğnenen, kurbanlık koyun gibi boğazı kesilen, cesedi başında kurt işaretiyle “zafer” fotoğrafı çekilen bir paryadır! Kürt, Alevi ve komünist öldürünce göğsüne madalya takılan, darbe oyunlarında basit bir piyon gibi cepheye sürülen ve kendini kullanan efendileri yenilgiye uğrayınca koyun gibi boğazı kesilen bir köledir mehmetçik! Türk halkı evlatlarını askere gönderirken artık daha fazla düşünmek zorundadır; eline silah verilip, “işte düşman, haydi  vur!” diye cepheye sürülen mehmetçik de…

*İğrenç işkencelere maruz kaldık, hemen her ciddi toplumsal olayda anti-faşist kitlelerin eline geçen polisler oldu, hapishanelerde gardiyanları, müdürleri rehin aldık,  sayısız asker, polis ve rütbeli gerillaya esir düştü; hiç biri işkence görmedi, hiç birinin boğazı kesilmedi ve kesilmez!

Onların ahlakı budur, bizim ahlakımız bu…

* “Türk-İslam Medeniyetinin kutlu savaşçıları”, teslim olmuş askerin boğazını kesiyor, “darbecilerin karıları artık milletin malıdır, savaş ganimetidir” diye fetva veriyor, on aylık bebeğe toplu tecavüzden bahsediyor…

Deniz Gezmiş, esir aldığı Amerikan askerlerinin kılına zarar vermedi.

Mahir Çayan,  Maltepe’de rehin aldığı Albayın kızı Sibel’in canını kendi canından üstün tuttu.

Bir kez daha onların ahlakı budur, bizimki de bu…

*Her nerede  ve kim yapıyorsa, şu halk, işçi vs. güzellemesinden  vazgeçmelidir artık! Soyut ve mistifike edilmiş bir halk ve işçi yoktur. Engels zamanından beri, “devrimlerin, halkın iki kesiminin karşı karşıya geleceği iç savaşlar olarak cereyan edeceği” tespit edilmiştir; hayat bu tespiti doğrulamıştır, doğrulamaktadır. Ordular işçi ve köylü çocuklarıyla kurulur ve bu ordular işçi ve köylülerin isyanlarını kanla bastırır. Kuzey Kürdistan’da taş çatlasa on bin gerilla vardır; karşılarında da en az 60 bin korucu, altmış bin Kürt yoksulu. Bu işin kanunu budur! Türk işçi ve emekçilerinin bir bölüğü tarihsel olarak  dinci ve ırkçı akımları izlemiş, tarihin her kritik eşiğinde karşıdevrimci bir rol oynamıştır, oynamaktadır ve oynayacaktır! 6-7 Eylül 1955’te kamyonlara doldurularak İstanbul’daki azınlık mallarını yağmalamaya getirilenler bunlardır! 1969 Kanlı Pazar’ında 6. Filo’yu kıble kabul ederek secdeye duranlar ve devrimci kanı akıtanlar bunlardır! 1970’ler boyunca bozkurt işaretleri yaparak, din elden gidiyor diye haykırarak Maraş’ta katliam yapanlar,  binlerce devrimcinin kanını dökenler bunlardır! 1990’larda Sivas Madımak’ta cayır cayır insan yakıp zafer naraları atanlar  bunlardır! 2010’larda Suruç’u, Ankara’yı kana  bulayan, boğaz köprüsünde asker kesenler bunlardır! Bir insan salt müslüman ya da milliyetçi olduğu için aşağılanamaz; fakat aynı insan salt işçi-emekçidir diye ona kerameti kendinden menkul olumluluklar da atfedilemez. Bir emekçi olarak –şu anda kapıldığı ideoloji ne olursa olsun- ona hitap ederiz, meramımızı enlatmaya çalışırız, çalışmalıyız; fakat aynı kişi boğazımızı kesmeye, evimiz yakmaya gelen bir dinci faşist militan olarak karşımıza çıkarsa, düşman olarak muamele görür! Zaten biz dost eli uzatsak da o bu eli kesmiştir ve kesecektir. Düşmanlık bizim ona atfettiğimiz şey değil, onun bize yaptığı şeydir. Nokta.

*Aynı cümleden hareketle, her kim ki politik islama olumlu bir değer atfeder, onda olmayanı  “görür”,  abesle iştigal etmektedir. Bu ideolojik bulaşıklık açık ideolojik mücele konusu olmalı, tereddüde yer bırakmayacak netlikle red ve mahkum edilmelidir! Bu duruş kesinlikle Kemalist Jakobenizmle aynılaşmamalı, genel bir din düşmanlığına dönüşmemeli; politik islam mahkum edilirken, halk islamınının –nerede ne kadar kalmışsa-  olumlu değerleri sahiplenilmelidir.

* Teslim olduktan sonra boğazının kesileceğine yüzde yüz emin olsaydı o asker silahını yine de bırakıp teslim olur muydu? Yoksa postu pahalıya mı satardı? Kürtler, Aleviler, laik, modern yaşam tarzına sahip insanlar, solcular, sosyalistler; hepimiz bir anlığına kendimizi boğaz köprüsünün üstündeki asker yerine koyalım. Ne yapardık, ne yaparız? Önümüzdeki dönemin can alıcı sorusu budur. Ya postu pahalıya satacağız, elimize geçen ne varsa onunla kendimizi savunacağız ya da “teslim olup kurtulmayı” umarak, kurbanlık koyun gibi boynumuzu faşist celladın bıçağı altına uzatacağız…

Türkiye’nin geleceği,  bu soruya verilen yanıta göre şekillenecek!

*Politikada, özellikle de devrimci politikada inandırıcılık hayati önemdedir.  Subjektif analizler, düşman cephenin karışıklığının ötesinde dayanağı olmayan iyimser beklentiler, anti-faşist halk kitlelerinin ve devrimcilerin öz gücüne dayanmayan özünde kendiliğindenci hayaller, karşılıksız çağrılar ve giderek de karşılıksız çağrı yapmanın “kanıksanması” vb. zaaflar, devrimci harekete bugüne kadar hayır getirmedi, bundan sonra da getirmez.

* Bu süreçte tek tek örgütlerin ötesinde devrim ve demokrasi güçlerinin, anti-faşist halk kitlelerinin taktiği savunma taktiğidir. 16 Temmuz 2016 itibariyle dramatik olarak değişen durum, net olarak tanımlanması gereken savunma taktiğinin temelidir. Savunma taktiği oturup beklemek değildir, aktif ve dinamik bir mücadele tarzıdır. Fırsat kollayarak saldırmayı da içerir, bu değişken tabloda yerini hızla saldırı taktiğine de bırakabilir, kimse bugünden ne olacağını kestiremez; çok sıkı, hızlı ve dinamik örgütlenme hamlesi, her cephede hazırlık ve nihayet gerekiyorsa bir gün içinde saldırıya geçme siyasi esnekliği ve donanımını da gerektirir.

Savunma taktiğinin mevcut tabloda iki ana ayağı vardır.

1)Siyasi temsil/odak: Ne yazık ki bunun kristalize olmuş,  somut bir biçimine henüz ulaşılamadı. Komünistlerden, CHP’lilere kadar çok geniş bir siyasi yelpaze bu ihtiyacı dillendiriyor, toplantılar vs. yapılıyor; fakat  anti-faşist halk kitlelerinin benimsediği ve arkasında toplanarak siyasi bir odak oluşturduğu bir noktaya  henüz ulaşılamadı. HDP-HDK dahil olmak üzere  mevcut hiç bir yapı bu ihtiyaca –şimdilik-yanıt verebilecek durumda değil. Bütün yapılarımız bu geniş cepheyi kapsamak için fazlasıyla “formatlanmış” durumdadır ve  sol sahada fazlasıyla önyargı, fazlasıyla güvensizlik, grupçuluk ve ne yazık ki halk kitlelerinde de özellikle grupçuluğa, rekabete tepkinin beslediği fazlasıyla güvensizlik vardır sola karşı.

Bu defa atı arabanın önüne bağlamaya mecburuz: Yaşamsal öneme sahip antifaşist mücedelenin ihtiyaçları her şeyden daha önemlidir. Öncelikle grup ve partilerimizden daha önemlidir; anti-faşist mücadele grup ve partilerimiz için değil, grup ve partilerimiz anti faşist mücadele içindir: Bunu unuttuğumuz tarihin her aşamasında kaybettik, bu defa en büyük yenilginin eşiğindeyiz. Ya da en büyük zaferin: Birleşirsek kazanacağız, parçalanırsak kaybedeceğiz! İhtiyacımız olan şey objektif şartlar güzellemesi, kendiliğindenci hayaller vs. değil; subjektif faktörün bu en önemli ayağında yoğunlaşmaktır. Ya bu işin gereklerini yerine getirir kazanırız ya da “devletin dağılmasının” bizi kendiliğinden zafere taşıyacağı boş hayaliyle oyalanarak kaybederiz, üstelik çok büyük kaybederiz!

Siyasi odak/cephe nasıl kurulur, bunun formülü yoktur. Bir siyasi deklarasyonu benimsediğini ilan eden binlerce, on binlerce yerel ayak kendi inisiyatifiyle deklarasyonun hedefleri doğrultusunda harekete geçebilir. Şehir şehir, bölge bölge kongre ve konferanslar toplanabilir. Merkezi bir kongre toplanabilir. Hareketin gelişimi içinde kendi doğal lider ve sözcüleri açığa çıkabilir vb. Bunlara şimdiden yanıt verilemez, yanıtı verilebilecek tek soru nereden başlanacağıdır: Devrimci yapılar bu işin mayası olmayı başarmalıdır. Kibirli, dikte eden, grupçu ve rekabetçi bir maya değil; gölü mayalayan ve fakat gölün içinde eriyen bir tarz ve üslup: Doğru liderliğin güncel biçimi budur. Yakıcı ihtiyaç da budur.

Üniversitelerde, liselerde, devlet dairelerinde, fabrikalarda, aydınlar arasında, kültür sanat cephesinde, mahallelerde, gazete ve TV’lerde, sosyal medyada, yurt dışında, akla gelebilecek her yerde; Gezi’nin zekası, kapsayıcılığı, inisiyatif ve yaratıcılığıyla anti-faşist cepheyi örmek ve; Perinçekleri, ülkücüleri ve her türden tarikatçı gericiliği yedekleyen Tayyip liderliğindeki dinci faşist vahşete karşı dişe diş bir mücadeleye girişmek dışında bir seçenek yoktur. Hem de ivedilikle, bir saniye bile kaybetmeksizin! Silahını bırakıp teslim olanın boğazının kesildiği bir tarihsel eşikte direnmek dışında bir seçenek yoktur. Eğer bu örgütlülük, dirayet ve yeteneği sergilersek; işte o zaman kökünden çatırdayan faşist devlet yapılarını altetmek mümkün olacaktır. İşte o zaman kazanacağız, hem de büyük kazanacağız; özgürlük, eşitlik ve halkların kardeşliği o zaman şafakla beraber doğacak acılı topraklarımız üzerinde…

2) Öz savunmanın örgütlenmesi: Devrimci yapıların ve anti-faşist halk kitlelerinin inisiyatifiyle, siyasi bir odak yaratmanın parçası olarak ya da ondan bağımsız, fakat süreç içinde mutlaka senkronize edilerek halkın öz savunması örgütlenmelidir. Hayati önemde olan konu budur. Hatta ilk aşamada siyasi odaktan daha önemlidir ve bu alanda atılacak adımlara da cesaret verecektir. İstanbul Gazi, Ankara Tuzluçayır, Malatya Paşaköşkü ve Hatay Armutlu mahallerinde yaşayan devrimciler ve halk bu doğrultuda hazine değerinde ilk adımları attılar; bu adım tüm Türkiye’ye yayılmalı, pekiştirilmeli ve güçlendirilmelidir.

Kazanabiliriz ve kazanacağız; topraklarımızın sosyalist, devrimci, demokratik, özgürlükçü birikimi bu düşkün çakallar sürüsünü  inlerine tıkacak kadar güçlü ve köklüdür. Mesele bu birikimin örgütlenmesinde ve siyasi bir odak/kuvvet olarak faşizmin karşısına dikilmesindedir.

Türkiye devrimciliği varlık-yokluk sınavını bu mesele karşısındaki tutumuyla verecektir.

Türkiye halklarının geleceği de bu amansız kavgayı kimin kazanacağına bağlıdır.

(Umut Gazetesi)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir