Bayık: Türkiye’de gerilimli ve çatışmalı bir süreç yaşanacak

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Türkiye’deki mevcut siyasal süreci, 15 Temmuz darbe girişiminin öncesi ve sonrasını, Öcalan’a yönelik tecrit, AKP’nin Rojava politikası ve bundan sonraki sürece ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Türkiye’deki darbe dinamiğinin kaynağında Kürt sorunundaki çözümsüzlük olduğunu belirtti.

‘’Kürt sorunu çözülmediği müddetçe yeni darbelerin zemini döşenecektir’’ diyen Bayık, darbe sonrası sürece ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Bayık, ‘’Bu darbenin demokratikleşme eksikliğinden çıktığı bilincine varılır, samimi bir biçimde çözüm yaklaşımı gösterilirse buna olumlu cevap verebileceğimiz biçiminde bir durumu tartışma gündemimize almıştık. Ancak Olağanüstü Hal’in ilan edilmesi ve Özgürlük Hareketimize yönelik düşmanca uygulama ve politikalar karşısında böyle bir yaklaşımın anlamsız olduğunu, hatta mevcut durumda AKP’nin demokrasi güçleri ve Kürt halkı üzerinde kurmak istediği tekçi hegemonyaya hizmet edeceğini düşünerek böyle bir yaklaşımı gündeme almadık’’ dedi.

AKP’nin MHP ve CHP’yi yedeğine alarak Kürtlere karşı ilan ettiği savaşı sürdüreceğini vurgulayan Bayık, Kürtlerin bulundukları her yerde örgütlenmesi ve öz savunmayı geliştirmeleri gerektiğini belirtti. Bayık, AKP’den çözüm beklemenin gaflet ve intihar olacağını vurguladı.

Darbeci güçlerin de AKP gibi Kürt düşmanı olduklarını söyleyen Bayık, ‘darbecilerle işbirliği yapıyorlar’ suçlamasına ise sert tepki gösterdi.

AKP ve Erdoğan’ın darbecilere bizzat zemin hazırladıklarını belirten Bayık, ‘’Bu darbenin bizimle uzaktan yakından bir alakası olabilir mi? İster Fetullahçı olsun, ister yeni ulusalcılar olsun, ister ittifakları olsun bunların hepsi Kürt düşmanıdır. Hepsi Özgürlük Hareketini ezmek için birbiriyle yarışan güçlerdir’’ dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Türkiye’deki mevcut siyasal süreci, 15 Temmuz darbe girişiminin öncesi ve sonrasını, Öcalan’a yönelik tecrit, AKP’nin Rojava politikası ve bundan sonraki sürece ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.

AKP’nin kendi içinde yönetim değişikliği ve kabine revizyonuna gitmesinin sizlerin yürüttüğü mücadeleyle bağlantısını nasıl ortaya koyarsınız?

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Türkiye’deki bütün siyasal gelişmelerin yönünü, durumunu Kürt sorunu ve bu temelde Kürt halkının mücadelesi belirlemiştir. Belki Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin aktif olmadığı dönemde siyasetin belirlenmesinde Kürt sorununun durumu biraz geride görünüyor olabilir, ama bu durumda bile mevcut hükümetin politikasının esas yönü Kürt sorunundaki durumdur. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesinin yükseldiği dönemlerde kesinlikle Türk devletinin bütün politikalarını belirleyen Kürt halkının mücadelesidir, bunun yarattığı sonuçlardır. Çünkü Türk devletinin temel politikası, temel politik stratejisi Kürtleri soykırıma uğratıp ulus-devlet içinde eritmektir. Bu, en temel amaçtır. Ekonomik, sosyal, kültürel bütün politikalar buna endekslenmiştir, buna göre şekillenmiştir. Bu politikaya hizmet temelinde düzenlenmiştir. Her şeyden önce bu gerçeğin çok iyi bilinmesi gerekir. Bu açıdan yakın zamandaki bütün siyasal gelişmeleri belirleyen, şekillendiren kesinlikle Kürt halkının özgürlük mücadelesidir, Kürt sorununda devletin yaşadıklarıdır. Çünkü Türk devleti bütün iç ve dış politikasını Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeye göre şekillendirmiştir. Dış politikasını buna göre yürütmüştür, iç politikasını buna göre yürütmüştür. Bu da ister istemez Türk devletini iç ve dış politikada her zaman sorunlarla karşı karşıya getirmektedir. Zaten dış politikasını tamamen Kürt düşmanlığı üzerine kurması, aslında daha baştan dış politikanın başarısızlığını ifade etmektedir.

İttifaklarını Kürt düşmanlığı üzerine kurduğundan geçmiş dönemde İran, Irak, Suriye ile ilişkilerini de bu temelde yürütüyordu. Ama bu da sorun yaratıyordu. Başka dış ilişkileri farklı eksende olduğundan İran’la ilişkileri diğer müttefiklerini rahatsız ediyordu. Suriye ile ilişkileri müttefiklerini rahatsız ediyordu. Çünkü temel politikasını ABD, Avrupa ve NATO üzerine şekillendirmiştir. Ama ilişkilerini buna göre yürütemediğinde sorunlarla karşılaşıyor. Ortadoğu dünya dengelerinin kurulduğu yerdir. Bu yönüyle dünya dengelerinin kurulduğu bir yerde Kürt düşmanı politikaları her zaman diğer ülkelerin politikalarıyla uyuşmuyor; Türkiye’yi çelişkili çatışmalı durumlar içine sokuyor. Son olarak IŞİD ile bu kadar sıkı fıkı ilişkisi, Türkiye’nin IŞİD işbirlikçi olan bir ülke olarak anılması tamamen bu nedenledir. Bu da Türk devletini dış politikada krizli, sorunlu hale getirmiştir. İç politikada da bu ilişkiler istediği sonucu vermeyince bu yönlü dış politikası daha fazla sorgulanıyor. Hiçbir karşılığı olmayan, hatta büyük zarar veren ilişkileri nedeniyle bu politikayı yürütenlerin çok zor durumla karşılaşması durumu ortaya çıkmıştır. IŞİD eksenli politika ve diğer müttefikleriyle birlikte Rojava Devrimini bastıracaktı, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edecekti, Ortadoğu’da etkin olacaktı, bu olmadı. Bu olmayınca da iç politikada zor duruma düşmüştür. Bu açıdan AKP içindeki yönetim değişikliği, kabine revizyonuna gitmesi kesinlikle Özgürlük Mücadelesi karşısında sonuç alamaması, Özgürlük Mücadelesi’ne karşı yürüttüğü savaş ortamında uyguladığı iç ve dış politikaların sonuç almamasıyla ilgilidir. Bu nedenle dış politikasında ve ilişkilerinde değişikliklere gitmiştir. Bu da ister istemez kendi içindeki bir kesimle karşı karşıya gelmesini sağlamıştır.

Diğer yandan reformalar yapma ve demokratik adımlar atma iddiası taşıyordu. Ama Kürt Özgürlük Hareketi karşısında çözüm politikası olmadığından sert politikalara yönelince sadece Kürtler üzerinde değil, aynı zamanda Türkiye’de de antidemokratik otoriter baskıcı bir yönelim içine girmiştir. Böyle olunca içeride sorunlar arttı; birçok kesimle de karşı karşıya geldi. Buna karşı kendi pozisyonunu güçlendirmek için de MHP, Ergenekoncular ve demokrasi düşmanı birçok kesimle ittifak kurdu. Bu ittifaklarına uygun bir parti dizaynı, parti ilişkisi, parti yönetimi ve politikası ortaya çıktı. Bu da doğrudan parti içini etkiledi.

Bu süreçte kendi içinde birçok kişiyi ve çevreyi saf dışı ettiği gibi, bir yıl önce seçime gittiği, Başbakan yaptığı Ahmet Davutoğlu’nu da tasfiye etti. Bunlar kesinlikle Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle ilgilidir. Eğer bu süreçte başarılı olunsaydı, her şey yolunda gitseydi, Erdoğan ve Saray çetesi Kürdistan’da hakim olsaydı kesinlikle Davutoğlu’yla böyle bir çatışma içine girmezdi. Bir zamanlar Davutoğlu gözdesiydi. Danışmanken de gözdesiydi, dışişleri bakanıyken de gözdesiydi. Zaten onun için Başbakan yaptı. 1 Kasım seçimlerinde de başarılı çıktı. Ama buna rağmen neden Davutoğlu saf dışı edildi? Çünkü Davutoğlu’nun politikalarıyla istediği sonuca gidemedi. Davutoğlu’nun kabinesi ve duruşu kurduğu yeni ittifaklarla çok uyumlu olmadı. Bu durum kesinlikle Kürt halkının mücadelesinin ortaya çıkardığı sonuçtur. Başka türlü izah edilemez. Kürt sorunundaki çözümsüzlük ya da bu konudaki herhangi bir yetersizlik bütün diğer politikaların değiştirilmesine götürmektedir. Çünkü bütün politikalar Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmaya endekslenmiştir. Ama AKP’nin izlediği politika başarılı olmadığı gibi, Türk devletini büyük sıkıntılarla karşı karşıya getirmiştir. Bu sıkıntıları aşacak politikaya uygun bir dizayn ortaya çıkmıştır.

KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEDEN SİYASET NORMALLEŞMEYECEK

Davutoğlu kabinesinin değişmesinden kısa bir süre sonra da bir darbe girişimi gerçekleşti. Devlet içindeki bileşenler ve Kürt savaşındaki pozisyonlar göz önüne alındığında bu darbenin Kürt sorunuyla ve Kürt direnişiyle bağlantısı nasıl ortaya konulabilir?

Darbenin Kürt sorunuyla bağlantısı açık ve nettir. Türkiye cumhuriyeti tarihinde Kürt sorununun çözülememesi hep bu sorunu kendi çözeceğini söyleyen güçlerin, bu temelde de Türkiye’deki yönetimin kendilerinin olması gerektiğini söyleyenlerin darbe yapması durumunu ortaya çıkarmıştır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü, bu temelde Türkiye’de demokratikleşmenin gelişmemesi, siyasetin normalleşmemesidir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe ne siyaset normalleşecektir, ne de Türkiye demokratikleşecektir. Kürt sorunu çözülüp Türkiye demokratikleşmediği için de siyasal mücadele normal yollardan, demokratik yollardan yapılma yerine, kendisini güçlü gören bir zümrenin bazı gerekçeler ortaya koyarak darbe yapmasına yol açmaktadır.

DÜN DARBEYİ ORDU YAPIYORDU BUGÜN POLİS…

Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye’ye istikrar ve barış getirmediğinden, Türkiye’yi sürekli sorunlarla karşı karşıya getirdiğinden bu durumda vatan millet adına birileri darbe yapmaya yönelmektedir. Önder Apo buna darbe mekaniği dedi. Kürt sorunu çözülmezse darbe mekaniği devreye girer, dedi. Bu gerçekliğin Türkiye’deki tüm siyasal yapılar tarafından bilinmesi gerekmektedir. Öte yandan devletin çerçevesini çizdiği Kürt politikasında başarısız olanlar her zaman devlet içinden birileri tarafından darbeyle karşı karşıya kalırlar. Çünkü devletin temel stratejisi budur, temel politikası budur. Kürt’ü ezmek ve yok etmektir. Bu başarılamıyorsa, o zaman kendini devlet yerine koyan, devlet içinde belirli kesimler (ordu, polis ya da başka bir güç) darbeye yöneleceklerdir. Bu gerçekliğin herkes tarafından bilinmesi gerekiyor. Dün darbeyi ordu yapıyordu, bugün polis güçlendirilir,  polis yapar. Devletin temel paradigması değişmezse, demokratikleşmezse Kürt sorununun çözümsüzlüğü, istikrarsızlık ve kriz yaratacaktır. Bu durumda da bunu önlemek adına birileri devreye girecektir. Bu defa da böyle olmuştur. Dış politikada rahatsızlık ortaya çıkmıştır. Uluslararası ilişkiler ve Ortadoğu politikalarında sorunlar yaşanmıştır. Dışarıda çeşitli ülkelerle yapılan kavgaların, sorunların içte getirdiği sorunlar olmuştur. Bunlar zaten Türkiye’de hemen hemen bütün toplumsal ve siyasal kesimler için de rahatsızlık konusuydu. Öte yandan içeride de büyük bir kutuplaşma olmuştu, büyük bir çatışma yaşanıyordu. Sürekli birbirleriyle kavga eden bir toplumsal gerçeklik söz konusuydu. İçte Türkiye’yi parçalayan, birbirine düşüren, kutuplaşma yaptıran, sürekli krizler üreten bir iç savaş konumu vardı. Belki silahlı sürmüyordu, ama psikolojik olarak, siyasi olarak, toplumsal olarak bu savaş her gün görülüyordu. Herkesin, bütün oligarşik siyasi yapıların birbirlerine söyledikleri, birbirlerine karşı izledikleri politika bunu açık gösteriyordu. Bütün bunların sonucu ordu içindeki bir kesim bu sorunların varlığını bir toplumsal meşruiyet olarak kullanıp darbeye yönelmiştir. Nitekim yazdıkları bildiriyle dışarıyla ilişkilerini düzeltme, içerideki sorunları çözüp barış ve istikrar getirme adımıyla darbeye yöneldiklerini ortaya koymaktadırlar.

KÜRT SORUNUNDAKİ ÇÖZÜMSÜZLÜK DARBE DİNAMİĞİNİ HAREKETE GEÇİRMİŞTİR

Bildiride söylenenlerin çoğu CHP’liler tarafından da söylenmiştir, MHP’liler tarafından da söylenmiştir, HDP tarafından da söylenmiştir. Özcesi toplum tarafından şikayet edilen konulardır. Bildiriye bakılınca toplumdaki bütün şikayetlerin, bütün rahatsızlıkların hepsini bildirisine toplayarak bir toplumsal destek almayı ve bu temelde de darbeleri gerekçelendirip iktidara gelmeyi hedeflemiştir. Tüm bu sorunları yaratan da Kürt sorunun çözümsüzlüğü olduğuna göre darbe dinamiğini harekete geçiren Kürt sorunundaki çözümsüzlüktür. Darbeyi yaratan Türkiye’de demokratikleşmenin olmamasıdır, bu temelde de sorunların çözüme kavuşturulamamasıdır. Bu yönüyle darbenin Kürt sorununda çözümsüzlüğüyle ve Kürdistan’da yürütülen şiddetli savaşla, kirli savaşla yakından bağı bulunmaktadır.

Türkiye’de iktidar olmanın kanunu mevcut durumda hala Kürt düşmanlığıdır. Kim iktidar olmak istiyorsa en ateşli PKK ve Apo düşmanlığı yapmaktadır. Fetullahçılar da PKK ve Apo düşmanlığını en fazla yapanlar olmuştur. Bunlar da Kürt sorununun çözümsüzlüğünü kendilerinin iktidar olmaları için zemin görmüşlerdir. Bu nedenle AKP iktidarı dahil birçok güç bu karakterleri nedeniyle bunların önünü açmıştır. Eğer bunlar sürekli Kürt sorununun çözümsüz kalması için çaba harcamışlarsa, bu nedenledir. Çünkü Kürt sorunu çözüldüğünde bunlar açısından devletin şu ya da bu yerine yerleşmekle iktidar olmak ya da darbe yapmak söz konusu olamayacaktır. Dolayısıyla AKP iktidarı Kürt düşmanlığı ve Kürt sorununu çözmeme politikasıyla darbe zeminini güçlendirdiği gibi, son darbe girişiminde bulunanları da hem besleyen, hem de bunlara darbe yapacak imkanları sağlayan ve zemini sunan bir iktidar olmuştur. Özcesi hem Kürt sorunu çözülmeyecek, hem de bir iktidar uzun süre ayakta kalacaktır? Bunun Türkiye gerçeğinde olması mümkün değildir. Belki bugün darbe başarısız olmuştur, ama Kürt sorunu çözülmediği müddetçe yeni darbelerin zemini döşenecektir. Tabii ki hangi iktidar Kürt sorununu çözerse o da darbelerin zeminini kurutmuş olacaktır.

DARBE GİRİŞİMİ TÜRKİYE TARİHİ AÇISINDAN BİR DÖNÜM NOKTASIDIR

Darbe girişimi başarısız kaldı ve mevcut iktidar yeni birlikteliğiyle yoluna devam ediyor. AKP bu ittifakları ve yürüteceği politikalara hegemonyasını rahatlıkla pekiştirip amacına ulaşabilecek midir?

Bu darbe girişimi Türkiye tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Anlaşılıyor ki bu darbe girişiminden sonra Türkiye’de çok şey değişecektir. Yeni dengeler kurulacaktır. Artık Türkiye tarihi açısından da darbeden önce, darbeden sonra biçiminde değerlendirmeler yapılacaktır. Özellikle AKP iktidarının tutumu bunun böyle olduğunu göstermektedir. Her ne kadar AKP iktidarı darbe karşıtlığı rüzgarını arkasına alarak, bütün muhalefetleri susturarak herkesi kendi yanında saf almaya zorlayarak bütün gelişmelere yön verecekmiş gibi bir durum görülse de, bundan sonra da Türkiye’de siyasetin gerilimli, çatışmalı geçeceği açıktır. Çünkü Türkiye’de sorunlar yaratan siyasal gerçekler var, tarihsel gerçekler var. Bunların sorunları yarattığı görülmeden sadece sonuçlarla uğraşmak kimseyi bir yere götürmez. AKP iktidarı bugün faşist müttefikleriyle birlikte Kürtleri ezecek, demokrasi güçlerini ezecek, tamamen düşündükleri Kürt inkarına, soykırımına dayalı yeni bir Türkiye sistemi kurmayı amaçlamaktadır. Bunun olması mümkün müdür? Türkiye’nin içeride de, dışarıda da tarihi olarak ortaya çıkan değişim ve dönüşüm süreci böyle bir Türkiye’nin oluşmasına imkan vermeyecektir.

Türkiye zorunlu olarak dönüşecektir. Eski halde yürümesi mümkün değildir. O halde değişecek, dönüşecek Türkiye’de bu değişim ve dönüşümü kim yapacaktır? Mücadele bu temelde yürümektedir. Bu değişim dönüşüm radikal mı olacaktır, sınırlı mı olacaktır, ya da eskinin belli rötuşlarla restorasyonu mu gerçekleşecektir? Sorunlar tümüyle mi çözülecektir, yoksa sorunların bir kısmı çözülecek, bir kısmı var olmaya devam mı edecektir? Sorunlar köklü çözülerek Türkiye gerçek anlamda özgür ve demokratik ülke olarak istikrar ve barışa kavuşup Ortadoğu’nun barışı, istikrarı ve demokratik gelişmesi açısından da rol oynayacak mıdır? Ya da var olmaya devam edecek sorunların ortaya çıkardığı siyasal, sosyal, kültürel krizler içinde mi yaşanılacaktır? Bunların hepsini önümüzdeki dönemde göreceğiz. Bu açıdan Türkiye’de mücadele bitmemiştir, mücadele devam edecektir. Çünkü darbeciler de Türkiye’deki mevcut iç ve dış sorunları; siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik sorunları gerekçe yaparak, bunların varlığı üzerinde darbe yapıp kendini etkin kılmak istemiştir. Bu açıdan bu darbe başarısız kaldı diye bu darbeyi ortaya çıkaran tarihsel gerçekler, siyasal ve sosyal sorunlar yok mu oldu diyeceğiz? Bu darbeyi ortaya çıkaran demokrasi eksikliği, Kürt sorununun çözümsüzlüğü konuları gündemden çıkacak değildir.

TÜRKİYE YENİDEN YAPILANMAK DURUMUNDADIR

Bu gerçekler dikkate alındığında Türkiye iç ve dış koşulların dayatması karşısında yeniden yapılanmak durumundadır. İşte bu yapılanma sürecindeki mücadele ve bunun kimler tarafından yapılacağı önümüzdeki dönemde belirlenecektir. AKP iktidarı, başarısız darbe girişiminden sonra kendini demokrasi yanlısı gösterip yeni Türkiye’yi ben yaratacağım iddiasında bulunabilir. Erdoğan darbeye kadar başkanlık sistemini getirip hegemonik bir iktidar kurarak bunu gerçekleştirmek istiyordu. Ama darbeciler “bunu sen değil biz yapacağız” dedi. Peki, darbeciler yenildi, Erdoğan şimdi bunu tek başına bundan sonra yapabilecek mi? Darbecilerin engel olmaktan çıkmasıyla birlikte öngördüğü Türkiye’yi yaratma yürüyüşünde, iddiasında, planında önüne engel çıkmadan yürüyebilecek midir? Bunun olması mümkün değildir. Çünkü Erdoğan’ın ve AKP iktidarının anlayışıyla, zihniyetiyle, politikalarıyla Türkiye’nin istikrara ve barışa kavuşması, yani demokratikleşmesi mümkün değildir. Demokratikleşme yönünde köklü adım atmayan bir AKP iktidarının hegemonya peşinde koşması sonunda hüsranla karşılaşacaktır.

ORDU VE POLİSİN İMAJI, AKP’NİN DARBE SONRASI POLİTİKASI…

Ancak Türk ordusunun Türk milleti nezdindeki imajı da zedelendi. Polisin öne çıkarıldığı görülmektedir. Öte yandan sivil muhafızların oluşturulacağı söyleniyor. Bütün bunlar Kürtler için ne gibi tehlikeler taşımaktadır?

AKP iktidarının 7 Haziran’dan sonra kurduğu ittifak içindeki güçler kendilerini güçlenmiş olarak göreceklerdir. Bu yönüyle daha fazla kendilerini dayatma biçiminde bir yaklaşım içinde olacaklardır. Bu böyle görülüyor. Türk ordusunun itibarı zedelendi. Bu konuda tarih boyu Türk toplumunun, Türkiye siyasetinin şekillenmesinde yer alan ordu büyük bir yara aldı. Öyle ki, generalleri bile polis tarafından kurtarıldı. Ya da darbeye karşı tutum gösteren sivillerin yarattığı ortamda kurtarıldılar. Bunlar ordunun siyaset ve toplum içindeki yeri konusunda mutlaka etkide bulunacaktır. Geçmişte polis yıpranmıştı, şimdi polisin bir kısım toplumsal kesim yanında imajı yükselmiş olabilir, ama polisin de geçmişten beri toplum karşısındaki durumu bellidir. Polisin görevi zaten toplum karşıtı bir pozisyondadır. Daha doğrusu bütün toplumsal sorunlara müdahale ettiğinden, sürekli toplumla karşı karşıya geldiğinden onun da çok fazla itibarı olduğu söylenemez. Bugün itibar kazandığı düşünülse de bunun uzun süreli olmayacağı açıktır. Bu yönüyle hegemonik güçlerin kullanacağı ordu ve polisin en zayıf konumlarını yaşadıkları bir dönemden geçtikleri söylenebilir.

AKP iktidarı bu darbeden yararlanarak kendisi için bir toplumsal güç yaratmaya çalıştı. Aslında her gün halkı sokağa çağırması, meydanları doldurması, konuşması kendi zihniyetinde, kendi yaklaşımında bir toplum yaratma ve bu toplumun saflarını sıkılaştırıp örgütleyebilecek hale getirmek içindi. Bu yönüyle Türkiye’nin toplumsal yapısında şoven milliyetçi bir dönüşümü yaşattı. Darbe karşıtlığı ortamında dincilik ve milliyetçiliği birleştirerek Kürt düşmanı, farklı kimliklere düşman yeni bir toplumsal kesim oluşturdu. Geçmişte MHP bunu oluşturmak istiyordu. MHP hep bu yönlü çaba gösterdi, ama MHP çok başarılı olamadı, toplum buna itibar etmedi, meyil göstermedi, çok fazla yüz vermedi. Ancak AKP iktidarı bu darbe karşıtlığı ortamında demokrasi maskesi altında milliyetçiliği, dinciliği, mezhepçiliği birleştiren yeni bir toplumsal yapı oluşturmaya yöneldi. Bu Türkiye halkları açısından çok tehlikeli bir durumu ifade etmektedir. Bütün farklı kimlikler, etnik ve inanç kimlikleri her zaman bu toplumsal yapı tarafından tehdit altında olacaktır. Çünkü şekillendirilen bu toplumsal yapı tekçidir, inanç olarak mezhepçidir, etnik olarak da tamamen şovenist Türk milliyetçisidir. Bu açıdan Türk olmayan, Sünni İslam olmayan herkes bu toplumsal kesim tarafından tehdit edilir bir duruma düşecektir.

ERDOĞAN FAŞİST KARAKTERDE BİR LİDERDİR

Gerçekten Erdoğan’ın son zamanlarda üslubuyla, diliyle, söylemiyle, ortaya koyduğu hedefleriyle yarattığı bu dinci milliyetçi sivil muhafızların karakterinin çok iyi görülmesi gerekiyor. Bunların toplum için nasıl bir tehdit olduğunun herkes tarafından anlaşılması gerekiyor. Bugün bunlar görülmüyor, hatta neredeyse darbeye karşı oluşmuş bir toplumsal güç olarak ele alınıyor. Evet, bu meydanlara çıkanlar ilk önce böyle bir darbe karşıtlığıyla çıktılar, darbeye tepki gösterdiler, bunlar doğrudur. Kuşkusuz bunların bir kısmı da MİT tarafından AKP’ye bağlı özel savaş güçleri tarafından önceden örgütlendirilmişti. Bir kısmı zaten hegemonik AKP iktidarını o güne kadar hararetle destekleyen kesimlerdi. Bir kısmı da gerçekten darbe karşıtı olduğundan sokaklara çıkmıştır. Bu darbe karşıtlığının ortaya çıkmasını da esas yaratan devrimcilerdi, sosyalistlerdi, Kürt halkıydı, Kürt Özgürlük Hareketi’ydi. Çünkü darbelerden en fazla da bunlar zarar gördüğünden darbe karşıtı tutumlarıyla, yine darbelere karşı mücadeleleriyle darbe karşıtı bir kültür ortaya çıkarmışlardı. Bundan Erdoğan ve AKP yararlandı. Ama daha sonra sokaklara dökülenler artık darbe karşıtı oldukları için sokaklara dökülen toplumsal kesimlerden farklı bir karakter ortaya koymuşlardır. Tamamen milliyetçi ve dinci bir motivasyonla, bu tür söylemlerle Kürtler açısından, demokrasi güçleri açısından, farklı etnik ve inanç toplulukları açısından çok tehlikeli olan bir siyasallaşmış topluluklar haline gelmişlerdir.

Tüm faşist güçler böyle topluluklar oluştururlar. Erdoğan da diliyle, üslubuyla tamamen faşist karakterde bir liderdir. Şimdi faşist karakterdeki ve zihniyetteki bu lider kendi zihniyetine uygun, kendi zihniyeti doğrultusunda harekete geçirebileceği bir toplum yaratmayı önüne koymuştur. Bu konuda bir çaba göstermiştir, belli düzeyde de bir başarısından söz edilebilir. Bu gerçekten bütün Kürtler için, Aleviler için, farklı inançtan halklar için, Hıristiyanlar, Yahudiler, Êzıdîler için tehlikedir. Yine farklı kimlikleri olan ve yeni yeni kimliğinin farkına varan Çerkezler ve Lazlarla Türkiye’de önemli bir topluluk olan Araplar için de bir tehlike söz konusudur. Çünkü bu topluluklar Erdoğan’ın tek tek ifade ettiği zihniyet ve söylemle, bir ideolojik yaklaşımla şekillenmektedir. Erdoğan tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet derken aslında bir ideoloji şekillendiriyor. Bunu da mezhepçi bir yaklaşımla yaptığından, mezhepçiliğin ve dinciliğin harmanlandığı yeni bir toplumsal yapı ortaya çıkıyor. Kuşkusuz bu özellikle metropollerde ve Türkiye’deki Kürtler için bir tehlikedir. Erdoğan ve AKP iktidarı bazılarının belirttiği biçimde bu güruhu, bu sürüleşmeyi kullanarak herkesin üzerinde bir tehdit yaratacaktır.

OHAL HALK VE TOPLUM KARŞITLIĞIDIR

OHAL Türk milleti tarafından tepki gösterilmeden karşılandı. AKP iktidarı bu yeni durumda devleti nasıl dizayn edecektir?

OHAL’e tepkisiz kalınması da anlaşılır bir durumdur. Erdoğan OHAL’i sanki darbe karşıtı bir tutum olarak gösteriyor, darbecilerin temizlenmesi olarak gösteriyor. Böyle gösterince de bu OHAL’in tarihte ne rol oynadığını, gelecekte ne rol oynayacağını bilince çıkarmayan kesimler tarafından sessizlikle karşılanıyor. OHAL demek demokrasi karşıtlığı, halk karşıtlığı, toplum karşıtlığı demektir. Toplumun her şeyine müdahale etmek demektir. Devletin toplumu, bireyi tümüyle hiçleştirdiği, etkisizleştirdiği bir siyasal rejimin adıdır. Bu yönüyle halk kendi özgürlüklerinin, kendi demokratik yaşamının sınırlanmasına sessiz kalmaktadır. Özellikle Türkiye’de OHAL böyledir. Şimdi Erdoğan Fransa’da da OHAL var, şurada da var diyerek sanki demokratik bir ülkeymiş, demokratik ülkelerde OHAL varken Türkiye’de de olabilirmiş gibi bir demagoji yapmaktadır, bir saptırma yapmaktadır. Halbuki Fransa belirli demokratik değerleri olan, belirli hukuk sistemi olan, belirli bir demokratik anayasası olan, farklı kimliklerin ve inançların kendi özgür ve demokratik yaşamını yürüttüğü, toplulukların ve bireylerin özgürlüklerinin ne olduğu bilinen bir ülkedir. Öyle devletin her şeyine karıştığı, her şeye müdahale ettiği, bütün etnik ve farklı inanç kimlikleri üzerinde baskı kurduğu bir düzen değildir. Böyle bir yerde Olağanüstü bir durum ortaya çıkmıştır. Fransa da halka katliam yapan çevreyi etkisizleştirmek için bir tedbir olarak buna başvurmuştur. Yoksa halkın tümünün özgür ve demokratik yaşamını sınırlamayı hedefleyen bir durum değildir. Sadece sınırlı bazı alanlarda, bazı zamanlarda bu amaçla belirli sınırlar ortaya koyan bir uygulama söz konusudur. Ama Türkiye’de öyle midir? Türkiye’de OHAL ilan edildiği zaman bütün toplumu etkileyen, bütün toplum üzerinde devletin, iktidarın otoriter baskı kurduğu bir düzen oluşmaktadır. OHAL sadece tedbir alınan toplulukları değil, bütün Türkiye halkını etkileyen bir sistem olarak kullanılmaktadır. Türkiye sanki Avrupa ölçülerinde de olsa demokratik bir ülkeymiş gibi kendi olağanüstü kararını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu OHAL esas olarak Kürt halkı için, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmak için uygulanmaya konulmuştur. Bu gerçeğin üstünü örtmek için bütün Türkiye’de üç aylık Olağanüstü Hal ilan edilmiştir. Bir süre sonra Türkiye’de OHAL kaldırılacak, sadece Kürdistan’da uygulamaya devam edilecektir.

‘BİZ ZATEN OHAL YAŞIYORDUK, BİRAZ DA ONLAR GÖRSÜN’ DEMEK YANLIŞTIR

Bazı Kürtler eskiden beri bizim için OHAL var, şimdi biraz da Türkiye’de olsun diyor. Bu bir yanılgı değil midir? AKP yeni durumdan faydalanarak soykırım politikalarına biraz daha hız vermek istemeyecek midir?

Bazı Kürtlerin biz zaten sürekli Olağanüstü Hal içinde yaşıyoruz, şimdi Türkiye halkı da OHAL’in ne olduğunu görsün, bizi anlasın demesi çok yanlış bir yaklaşımdır. Bu tür şeyler dar, duygusal ve tepkisel yaklaşımlardır. Siyasal ve toplumsal gerçekleri objektif olarak değerlendirmek yerine, Türkiye halkı niye bize uygulananlara tepki vermiyor, biz sürekli OHAL içindeyiz, bize baskı uygulanıyor, bizi görmüyorlar, şimdi kendileri görürlerse anlarlar yaklaşımı gerçekçi değildir. Bu durumlarda biz tepkisel yaklaşma yerine Türkiye halkının, Türkiye toplumunun Kürdistan’daki gerçeği anlaması için çaba göstermemiz lazım. Bunu da esas olarak Türkiye’deki demokrasi güçleriyle ilişki içinde, demokrasi güçleriyle birlikte Türkiye toplumunu bilinçlendirme, Türkiye toplumunu demokrasi mücadelesi içine çekme temelinde yapmamız gerekmektedir. Kaldı ki Türkiye halkı da 12 Eylül’den zarar görmüştür, 12 Mart’tan zarar görmüştür. Bu açıdan Kürtler kadar olmasa da Türkiye halkları da OHAL ve sıkıyönetim uygulamalarından zarar görmüştür. Kuşkusuz Türkiye halkının özel savaşla, psikolojik savaşla Kürdistan’da yaşanan gerçekleri görmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Buna tepki duymak yerine, bunu aşmanın yollarını bulmak daha doğru bir yaklaşım olarak görülmelidir.

Öte yandan şu gerçeği görmek gerekmektedir; Türk devleti Kürtler yararlanmasın diye Türkiye’de de demokratikleşme adımları atmıyor. Bugün sadece Kürdistan’da değil, Türkiye’de de demokrasi ve özgürlük eksikliği vardır. Çünkü Türkiye genelinde demokratikleşme gelişirse bundan Kürtler yararlanır diyorlar. Kürtler üzerinde soykırım politikası uygulandığı için Kürt halkının bu soykırım politikası karşısında mücadele etmesini engellemek için Türkiye’yi sürekli otoriter baskıcı bir rejim içinde tutuyorlar. Bu açıdan Kürt sorununun çözümsüzlüğü aynı zamanda Türkiye halklarını ve toplumunu da olumsuz etkiliyor. Kürtler yararlanmasın diye demokratikleşme adımları atmadıklarından, Türkiye’yi baskıcı otoriter bir sistem altında yönettiklerinden Kürtler kadar olmasa da Türkiye halkları da bu baskıcı rejimden nasibini alıyor.

Türkiye söz konusu olduğunda Türkiye’de demokrasi vardır, özgürlükler vardır, Türkiye halkı rahattır, bütün baskıyı, zulmü, her şeyi sadece Kürt halkı görüyor demek doğru değildir. Ancak Kürt halkı üzerindeki baskı, zulüm ve Türkiye halkları üzerindeki baskı ve zulüm arasında çok fark olduğu doğrudur. Kürt halkı üzerindeki baskı ve zulüm tamamen Kürt halkının soykırımını hedeflemektedir. Tüm baskılar, zulümler Kürt soykırımının gerçekleşmesini sağlayan bir siyasal ve toplumsal zemin yaratmak için yapılmaktadır. Türkiye’de ise Kürtler yararlanır diye gerçekleşmeyen demokrasinin otoriter ve baskıcı yönü Türkiye halkını da etkilemektedir. Onların demokratik haklarını kullanmasını etkilemekte, ekonomik yaşamını etkilemektedir. Bu yönüyle Kürt sorununun çözümsüzlüğü aynı zamanda Türkiye halklarına da zarar vermektedir. Bu diyalektik birliği, bütünlüğü görmek gerekiyor.

OHAL’I UZUN SÜRDÜRMEYECEKLERDİR

Kuşkusuz Türkiye’de Olağanüstü Hal’i uzun sürdürmeyeceklerdir. Türkiye halkının tepkisini çekmek istemeyeceklerdir. Türkiye halkı üzerinde eğer aynı Kürdistan’daki gibi bir Olağanüstü Hal, baskı ve zulüm düzeni kurarlarsa bunun Türkiye halkında tepkilere yol açabileceğini, bu tepkilerin de Kürt halkının demokrasi mücadelesiyle birleşerek mevcut kültürel soykırımcı otoriter hegemonik sistemi zorlayacağını düşünmektedirler.

Bu Olağanüstü Hal ilanından sonra iyi oldu, biz zaten OHAL içindeydik, şimdi de Türkler bunu görsün demek, en başta da Kürt halkı üzerinde sistemli sürdürülmek istenen OHAL durumunu meşrulaştırmak ya da buna karşı mücadelesiz kalmak olur ki, bundan da en başta Kürtler zarar görür. Bu tür yaklaşımlar yerine, Türkiye halklarıyla birlikte OHAL durumuna karşı mücadele etmek daha doğrudur. İlan edilen OHAL’in esas olarak Kürtlere yönelik olduğunu görmek, bu açıdan hiç tereddüt etmeden OHAL’e karşı Türkiyeli demokrasi güçleriyle birlikte hiç gecikmeden mücadele etmek şu anda yapılması gereken olarak görülmelidir.

Kuşkusuz Kürdistan’daki Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmak isteyen soykırımcı sömürgeci sistem bu OHAL’i Kürt halkını daha fazla sindirmek, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için kullanacaktır. Zaten 24 Temmuz’da başlatılan saldırı Kürtleri sindirip, ezip bunun üzerinden soykırım sistemini tamamlamayı hedeflemekteydi. Bu açıdan 24 Temmuz saldırısı aynı zamanda bir soykırım saldırısıydı. Kürtler üzerinde uygulanan soykırımı derinleştirmek, kapsamlılaştırmak ve tamamlamak amaçlı bir saldırıydı. Bunun ortamını yaratmaya yönelik bir saldırıydı. OHAL durumu 24 Temmuz’la başlayan soykırım saldırısının daha üst bir evreye taşırılması anlamına gelmektedir. Bu açıdan OHAL yasasına dün de vardı, bugün de vardı demek doğru yaklaşım değildir.

OHAL’E KARŞI MÜCADELE ETMEK GEREKİYOR

Kuşkusuz OHAL durumu, hatta daha fazlası Kürdistan’da vardı. Bu OHAL durumuyla Kürdistan’daki mevcut OHAL uygulamaları daha da kapsamlılaşacaktır, daha baskıcı hale getirilecektir. Bu yönüyle Kürdistan’da OHAL’le birlikte tüm biçimsel yasaların da, tüm biçimsel hukuki kuralların da, normların da tümden bir tarafa bırakıldığı, tamamen uyguladıkları baskının normalleştirildiği bir sistem kurulacaktır. Yani yapılan neyse o kanun gibi olacaktır. Artık Kürdistan’da biçimsel de olsa yasa masa olmayacaktır, sadece ne uygulanmak isteniyorsa onun gerçekleştirileceği bir düzen kurulacaktır. Bu yönüyle tüm Kürt halkı, kendine Kürdüm diyen herkes, demokratım diyen herkes bu OHAL sistemine karşı mücadele içinde olmalı, dolayısıyla da bu OHAL’i getiren AKP hükümetine karşı tutum içine girmelidir. Bu temelde Kürt soykırımına karşı olan, Kürtler için özgürlük ve demokrasi talep eden herkesin ortak hareket etmesi, ortak mücadele vermesi gerekmektedir. Bazı AKP ile ilişkili Kürtler AKP baskılarını yumuşatmaya, gerekçelendirmeye çalışıyor. Bunlar tamamen Kürtlükle ve yurtseverlikle alakası olmayan tutumlardır. Bu açıdan OHAL yasasını karşı çıkmayan, bunun için mücadele vermeyen Kürt’ü yurtsever olarak görmek, demokrat olarak görmek, Kürt’ün özgür ve demokratik yaşamını isteyen olarak görmek mümkün değildir.

Bazı Kürtler de KDP’nin Türkiye ile ilişkilerine dayanarak, KDP’nin AKP Kürtler için iyidir söylemine dayanarak çıkarları gereği AKP’ye tutum almıyorlar. KDP ile AKP ilişkilerini çok yanlış biçimde ele alarak, bu ilişkileri her türlü baskıyı, zulmü, soykırımı meşrulaştıran ya da bunları görmezlikten gelen bir tutuma çeviriyorlar. Bunun da kesinlikle kabul edilmemesi gerekiyor.

MEVCUT KAOTİK SÜREÇTE ÖZSAVUNMANIN ÖNEMİ

Siz Hareket olarak öz savunmanın önemine çok dikkat çekiyorsunuz. Özellikle mevcut kaotik durumda öz savunma toplum için ne anlam ifade ediyor. Çeşitli yerlerde Kürtlere ve diğer muhalif kesimlere yapılan saldırılar dikkat alındığında neler söylemek istersiniz?

Öz savunma, tüm canlıların en temel hakkı ve görevidir. Tüm canlılar, tüm topluluklar yaşamak için öz savunma yaparlar. Etnik, kültürel, inanç toplulukları da bir canlı varlıktır.  Onlar da ancak öz savunma yaparak kendi varlıklarını koruyabilirler. Bu, doğanın en temel kanunudur. Hiçbir birey ve toplum öz savunmasını başkalarına bırakamaz. Ancak kendisi ve kendi toplumu öz savunma yapabilir. Kuşkusuz devletler tarih sahnesine çıkışında hakların, toplulukların da öz savunmasını üstlendiklerini iddia etmişlerdir. Kendilerine meşruiyet kazandırmak için böyle bir sorumluluk ve görevi de yaptıklarını söylemişlerdir. Ama tarih göstermiştir ki, devletler halklar için bir öz savunma gücü değil, halklar ve topluluklar üzerinde zulüm ve baskı aracı, sömürü aracıdırlar. Bu açıdan topluluklar özgür ve demokratik yaşamak istiyorlarsa, sömürü ve baskı altında yaşamak istemiyorlarsa öz savunmalarını örgütlendirmek ve güçlendirmek zorundadırlar. Özellikle de Ortadoğu gibi çatışmaların, kaosun yaşandığı, etnik ve inanç topluluklarının birbirini boğazladığı coğrafyada öz savunma daha önemli hale gelmiş bulunmaktadır.

Ortadoğu’da öz savunması olmayan topluluklar yok olmayla karşı karşıyadırlar. Ya da başka güçlerin hegemonyası altında ezilmek, sömürülmek, baskı altına alınmak, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya gelirler. Özellikle 3. Dünya Savaşının yaşandığı Ortadoğu’da halkların, toplulukların, inançların kendi varlıklarını korumak için öz savunmalarını sağlamaları gerekir. Böyle bir ortamda kendi varlıklarını hiç kimseye teslim edemezler. Hele Ortadoğu’daki etnik ve dinsel çatışmalar ve bu temelde ortaya çıkan katliamlar düşünüldüğünde halkların, inançların, her türlü kültürel toplulukların, sosyal toplulukların kendi varlıklarının güvencesini başkalarına bırakmaları mümkün değildir. Bu açıdan bugün Ortadoğu’da öz savunma halkların, toplulukların, inançların önemli bir gündemi haline gelmiş bulunmaktadır. Özellikle IŞİD gibi insanlık dışı örgütlerin, çetelerin bulunduğu bir coğrafyada kim kendini güvende hissedebilir? Yine tekçiliğin hala hakim olduğu bir coğrafyada kim kendini güvencede hissedebilir? Ulus-devlet zihniyeti hala bu topraklarda direnmektedir, varlığını sürdürmektedir. Ulus-devletçi zihniyet de her türlü farklılığı ortadan kaldırma karakterine sahiptir.

Tüm bunlar dikkate alındığında öz savunma daha da anlamlı hale gelmektedir. Özellikle kriz ve kaotik dönemlerde öz savunma yapamayanlar ezilirler, yok olurlar. Hele Ortadoğu’da gibi bir yerde fillerin tepiştiği yerde çimenlerin ezilmesi gibi ayak altında ezilip gidebilirler. Bu yönüyle 3. Dünya savaşının sürdüğü, kendisini güçlü hissedenlerin diğerlerini ezmek istediği bir coğrafyada bütün toplulukların öz savunmalarını bir yaşam kanunu olarak ortaya koymaları gerekmektedir.

‘ÖZ SAVUNMA ÖRGÜTLÜ TOPLUM DEMEKTİR’

Kuşkusuz öz savunma ille de silah kullanmak, silahlı savaş içine girmek değildir. Öz savunma her şeyden önce örgütlü toplum demektir. Örgütlü toplumlar öz savunmaya güçlü bir adım atmış topluluklardır. Örgütlü topluluklar her türlü saldırı karşısında kendilerini savunabilirler, savunma araçlarını bulabilirler. Kendilerini savunma gücü ortaya koyabilirler. Saldırı nereden gelirse gelsin, hangi silahla yapılırsa yapılsın örgütlü topluluklar mutlaka kendi varlıklarını  koruyacak direnme gösterebilirler. Bu açıdan öz savunmanın birinci adımı, en önemli adımı, olmazsa olmazı örgütlü toplum olmaktır. Örgütlü toplumla öz savunma yapabilirler. Örgütlü olmayan toplumlar öz savunma yapamazlar. Örgütlü olmayan toplumların eline hangi silahı verirseniz verin kendilerini savunamazlar. Örgütlü toplumlar ise kendisine saldıranlara karşı nasıl bir politika izleyeceklerini, nasıl bir öz savunma yapacaklarını, hangi araç ve yöntemlerle saldırılara karşılık vereceklerini doğru tespit ederler, öz savunma yöntemlerini ve araçlarını zamanında kullanırlar. Bu açıdan her şeyin başı örgütlülüktür. Bu yönüyle öz savunma derken ilk önce o toplulukların her türlü saldırı karşısında kendi varlıklarını sürdürecek, idame ettirecek bir örgütlülüğe sahip olup olmadıklarına bakılır. Örgütlü toplum temelinde kendi ekonomik yaşamlarını, sağlık sorunlarını, beslenme sorunlarını çözebilmekte midirler, çözemeyecekler midir, buna bakılır. Öz savunma esas olarak yaşamın tüm alanlarını örgütlendirmesini ifade eder. Bu temelde günümüz Ortadoğu’sunda krizin, kaosun derinleştiği, eski yapıların dağıldığı, yeni yapılanmaların oluşacağı süreçte öz savunma gücüne sahip olmak çok önemlidir. Ancak öz savunma gücüne sahip olanlar bu kaos aralığından, bu kaostan kendi haklarını ve özgürlüklerini koruyarak çıkabilirler. Bunun için Kürtlerin de, Alevilerin de, diğer muhalif kesimlerin de kendi öz savunmalarını oluşturmaya ihtiyaçları vardır.

Kürtler bu konuda bugün belli bir örgütlülüğe kavuşmuşlardır. Saldırılar ne kadar ağır olursa olsun direnme gücüne kavuşmuşlardır. Direnme gücüne kavuşmak çok önemlidir. Saldırılar ağır olabilir, saldırılar karşısında acı çekebilirler, bazı kayıplar verebilirler, ama saldırı karşısında direnme gücü gösteriyorlarsa, saldırıların amacına ulaşmasını engelliyorlarsa, bu zaten büyük bir savunma iradesini, özgürlük iradesini, demokratik yaşam iradesini ortaya koymayı ifade eder. Öz savunma temelinde gösterilen direnişe karşı saldırı ne kadar ağır olursa olsun, bu iradeyi gösterebiliyorsa, sonuna kadar direneceğini ortaya koyuyorsa bu topluluklar zaten saldırganlar karşısında kazanmış demektir. Saldırganları yenilgiye uğratmış demektir. Bu yönüyle öz savunma gerçeğini böyle anlamak lazım. Öz savunma, karşı gücü ezip tasfiye etmek değildir. Öz savunma esas olarak da karşı gücün saldırıları karşısında varlığını korumak, özgür ve demokratik yaşamını koruma mücadelesini vermektir. Bu konuda irade kırılmasına uğramadan her türlü saldırıyı püskürtecek irade ve gücü göstermektir.

KÜRTLER BULUNDUKLARI HER YERDE ÖZ SAVUNMA GÜCÜNÜ GELİŞTİRMELİ

Türkiye’de bugün mezhepçilikle milliyetçiliği, şovenizmi birleştiren bir siyasal zihniyet var. Bu siyasal zihniyetin şekillendirdiği saldırgan, ırkçı, şovenist milliyetçi topluluklar var. Bunlar Kürtler için tehlikedir. O halde Kürtler sadece Kürdistan’da değil, metropollerde, bulundukları her yerde örgütlülüklerini geliştirmeli, bu temelde öz savunma gücünü oluşturmaları gerekir. Kuşkusuz öz savunma, saldıran güçlerin silahları karşısında kendilerini kuruyabilecek koruma araçlarına da sahip olmalıdır. Bu araçları başkalarına saldırmak, başkalarını ezmek, başkalarını sindirmek, başkalarına boyun eğdirmek için değil; sadece saldırılar karşısında kendilerini savunmak için kullanacaklardır, kullanmalıdırlar. Kürtlere her yerde saldırılıyor. Bu saldırılar Kürtlerin iradesini kırmayı hedefliyor. Bunlar bilinçlidir. İstihbarat örgütleri tarafından, devletin derin güçleri tarafından Kürtlerin Çukurova’da, Marmara’da, Ege’de iradelerini kırmak amaçlanıyor. Böylece Kürtlerin yurtseverlik inançlarını, kendi kültürlerini ve varlıklarını koruma iradesini kırıp onları kendini soykırıma yatırmış topluluk ve birey haline getirmek istemektedirler. Kürtlere yönelik saldırıların amacı budur. Bundan sonra da Kürtlere yönelik bu saldırılar devam edecektir. Bu saldırılar karşısında gerekirse canlarını ortaya koyarak direnmelidirler. Bu kadar yıllık mücadeleden sonra Kürtler bu baskılara boyun eğebilirler mi? Bu soykırımcı sistemin dayatmalarıyla Kürtlüklerinden vazgeçerek Türklük içinde erimeyi kabul edebilirler mi? Bu Kürtler için züldür, kabul edilemez bir durumdur. Buna karşı tabii ki direneceklerdir, teslim olmayacaklardır. Nerede olursa olsun, kendilerinin kimliğiyle, kültürüyle yaşamalarının kabul edilmesini sağlayacaklardır. Bugün Kürdistan’da da bunun mücadelesi verilmektedir, metropollerde de verilmektedir ve verilmeye de devam edilmelidir.

ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILAR VE ÖZ SAVUNMANIN ÖNEMİ

Ortadoğu’daki mezhep çatışmaları ve Türkiye’de AKP iktidarının izlediği mezhepçi politikalar dikkate alındığında Alevilerin öz savunması konusunda neler söylersiniz?

Kürtlerin yanında Aleviler de bugün tehdit altındadır. Özellikle mezhepçiliğin Ortadoğu’da en temel çatışma etkeni haline geldiği, AKP iktidarının da tamamen mezhepçi bir iktidar olması nedeniyle Aleviler gerçekten tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Türkiye cumhuriyeti tarihinde hiçbir zaman bu düzeyde mezhepçi politika izlenmemiştir. Osmanlı döneminde bile mezheplere bu kadar kin ve nefretin yönlendirildiği görülmemiştir. Aleviler Osmanlı döneminde belirli düzeyde kendi öz savunmalarına sahiplerdi. Çevresindeki herhangi bir topluluğun ya da bir gücün saldırılar karşısında kendilerini koruyabilecek güçleri vardı. Belki devletlerin saldırılarına tümden karşı koyacak, bu devletlerin saldırılarını bertaraf edecek güce sahip değillerdi, ama kendilerinin kimliğinin, kültürünün, inancının inkar edilmesini dayatmak isteyen topluluklara, belli güçlere karşı her zaman kendilerini koruyacak güçleri olmuştur. Hatta Osmanlı devleti saldırılarını çok ağır hale getirdiklerinde Aleviler boydan boya isyan da etmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunu krize sokacak direnişler göstermişlerdir.

Bu açıdan Alevilerin tarihinde bir öz savunma bilinci vardır. Şunu söyleyebiliriz, Aleviler aslında devlet dışı toplum olarak yaşamışlardır. Devlete bulaşmadan kendi yaşamlarını kendileri idame ettirecek bir örgütlü topluluktur. Devlet dışı bir topluluk olarak yaşama örgütlülüğünü yaratmışlardır. Bu nedenle örgütlü toplum olarak, örgütlü toplumun özelliklerini koruduklarından, bu örgütlü toplumun özellikleri aynı zamanda bir öz savunma gücünü, bilincini de ortaya çıkarmıştır. Öz savunma gücü ve bilincini bugüne kadar sürdürmelerini sağlamıştır. Alevilerde örgütlü toplum olma ve bu temelde öz savunma bilincinin zayıflaması, kırılması esas olarak kapitalist modernitenin Alevi toplumunun bulunduğu alanlara girmesi, devletin özel savaş yöntemleriyle Alevileri bulundukları topraklardan göçerterek metropollere, Avrupalara savurmasıyla birlikte yaşanmıştır. Özyönetime sahip örgütlü topluluk temelinde öz savunma yapma karakterlerinde zayıflama bu süreçte ortaya çıkmıştır. Zaten yaşadıkları alanda nüfus yoğunluklarını kaybetmeleri, neredeyse Alevi köylerin ve kasabaların tümüyle boşalması, her köyde birkaç ailenin kalması durumu örgütlü toplum olma özelliğinin, dolayısıyla öz savunmasının dağıtılması anlamına gelmektedir.

ALEVİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDADIR

Bu yönüyle Aleviler de IŞİD zihniyetinin Ortadoğu’da farklı inançlar için ölüm haline geldiği ortamda büyük bir tehlike altındadırlar. Sünni Kürtlere dahi boyun eğdirmek için her türlü saldırı ve katliamın dayatıldığı bir coğrafyada Alevilerin varlığı daha da ağır bir tehlike altındadır. Özellikle AKP iktidarının mezhepçi milliyetçi yaklaşımları nedeniyle Türkiye’de mezhepçi-milliyetçi, Kürt,  Alevi, Êzıdî, Hıristiyan, Arap, Çerkez gibi farklı kimliklerin de düşmanı bir güruh ortaya çıkarılmıştır. AKP’nin faşist zihniyeti için kullanacağı faşist yapılar ortaya çıkmıştır. Öyle ki darbe girişimi sırasında kendi askerlerini bile boğazlayacak bir tutum içinde olmuşlardır. Aynı IŞİD gibi tekbir getirerek insanlara saldırmaktadırlar. İslamiyet’in en temel değeri olan, temel kültürü olan tekbiri bir saldırı aracı haline getiren sapkın gruplar oluşmuştur. Tüm bunlar karşısında öz savunma gereklidir. Emekçiler de, işçiler de, demokratlar da, sosyalistler de, Kürtler de, Aleviler de her türlü etnik ve inanç topluluğa sahip olan kesimler de bugün kendi öz savunmalarını yapmak durumundadırlar. Çünkü AKP iktidarı kendi yandaşlarını silahlandırıyor. Hatta daha fazla silahlandırmak için silahları serbestleştirmek istiyor. Bu  durum demokratik olmayan ülkelerde bir tehlikeyi ifade eder. Kuşkusuz tam demokratikleşmiş, Kürtlerin, Alevilerin, Çerkezlerin, Arapların, Êzidîlerin haklarının tanındığı bir coğrafyada belki silah serbestisinin fazla bir tehlike arz etmesi mümkün değildir. Ama demokratik olmayan, farklı kimliklere tahammülün olmadığı, tekçi anlayışın bizzat devletin en üst kademesinden başlayarak topluma bir zihniyet olarak verildiği ülkelerde tabii ki Kürtler, Aleviler ve diğer toplulukların da kendilerini örgütlemesi, öz savunma gücü haline getirmeleri gerekmektedir. Saldırılar dikkate alındığında gerektiğinde kullanacak biçimde silaha da sahip olabilirler. Bu da bütün toplulukların en doğal hakkıdır.

POLİS MARAŞ, MALATYA VE SİVAS’TA ALEVİLERİ KORUDU MU?

Aleviler Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta öldürüldüğü zaman asker ve polis sahip çıktı mı? Türkiye metropollerinde Kürtler her zaman linç ediliyor, öldürülüyor, işkence yapılıyor, bu durum karşısında asker ve polis bu Kürtlere sahip çıkıyor mu? Kürdistan’da çeşitli çeteler, işbirlikçiler Kürt halkına saldırı yaptığında polisler ve askerler Kürt halkına sahip çıkıyor mu? Çıkmadığını son on yıllardaki yaşanan acı deneylerden biliyoruz. Bu açıdan her topluluğun bugün öz savunma sorunu vardır. Öz savunma sorunlarını acilen çözmeleri gerekmektedir. Bunun ilk adımı, birinci şartı ise örgütlü toplum haline gelmektir. Örgütlü toplum haline gelmeden öz savunma yapmak mümkün değildir. Zaten örgütlü toplum haline gelindiğinde saldırılar karşısında nasıl korunacağı da bilinir.

TÜRKİYE HERKESE KÜRT DÜŞMANLIĞINI DAYATMAKTADIR

Türk devletinin şu andaki durumunu, iç çatışmasının seyrini, Kürtlerin askeri ve siyasi gücünün konumlanışını, savaş ve barış stratejisini anlatabilir misiniz?

Türk devleti şu anda AKP iktidarının Kürt düşmanlığı üzerinden kurduğu iç ve dış politikalar nedeniyle bir tıkanma içine girmiştir. Her kese Kürt düşmanlığını dayatmaktadır. Bu, içeride ve dışarıda tüm siyasi güçleri, toplulukları Kürt soykırımına ortak etme çabasıdır. Bu da her türlü yanlış dış ve iç politika ve bunun ağır sonuçları olarak Türkiye halklarının önüne çıkmaktadır. Son bir yılda yaşananlar bile AKP iktidarının Türkiye’yi ne hale düşürdüğünün açık kanıtıdır. Kürt sorununu demokratik siyasal yollardan çözme yerine, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni şiddetle bastırmanın sonuçları son bir yılda görülmüştür. Türk devletinin Kürtlere karşı işlediği suçlar, demokrasi güçlerine karşı işlediği suçlar, aydınlara, yazarlara, gazetecilere yönelik saldırıları ve bugün hala devam eden bu saldırılar Türk devletinin durumunu ortaya koymaktadır.

Başarısız bir darbe olmuştur. Bu vesileyle demokratikleşme adımları atıp darbenin zeminini kurutacağına, bu darbeyi gerekçe yapıp kendisine yönelik ne kadar muhalif varsa susturup ezmek istiyor. Herkesi kendi politikasının kuyruğuna takmak istiyor. Kendi politikasını kabul etmeyen herkesi de hain, düşman ilan ediyor. AKP iktidarının şu anda uyguladığı politikalar gerçekten sağlıklı bir durumu ortaya koyuyor mu? Türkiye’nin her bakımdan tamamen sağlığı bozulmuştur. 19. Yüzyıldaki gibi hasta adam haline gelmiştir. Bu da esas olarak dış güçlerin saldırılarından dolayı olmamıştır. İçerideki hegemonik, tekçi AKP iktidarının herkesi susturup kendisini hakim kılması nedeniyle Türkiye bu duruma düşmüştür. Başarısız askeri darbe girişiminden sonra darbeye karşı çıkmayı demokrasinin gereği olarak gösterip buna karşı çıkmayan, kendi yanında yer almayanı da darbe yanlısı töhmet altında bırakarak bütün muhalifleri yanına almaya çalışmıştır. CHP’yi bile kendisine yedeklemeye çalışıyor. MHP yedeklenmiş durumdadır. Peki bu durum uzun süre sürdürülebilir mi? Sürdürülemez. Bir süre sonra AKP iktidarının darbe öncesinde yarattığı politik ve toplumsal iç savaş durumu yeniden gündemleşecektir. Düne kadar Türkiye’yi ikiye bölen, cepheleşme yaratan AKP iktidarı bu darbe girişiminden sonra akıllanmış mıdır? Gerçekten demokratik zihniyete kavuşarak hegemonyacı otoriter zihniyetten ve bu temelde bir sistem kurma anlayışından vazgeçmiş midir? Şu andaki uygulamaları böyle bir vazgeçişin olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum siyasi çatışmaların, toplumsal kavgaların devam edeceğini göstermektedir.

AKP’NİN POLİTİKALARI CEPHELEŞMEYİ ORTADAN KALDIRACAK NİTELİKTE DEĞİLDİR

Özellikle toplumu meydanlara çıkmaya çağırması, meydanlara çıkan toplumları kendi zihniyeti doğrultusunda şekillendirme politikası darbe öncesi yarattığı cepheleşme ve politik iç savaşı daha şiddetli hale getirmek istediğinin ifadesidir. Bu politikalar kesinlikle darbe öncesi var olan siyasi çekişme ve çatışmaları giderek daha şiddetli çatışmaya doğru götürecektir. AKP’nin şu anda izlediği politikalardan başka sonuç çıkması mümkün müdür? Bu gerçeği HDP’nin de görmesi gerekiyor, bütün demokratik kesimlerin, sol güçlerin, sosyalist güçlerin de görmesi gerekmektedir. CHP’nin de görmesi gerekmektedir. Şu andaki darbe karşıtı rüzgarla mevcut iç çatışmanın azaldığı ya da üzerinin örtüldüğü sanılsa da gerçek böyle değildir. Çünkü AKP’nin politikaları Türkiye’deki bu cepheleşmeyi ortadan kaldırıp bütün farklı toplulukların özgür ve demokratik yaşamını kabul edecek nitelikte değildir. Böyle bir durum gözükmemektedir. Aksine Erdoğan ve AKP iktidarı başarısız darbe girişimi sonrası ortaya çıkan siyasi ve toplumsal ortamı kendi otoriter, hegemonik sistemini kurmak için kullanmaktadır. Öyle ki, herkesi Fetullahçı olarak göstererek, darbe yanlısı olarak göstererek, bütün kurumları altüst edip kendi kadrolarını, kendi yandaşlarını yerleştirip tümüyle kendi kontrolünde olan bir devlet düzeni, bir toplumsal düzen yaratmayı hedeflemektedir. Belki bazı konularda CHP ile MHP ile ittifak yapsa da, bir konuda MHP ile başka bir konuda CHP ile anlaşma yoluna gitse de esas olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda adım atmayacağı görülmektedir. Sadece bazı palyatif, parçalı, eklektik kimi yasalarla muhalif güçleri kendine yedekleyerek öngördüğü tekçi hegemonik otoriter sistemi daha fazla kurumlaştırma, daha fazla etkili hale getirme politikası yürütecektir.

AKP İKTİDARI KÜRTLERE YÖNELİK BİR SAVAŞI SÜRDÜRECEKTİR

Şu anda AKP darbe sonrası yaşadığı sarsıntıyı gidermek için CHP ve MHP’ye kimi yumuşak yaklaşımlar gösterebilir. Çünkü bunlarla gireceği herhangi bir çatışma kendisini zor durumla karşı karşıya getirebilir. Onlara yönelik dilde, üslupta kimi yumuşamalar olması, başarısız darbe ortamının yarattığı ağır sorunlar ortamında muhalefeti sessiz kılıp kendini her bakımdan yeniden yapılandırmak istemesiyle ilgilidir. Bu açıdan hiç kimse, özellikle CHP ve CHP’ye yakın çevreler AKP’nin mevcut politikalarına kanmamalılar. Kendini topladığında CHP’ye de yöneleceğini, CHP’yi daha da daraltacağını açıkça görmeleri gerekmektedir. Zaten AKP kendi iktidarını pekiştirmek için MHP’yi eritip kendi partisi içine çekmeye yönelmiştir. Daha doğrusu kendisi milliyetçi şovenist uygulamalarıyla, Kürt karşıtı politikalarıyla MHP’yi ontolojik olarak anlamsız hale getirmeye yönelmiştir. Benim bulunduğum bir yerde MHP gibi bir partiye, bir siyasete ihtiyaç yoktur demek istemektedir. AKP’nin şu andaki politikaları bunu ifade etmektedir.

Kürtlerin durumu farklıdır. AKP iktidarı Kürtlere yönelik bir savaşı sürdürecektir. Çünkü Kürt sorununda bir çözüm politikası yoktur. Önderlik ve Hareketimiz bütün çabalarına rağmen AKP’ye Kürt sorununun çözümü konusunda adım attıramamıştır. Belirli palyatif, oyalayıcı kimi yaklaşımlarla bu süreci sürdürüp kendi konumunu güçlendirmeyi hedeflemiştir. Dolmabahçe mutabakatı gibi AKP’ye, hükümete, devlete somut adımlar attırma durumu ortaya çıkınca bu süreç ve sonucu reddedilmiştir. Bunun anlamı, AKP iktidarının zihniyet olarak, politika olarak Kürt sorununda bir çözüm yaklaşımının olmadığıdır. MHP’lileri ve ulusalcıları kendine ittifak yapmadığı önceki dönemlerde bile Kürt sorununun açısından ortaya çıkan fırsatları değerlendirmeyen bir AKP iktidarının MHP’lilerle, Ergenekoncularla, kimi şovenist çevrelerle ittifak olduğu bir dönemde farklı bir tutum beklenebilir mi? Hiçbir Kürt kendini kandırmamalıdır, kandırmaması gerekiyor. Biz de siyasal yollardan Kürt sorununun çözümünü isterdik, çok da istedik. Bunu bizim kadar isteyen hiçbir birey ve topluluk olamaz. Ancak AKP iktidarı bütün makul yaklaşımlara rağmen çözüm için adım atmamıştır. Bu açıdan bazı güçlerin siyasal gerilim ve bunun çatışmaya dönüşmesinden rahatsız olması, bunun ortadan kalkmasını iyi niyetle istemelerine bir şey denilemez, ama mevcut durum düşünüldüğünde naif ve gerçekleri görmeyen bir yaklaşımdır. Gerçeklere göre değil, duygularına göre hareket etmedir. Bu da ölümdür. Bu gaflet ölümdür, Kürt’ün kendini ölüme yatırmasıdır.

Bu açıdan Türk devleti, AKP iktidarı net, somut biçimde Kürt sorununu çözeceğini ortaya koymadan, bu yönlü adımlar atmadan artık Kürt Özgürlük Hareketi’nin oyalamacı olacak hiçbir yaklaşıma yüz vermesi, kabul etmesi, kendini ve toplumu kandırması söz konusu olmaz. Önder Apo her zaman ben ne başkalarını kandırırım, ne de kendimi kandırırım demiştir. Kürt Özgürlük Hareketi de ne kendini kandırmak istemektedir ne de başkalarını. Tabii ki herhangi bir demokratik siyasal çözüm, samimi demokratik siyasal çözüm yaklaşımı olsa buna bir yaklaşımımız olur. Hatta darbe sonrası belli bir çağrı yaparak AKP’ye Kürt sorununu demokratik siyasal yollardan çöz, bu gerilimi ve çatışmayı bitir, Türkiye’yi demokratikleştirme yolunda adım at; eğer böyle bir adım atarsan, böyle bir yaklaşım gösterirsen biz de Türkiye’nin demokratikleşmesi, normalleşmesi, barış ve istikrara kavuşması açısından üzerimize düşeni yapabiliriz biçiminde bir yaklaşım göstermeyi bile tartışıyorduk. Tabii bir ateşkes ilan etme, çatışmasızlık yapma biçiminde değil. Bu darbenin demokratikleşme eksikliğinden çıktığı bilincine varılır, samimi bir biçimde çözüm yaklaşımı gösterilirse buna olumlu cevap verebileceğimiz biçiminde bir durumu tartışma gündemimize almıştık.

Ancak Olağanüstü Hal’in ilan edilmesi ve Özgürlük Hareketimize yönelik düşmanca uygulama ve politikalar karşısında böyle bir yaklaşımın anlamsız olduğunu, hatta mevcut durumda AKP’nin demokrasi güçleri ve Kürt halkı üzerinde kurmak istediği tekçi hegemonyaya hizmet edeceğini düşünerek böyle bir yaklaşımı gündeme almadık. Çünkü savaş ve ezme politikalarında ısrar eden bir yaklaşım karşısında Kürt halkında ve demokrasi güçlerinde beklenti yaratacak bir durumu ortaya çıkararak AKP’nin hegemonik sistemini kurma taktik ve stratejisine hizmet etmiş olurduk. Darbe karşıtı bir siyasal anlayışın yapması gereken OHAL’i ilan etmek değildi. Demokratikleşme yolunda adım atılsaydı, bu konuda gerçekten samimi olunsaydı, tüm toplumun, Türkiye toplumunun desteği alınırdı. Darbecilerin darbe yapamayacağı bir siyasal durum ortaya çıkardı. Ancak ne AKP’nin böyle bir zihniyeti vardır, ne de şu anda kurduğu ilişkiler, politik yaklaşımlar böyle bir adım atmasına el vermektedir. Aksine şu andaki ittifaklarıyla, zihniyetiyle, politikasıyla tamamen Kürt düşmanı bir karaktere sahiptir. Hatta OHAL sistemini kullanarak Kürtler üzerindeki soykırımcı sömürgecilik politikası derinleştirilmek ve kapsamlılaştırılmak hedeflenmektedir. Bu yönüyle de şu andaki duruşumuz faşist AKP iktidarı ve ittifaklarına karşı direnmek, onların OHAL sistemiyle Kürt halkı üzerinde zulüm ve baskı sistemini derinleştirmesinin önüne geçmek, bu temelde de Kürt halkını hem OHAL durumuna, hem de soykırımcı sömürgeci faşist güçlerin saldırılarına karşı örgütlü kılarak halkı her türlü saldırıya karşı direnen konuma getirmek olacaktır. Biz, halkımızın Kürt sorununun demokratik siyasal yollardan çözülmediği ortamda özyönetim ilan ederek Kürt sorununu kendi demokratik toplum gücüyle çözme politikasının doğru olduğunu, bu politikada ısrar edilmesi ve bu politika temelinde direnişin süreklileştirilmesinin bugün doğru bir strateji ve mücadele yöntemi olduğunu düşünüyoruz ve bu mücadeleyi de dağda, ovada, şehirde her yerde sürdüreceğimizi bir daha vurguluyoruz.

MEVCUT İKTİDAR DEĞİL DEMOKRASİ GÜÇLERİ KÜRT SORUNUNU ÇÖZER

Direnmeden, özgürlük ve demokrasi mücadelesi vermeden Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun çözülmesi mümkün değildir. Demokratik zihniyette olmayanların Kürt sorununu çözmesi düşünülemez. Kürt sorununu ancak demokrasi güçleri çözebilir. Demokratik zihniyete kavuşan yönetimler çözebilir. Çünkü Türkiye’deki mevcut tüm siyasi parti oligarşileri Kürtleri egemenlik altında tutma stratejisinin ve politikasının parçasıdırlar. Bu temelde siyaset yapmalarına izin verilen güçlerdir.

Bu açıdan varlığını Kürt halkının iradesinin kırılması, Kürtler üzerinde sömürgeci soykırımcı politika uygulamasına bağlayanların Kürt sorununda çözüm için adım atmaları mümkün değildir. Bu yönüyle biz barış stratejisinin, istikrar stratejisinin ancak demokrasi güçlerinin ortak mücadelesinden, mücadele birliğinden geçtiğinden inanıyoruz. Demokrasi bloku kurulur, bu demokrasi bloku etrafında tüm demokrasi güçleri bir araya getirilir ve demokratik siyasal mücadele çok yönlü, çok boyutlu bütün sokağın, mahallenin, iş yerinin, bütün toplumsal kesimlerin mücadelesi haline getirilirse Türkiye’nin demokratikleşeceğine inanıyoruz. Stratejimizin de, taktiğimizin de, politikamızın da bu eksende olması gerektiğine inanıyoruz. Bunun dışında Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü bekleyenler tamamen kendini kandıranlardır. Mevcut iktidardan ve Türk devletinden bir şeyler beklemek ağır saldırılar karşısında mücadele gücü olmayanların, mücadele edecek durumda olmayanların kendilerini aldatması ve kandırması dışında başka bir anlama gelmemektedir.

ÖCALAN’IN DURUMU VE İZLENMESİ GEREKEN YOL

Öcalan’ın durumuyla ilgili kaygılar darbeyle birlikte daha da arttı. OHAL’le birlikte İmralı’daki tecrit yasal hale getirildi. Bu durum karşısında açıklama ve uyarılarla mı yetinilecek, nasıl bir yol izlenmeli?

Eğer Türkiye’deki bütün siyasal krizlerin, sorunların temelinde Kürt sorunu yatıyorsa, o zaman Önder Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük sorunu herkes tarafından önemli görülmelidir. Kürt sorununun çözümsüzlüğü nasıl ki Kürt halkına karşı şiddetli savaş biçiminde devreye giriyorsa, bütün şehirler yakılıp yıkılıyorsa, Kürt sorununun çözümsüzlüğü ortamında Önder Apo’nun sağlık ve güvenlik konusu her zaman hassasiyetini koruyacaktır. İktidarları zor duruma düşüren Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve Kürdistan’da yaşanan çatışmalar ise o zaman Önder Apo’nun sağlığı ve güvenliği konusunda halkımız tabii ki hassas olacaktır. İktidar çatışması veren güçlerin birbirlerini nasıl boğazladıkları, öldürdükleri, bombaladıkları görüldüğünde Kürt düşmanı siyasetin varlığı ortamında Önder Apo’nun sağlığı konusunda halkımız hassas olacak ve bu konuda duyarlılığını ortaya koyacaktır. Şu anda AKP iktidarı herhangi bir hukuk, yasa tanımadan darbe karşıtlığı rüzgarından yararlanarak her türlü hukuk dışı uygulamalar yapmaktadır. Aslında tarihte de en tehlikeli dönemler böyle muğlaklığın olduğu, kimin kimden yana olduğu belli olmadığı dönemlerdir. İktidar çatışmalarının yoğun ve karmaşık olduğu bu tür süreçler her türlü komplonun, tezgahın, siyasal cinayetin olduğu dönemlerdir.

Darbecilerin bütün karargahlarda, bütün askeri alanlarda bir güç olduğu ortaya çıkmıştır. AKP iktidarı, Türk devleti, herkesin darbeciler şu kadar kötü, şu kadar tehlikeli, şu kadar hain, şu kadar terörist dediği dönemde tabii ki halkımız Önder Apo’nun sağlığı ve güvenliği konusunda hassas olacak ve sağlığı ve güvenliği konusunda net bir bilgi edinmek isteyecektir. Bunun yolu da hükümetin açıklamaları değildir. Hükümetin durumlar iyidir bir şey yok demesi değildir. Kürt halkı, avukatları ya da ailesi Önderlikle görüşme yapmayana ve Önderliğin sağlık ve güvenlik sorunu netleşmeyene kadar eylemlerini süreklileştirecektir.

Hiç kimsenin AKP iktidarının şu bakanının, bu bakanın sözlerine inanması mümkün değildir. AKP iktidarının nasıl bir aciz içine düştüğünü, neredeyse devrilecek duruma geldiğini herkes görmüştür. Öte yandan AKP’nin bu konuda sicili de temiz değildir. Ne büyük yalanlar söylediği ortadadır. Cumhurbaşkanının bir gün söylediğini diğer gün inkar ettiğini tüm dünya bilmektedir. Bakanları zaten neredeyse bir yalan küpü haline gelmişlerdir. Kürt halkına karşı bir özel savaş hükümeti durumundadırlar. Özel savaş hükümeti durumunda olanların sözlerine kim inanır? Bu açıdan AKP hükümetinin açıklamalarına inanılmayacaktır. Zaten OHAL kapsamında İmralı’yla tüm iletişimler de yasaklanmıştır. OHAL’in İmralı’yla ne alakası vardır? Dünyada bütün tutsakların, tutukluların, esirlerin belirli koşullarda avukatları ve aileleriyle görüşme hakkı vardır. Kaldı ki Önder Apo’nun Türkiye yasaları çerçevesinde statüsü düşünüldüğüne avukatları ve ailesiyle sürekli görüşmesi, hatta telefon görüşmesi, mektuplaşması gerekmektedir. Ama şimdiye kadar bunlar keyfi olarak yasaklanmıştır. Bu açıdan Önder Apo’yla iletişimin yasaklanmasının da OHAL’le alakası yoktur. Dün olduğu gibi bugün de Önder Apo avukatları ve ailesiyle görüştürülmemektedir. 2011 27 Temmuz’undan beri avukatlarıyla görüştürülmüyor. 5 Nisan’dan  beri ailesi ve HDP heyetiyle görüştürülmüyor.  Bu durum Önder Apo’ya karşı tam bir düşmanca yaklaşımın gösterildiğini ortaya koymaktadır. Önder Apo’ya düşman olarak bakılıp düşman hukuku uygulandığına göre, düşman yaklaşımı gösterildiğini göre, her türlü karmaşanın olduğu, kaosun yaşandığı Türkiye’de halkımızın Önder Apo’nun sağlığı ve güvenliğinin güvencede olduğunu görmek istemesi en temel hakkıdır.

ÖNDER APO’NUN DURUMU SAVAŞ VE BARIŞ GEREKÇESİDİR

Biz zaten her zaman Önder Apo’nun durumu savaş ve barış gerekçesidir dedik. Önder Apo’ya yaklaşım konusunda halkımız da çok hassastır, Özgürlük Hareketimiz de çok hassastır. Önder Apo bir kişi değildir; bir halktır, bir harekettir, bir örgüttür, bir tarihtir. Hatta Ortadoğu insanlığıdır. Hak, adalet, eşitlik ve özgürlük değerlerinin yaratıldığı bu coğrafyanın bütün bu değerlerini kendisinde özümsemiş bir önderliktir. Bu durum karşısında halkımız da mücadele edecek, Özgürlük Hareketimiz de hassasiyetini gösterecektir. Biz halkımızın sürekli Önder Apo’nun sağlık, güvenlik ve özgürlüğü için eylemde olmasını istiyoruz. Halkımız kesinlikle Önder Apo üzerindeki tecridi kabul etmemeli, bir an önce sağlığı ve güvenliği konusunda kaygıları giderecek bir haberin, bir bilginin net gelmesi için mücadeleyi yükseltmelidir. Bunun da tek yolu, avukatların ailesinin Önder Apo’yla görüştürülmesidir.

Önder Apo’nun özgürlüğü gerçekleşmeden Türkiye’nin istikrara kavuşması da mümkün değildir. Türkiye’nin istikrara kavuşmasının tüm ağır sorunlarından kurtulmasının tek yolu, Önder Apo’nun özgürlüğünün sağlanmasıdır. Önder Apo’nun özgürlüğü sadece Kürt sorununun çözümü değil, Türkiye’nin diğer sorunlarının çözümü temelinde Türkiye’nin demokratikleştirilmesidir. Bu açıdan sadece Kürt halkının değil, tüm demokrasi güçlerinin de Önderliğin sağlığı, güvenliği ve özgürlüğü için duyarlı olup mücadele etmeleri gerekmektedir. Önder Apo’nun sağlığı ve güvenliği konusunda ortaya çıkacak her türlü olumsuzluktan AKP iktidarının sorumlu olduğunu söylemeleri ve bu temelde mücadeleyi yükselterek Önder Apo’nun sağlığı ve güvenliği konusunda durumun netleşmesini dayatmalıdırlar. Kuşkusuz Önderliğin özgürlüğünün sadece Kürt halkının değil, Türkiye halklarının, Ortadoğu halklarının özgürlüğü olduğu bilinerek Önder Apo’nun özgürlüğü için de mücadelelerini süreklileştirmelidirler.

Biz tabii ki Önderliğin durumu konusunda çok hassasız. Bu durum en kısa sürede netleşmediği takdirde tutum ve eylemlerimizde tabii ki farklılıklar ortaya çıkacaktır. Bunu zaten Türk devleti de, AKP iktidarı da çok iyi bilmektedir.

AKP KÜRT ŞEHİRLERİNDE SOYKIRIM KAMPLARI KURMAK İSTİYOR

Bir diğer konu, başta Cizre, Şırnak ve Nusaybin kentlerinde hala insanlar evlerine dönemiyorlar. Bu konuda değerlendirme ve çağrılarınızı alabilir miyiz?

Türk devleti Cizre’yi, Sur’u, Şırnak’ı, Nusaybin’i, Gever’i yakıp yıkmış, yerle bir etmiştir. Bunu yaparken sivilleri katlederek halkı tank ve top atışları altında göçe zorlamış, arkasından da mahalleler ve sokaklara girdiğinde yaptığı ilk iş evleri yerle bir etmek olmuştur. Böylelikle direnen Cizre halkını, Sur halkını, Nusaybin halkını, Şırnak halkını, Gever halkını cezalandırmıştır. Dünyada görülmemiş biçimde bir insanlık dışı saldırı yürütülmüştür. Bunun nedeni de Kürt düşmanlığıdır. Kürt halkının iradesini kırma, soykırıma uğratma politikasıdır. Bu açıdan tüm Kürt halkı Cizre’nin, Sur’un, Şırnak’ın, Nusaybin’in, Gever’in yerle bir edilmesini sadece Nusaybin’le, Şırnak’la, Sur’la, Cizre’yle ilgili bir durum olarak görmemelidir. Onlar tüm Kürtler adına, tüm Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamı için mücadele ettikleri için cezalandırılmışlardır.

Tarihte her zaman Kürt halkı için direnen bireyleri cezalandırmışlardır. Direnen toplulukları her türlü yol ve yöntemle ezip, sindirip susturmak istemişlerdir. Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak ve Gever’in tanklarla, toplarla, daha sonra iş makinalarıyla yerle bir edilmesi de Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam iradesini ortaya koyması nedeniyledir. Bunun başka türlü izahı yoktur. Tarihte haklarını talep eden Kürtlere nasıl yaklaşıldığı da bilinmektedir. Bu saldırılar 1925, 1930, 1938’deki Kürt halkına yönelik saldırıların, idamların, zulmün bir parçası olarak görülmelidir. Kaldı ki o dönemde saldırıya uğrayan Dersim, Amed, Bingöl, Zilan, Ağrı bugünkü düzeyde örgütlü bir güç değildi, örgütlü ve demokratik yaşam talepleri bu kadar açık, net, kararlı biçimde ifade edilmiyordu. Sadece Türk devletinin Kürdistan’da zulüm yapmasına, Kürt halkının her şeyine karışılmasına yönelik bir rahatsızlık vardı. Türk devletinin ulus-devletçi zihniyetinin, politikasının Kürt halkının evine, köyüne, sokağına kadar hakim olma politikasına ve bu yönlü saldırısına karşı bir direnişi, bir tutumu ifade ediyordu. Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak’ta ise tüm Kürt halkının özyönetim temelinde özgür ve demokratik yaşama kavuşması için direnilmiştir. Bunun için halk sokaklara dökülmüş ve kendi kendini yönetme iradesini ortaya koymuştur. Bu şehirlerin sadece bir kısmı değil, tümü böyle bir irade ortaya koymuştur. Böyle olunca buna çok ağır bir düşmanlık gösterilmiştir. Bu düşmanlık sonucu yüzlerce sivil katledilmiş, Cizre, Sur, Şırnak, Nusaybin, Gever yerle bir edilmiş, insanlar evsiz barksız bırakılmıştır.

Kürt halkı bütün saldırılara rağmen vatanını, yaşadığı şehri, mahalleyi bırakmak istemediğinden tekrar Şırnak’a, Cizre’ye, Sur’a, Nusaybin’e, Gever’e dönmek istemektedir. Ancak Türk devleti bu şehirleri soykırımı yapacağı kamplar haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu şehirler soykırım kampları biçiminde dizayn edilmeye, yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu, Kürtlere ev bark, sokak yapma değildir; tamamen Kürtleri kontrol edeceği, kontrol temelinde soykırıma uğratacağı bir mahalle düzeni, bir sokak, şehir düzeni yaratmaktır. Çünkü Kürtlerin anılarının, direnişlerinin, tarihinin var olduğu sokaklar, mahaller, şehirler yerle bir edilip dümdüz edilerek, anılardan ve hafızadan kopuk yerleşim yerleri içinde soykırım derinleştirilmek, kapsamlılaştırılmak hedeflenmektedir. Bu nedenle çatışmalar olmadığı halde, bu şehirlerdeki YPS güçleri taktik değişiklik nedeniyle şehirlerden çekildiği ya da barikat ve hendeklerin arkasında duran bir direniş tarzı yerine daha hareketli bir direniş tarzına geçtikleri halde insanlar mahallelerine, sokaklarına, evlerine bırakılmıyorlar. Bu tamamen soykırımcı faşist sömürgeci anlayışın sonucudur. Kürt halkı kesinlikle evine, sokağına, mahallesine, şehrine dönmek için ısrarlı olmalıdır. Cizreliler de, Surlular da, Şırnaklılar da, Nusaybinliler de, Geverliler de, Silopililer de, Hezexliler de evlerine dönmelidirler. Bu onların en temel hakkıdır. Hiç kimse onların kendi köylerine, evlerine dönüşünü engelleyemez. Bunun hiçbir gerekçesi yoktur, kalmamıştır. Bu açıdan halkımız her yerde kendini örgütleyerek şehirlerine yürümeli, mahallelerine yürümeli; şehirlerinin, mahallelerinin soykırımcı sömürgeci güçler tarafından işgal edilip soykırım kampları haline getirilmesine izin vermemelidir.

15 Temmuz darbesinden sonra karakolların şehirlerden çıkarılacağı söylenmektedir. Bu Türkiye’de tartışılırken şimdi Kürt şehirlerine, kasabalarına ve en hakim yerlerine polis karakolları kurularak, tamamen bir askeri işgal biçiminde Kürtlerin nefes alamayacağı bir yapılanma gerçekleştirilmek istenmektedir. Kürtler soykırım kampı, cezaevi ve zindan haline getirilecek mahalleler ve şehirlerde yaşamaya zorlanmaktadır. Bu açıdan halkımız evlerine dönmeli, bunun mücadelesini vermelidir. Ama bu sadece Cizrelilerin, Surluların, Şırnaklıların, Nusaybinlilerin kendi sokaklarına, mahallelerine sahip çıkmasıyla olacak bir şey değildir. Bu bakımdan Kızıltepeli, Ömerlili, Uludereli, Batmanlı, Vanlı, Hakkarili, Ağrılı, Bingöllü, Muşlu, Bitlisli, Iğdırlı, Dersimli, Urfalı, Amedli herkes kendi adlarına direnen Cizre, Sur, Şırnak, Nusaybin, Gewer ve diğer özyönetim alanlarına sahip çıkmalıdır. Ancak böyle bir dayanışma, böyle bir ortak mücadeleyle Türk devletinin özyönetim alanlarındaki soykırım politikalarının önüne geçilebilir. Özyönetim direnişinin olduğu alanları soykırım kampları haline getirme politikasının, saldırısının önüne geçilebilir. Bu açıdan Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak, Gewer, Hezex, Silopi halkını bir daha saygıyla selamlarken, onların büyük yurtsever duygularla kendi şehirlerine sahiplenmesini, şehirlerine, mahallelerine, sokaklarına dönme çabasını takdir ediyor, bu temelde tüm özyönetim alanlarındaki ve diğer alanlardaki halkımızı, Kürt halkının dostlarını Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak, Gewer halkının şehirlerine dönme mücadelesine destek vermeye çağırıyoruz.

KİMSE ASKERE GİTMESİN

Son süreçte derinleşen bu kaotik dönemde askere giden, çocuğunu askere gönderen Türkiyeli ailelere çağrınız nedir?

Zaten bizim söylememize çok gerek yok. Türk ordusunda askerlerin nasıl kullanıldığı, nasıl insanlık düşmanı haline getirildiğini tüm Kürt halkı görmüştür. Bunların kendi askerlerine, kendi polislerine bu kadar vahşice davrandığı düşünülürse, Kürtlere nasıl yaklaşacağı, Kürtlere Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de, Şırnak’ta, Gever’de, Silopi’de, Hezex’te ne yaptığı daha iyi görülebilir. Bu askerler on yıllardır Kürtlere karşı tam bir katliam ve cinayet makinesi olarak kullanılmaktadırlar. Aslında darbe yapan subaylar Kürt halkına karşı savaş içinde insani özelliklerini kaybetmişlerdir. Her türlü cinayeti işleyecek, saldırıyı yapabilecek hale gelmişlerdir. Bu sadece darbe yapan subaylar ve askerler için söz konusu değildir, darbe karşıtı olduğunu söyleyen askerler ve subaylar da aynıdır. Hepsi Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşta kirlenmiştir. Vicdanları kör olmuştur. Kulakları sağır olmuştur. Yürekleri kararmıştır. Böyle bir subay ve asker gerçeği bulunmaktadır. Bu subaylar askere giden gençlere hayırlı bir şeyler öğretebilirler mi? Eskiden şöyle derlerdi; asker ocağına gidenler eğitilirmiş, biraz terbiye alırmış. Kürt halkına karşı savaşın olmadığı, savaşın bulunmadığı dönemlerde belki toplum askere giden çocuklarında bunları görmüş olabilir, ama şimdi askere giden çocukları kirleniyor, vicdansızlaşıyor, ahlaksızlaşıyor. Her türlü kötülüğü ve kirli işi yapacak duruma getiriliyor. Bu gerçeğin tüm Türkiye halkı tarafından görülmesi gerekiyor.

O askerlere eğitim verecek, o askerlere eğitim kazandıracak, subayların durumunu ve hallerini herkes görmüştür. Bunlar genç yaşta askere giden çocuklara ne verebilir, hangi değeri verebilir, hangi doğruyu öğretebilir? Hangi ahlakı ve vicdanı gösterebilir? Aksine nasıl insan öldürüleceğini, Kürtlere nasıl düşman olduğunu öğretmektedirler. Yine devlet düzenine karşı mücadele eden sosyalistlerin, solcuların ne kadar kötü insanlar olduğu öğretilmektedir. Şovenist milliyetçi bir yaklaşımla eğitilmektedirler. Asker ocakları, askeri karargahlar, askerlerin kampları tamamen toplumsal cinsiyetçi, erkek egemenlikçi zihniyetin üretildiği yerlerdir. Erkek zihniyetinin yeniden en derin biçimde üretildiği yerlerdir. Böyle yerlerden topluma hayır gelebilir mi? Cinsiyetçi, kadına sadece cinsel meta olarak bakan, erkekliği yücelten, kadınlığı düşüren bu tür yerlerden kime hayır gelebilir? Bu açıdan artık Türkiye toplumu çocuklarını nereye gönderdiklerini görmelidirler. Çocuklarının nasıl kullanıldığını ve insanlık dışı hale getirildiğini görmelidirler. Çünkü subayları insanlık dışı hale gelmiştir. Bu da Kürt düşmanlığı nedeniyledir. Kürtlere yönelik her türlü saldırı, her türlü kirli iş, hakaret, zulüm normal görüldüğü için askerler de subayları gibi insanlık düşmanı olarak şekillenmektedirler. Kürt düşmanlığı insanlık düşmanlığına dönüşmektedir. Kürt düşmanlığı toplum içine girildiğinde her türlü ahlaksızlık, vicdansızlık işi yapabilen ucube kişiliklere dönüşmektedir. Çünkü Kürt’e karşı savaş aynı zamanda yeni bir kişilik oluşturmaktadır, yeni bir terbiye, yeni bir ahlak, yeni bir vicdan ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan ahlak, vicdan değerlerinin insanlıkla bağdaşmayan şovenist milliyetçi değerler olduğu açıktır.

Türkiye halkı komşusu olan, aynı işyerinde çalıştığı, aynı okulda okuduğu Kürtlere karşı düşmanlık yapan bu orduya, bu subaylara çocuğunu teslim etmemelidir. Bunlar vatanı korumuyorlar. Onların derdi vatanı korumak değildir. Onların derdi iktidar mücadelesi yapmaktır. İktidar mücadelesinin bir parçası olmaktır. Yoksa Türkiye’nin işgali tehlikeye girdiğinde herkes Türkiye’yi işgal edecek güçlere karşı koyabilir, mücadele edebilir. Ama şimdi yapılan bu değildir. Yapılan ne vatan savunmasıdır, ne vatanı korumaktır, ne de bölücülüğe karşı mücadeledir. Aksine Kürt düşmanlığı yaparak, Kürtlere zulüm yaparak bölücülük yapan da, vatanı tehlikeye sokan da, Türkiye halklarını tehlikeye sokan da bu Kürt düşmanı zihniyettir; demokratik olmayan zihniyettir.

Öte yandan Türkiye ordusu demokratik kültürlü insanlar değil, egemen olan, tekçi olan, başka kesimler üzerinde baskı kurmak isteyen bir kişilik yetiştirmektedir. Askerler, Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgür ve demokratik yaşamı, hak, adalet, vicdan ölçülerinde yaşamı doğrultusunda değil de, bu tür değerlerin ayaklar altında olduğu bir karargah, bir kamp, bir kültür içinde şekillenmektedirler. Bu açıdan tüm Türkiye halklarının, demokrasi güçlerinin, kendisine insanım diyenlerin, Kürtleri bu toprakların bir parçası olarak görenlerin böyle bir orduya çocuklarını göndermemesi gerekir.

ASKERE GİTMEK İSTEYEN KÜRTLERE ÇAĞRI

Çocuklarını askere gönderen Kürt ailelerine ve Kürt gençlerine neler söylemek istersiniz?

Tabii ki Kürtlerin hiç gitmemesi gerekir. Bu ordu Kürtlere ait bir ordu değildir. Kürtlerin ne yaşamını ne de varlığını koruyan bir ordudur. Kürt şehirlerine ne yaptıkları ortadadır. Kürt halkına nasıl eziyet yaptıkları ortadadır. Keskin nişancılarla halkı öldürerek, çocukları öldürerek, tank ve top atışıyla evleri yıkarak, sivil insanları öldürerek, halkı şehirlerden, mahallelerden göçerten bir ordudur, böyle bir zulüm ordusudur. Kürt düşmanı, Kürt’ün kanını içen bir ordudur. Savaş suçları işleyen, Roboski’de çocukları bombalayan ordudur, Kürt analarının, çocuklarının ölülerini sokakta kalmasını sağlayan ordudur. Darbecilerin çoğu Kürdistan’da savaşanlardır. Bu açıdan böyle bir orduya Kürtler çocuklarını göndermemelidirler, Kürtler asker olmamalıdırlar. Kürtler kendi halkına kurşun sıkan bir ordunun askeri olabilir mi? Niye askere gidecekler? Kürtlerin bu zorunlu askerliği kabul etmemeleri gerekir. Gençler askere gideceğine özgürlük dağlarına gelmeliler, Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesini vermelidirler.

Askere giden Kürt’ün iradesi kırılmaktadır. Askere giden Kürt iradesizleşmektedir. Çünkü halkına karşı savaşan bir ordunun askeri olmak, halkına karşı savaşan düşman subayların emirleri altında yaşamak her Kürt genci için bir züldür. Büyük bir travmadır. Büyük bir baskıdır. Bundan dolayı Kürt gençlerinin askere giderken bin kere düşünmeleri gerekir. Nereye gidiyorlar, bu gittikleri yerlerde Kürtlere yaklaşım nedir, Kürtlerin değeri nedir? Bunu bilmeleri gerekir. Bu ordu içinde olmak ister Edirne’de, ister Sinop’ta, ister Hatay’da, ister Adana’da yapılsın kesinlikle Kürt düşmanı bir orduda eli Kürtlerin kanına bulaşan bir orduda görev yapmak anlamına gelir. Böyle bir orduda Kürt gençleri görev yapabilir mi?  Kürtler çocuklarını göndermesinler, dirensinler.

Geçmişte atalarımız, dedelerimiz gerektiği kadar direnmediği için şu anda özgür ve demokratik yaşam içinde değiliz. Varlığımız bile tehlikededir. Tüm Kürtlerin, gençlerin Kürtlerin varlığını güvenceye alınması, gelecek kuşakların özgür ve demokratik yaşamını güvenceye alınması sorumlulukları yok mudur? Böyle bir devletin baskı ve zulmü altında yaşanılamaz. Ancak bu devlete karşı mücadele edilirse Kürtlerin özgürlüğü, özerkliği kabul ettirilebilirse, Kürtler özgür ve özerk yaşama kavuşursa o zaman bu devletle yan yana yaşanılabilir. Aksi halde Kürtler niye bu devletin askeri olsun, işçisi olsun, emekçisi olsun? Kürt halkının ve Kürt gençlerinin bu devlete karşı mücadele etmeleri gerekir. Kendi özyönetimlerini kurmaları gerekir, kendi özgürlüklerini sağlamaları gerekir. Yoksa bu devlete karşı özgür ve demokratik yaşam kurulana kadar mücadele edilir.

Bu şehirlerin yakılıp yıkılması karşısında Kürtlerin bir tepkisi, öfkesi olmayacak mı? Kürtler hala devlete eskisi gibi mi bakacaklar? Bu kadar şehirleri yıktıktan sonra devlete bakışları değişmeyecek mi? Bu iktidara karşı bakışları değişmeyecek mi? Bu devlete ve iktidara karşı mücadele vermeyecekler mi? Bu kadar yaşanandan sonra tabii ki Kürtlerin AKP iktidarı ve devlete karşı mücadelelerini daha da yükseltmeleri gerekir. Biz böyle bir devletle nasıl yaşayacağız demeleri gerekir. Biz ancak özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle değiştirilmiş, değişim ve dönüşüme uğratılmış, demokratikleştirilmiş Türkiye ile yan yana yaşayabiliriz demelidirler. Böyle bir Türkiye yaratmak için de tabii ki mücadele etmelidirler. Bu devlet sorunu çözmüyorsa, kendi özgür ve demokratik yaşamlarını kurarak, özyönetimlerini kurarak özgür ve demokratik yaşamını sağlamalıdırlar. Saldırıldığında da bu özyönetim direnişlerini savunmalıdırlar. Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de, Şırnak’ta, Gever’de, Hezex’te özyönetim direniş kahramanları bütün Kürt halkının özerkliği ve özgür yaşamı için direnmediler mi, yaşamlarını vermediler mi?

DARBEYE ZEMİN HAZIRLAYAN AKP VE ERDOĞAN’DIR

Uzun süredir Türk ordusunun Rojava’ya girmesini savunan, basındaki meczubun türlü türlü senaryolarla bilinen Yeni Şafak gazetesi hem darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu, hem de sizin haberdar olduğunuzu yazdı. Buna cevap verme gereği duyarsanız ne dersiniz?

Bu tür söylemler, bu tür değerlendirmeler AKP’nin gerçek yüzünü örtmesini ifade etmektedir. Bu darbeye yol açan politika ve uygulamaların tamamen AKP’ye ait olduğunu vurguladık. Darbecilerin önü bizzat Erdoğan tarafından açılmıştır. Bu darbeciler bizzat AKP ve Erdoğan iktidarı tarafından ordu içinde güçlendirilmiş, köşe başlarına getirilmiş,  Kürt halkına karşı kirli savaşta kullanılmış, kirli savaşta kullanırken de her türlü inisiyatif verilmiş; bu durumda bu kesimlerin darbe yapması için örgütleme imkanı ve fırsatı bulmasına yol açmıştır. Eğer AKP iktidarı bunlara bu düzeyde inisiyatif tanımasaydı, bunlara bu düzeyde dokunulmazlık zırhı tanımasaydı, bunlar için özel yasalar çıkarmasaydı bunlar bu düzeyde serbest örgütlenme zamanı ve fırsatı bulamazlardı.

Erdoğan kendine muhalif olan kesimleri saf dışı etmek için ABD ve Avrupa’nın desteğini almamış mıdır? Bunun sonucu da ABD ve Avrupa’ya yakın olan birçok subay ve generalin terfi etmesini sağlamış mıdır? Bu darbeciler AKP zamanında ordu içinde güçlenip etkili hale gelmemişler midir? Ordunun köşe başlarını tutmamışlar mıdır? Bu gerçek açık ve net ortadır. Zaten uzun yıllar Fetullahçılarla ittifak yapan, onlarla bütün muhaliflerini bastıran bu AKP hükümeti değil miydi? Bu nedenle Fetullahçıların her istediğini yapmadılar mı? Zaten ne istediniz de vermedik ya da yapmadık demediler mi? İstediklerinin biri de ordu içine girmek, orduya hakim olmak değil miydi? Ordudaki isteklerini de yerine getirmişlerdir. Orduda Fetullahçıların üst rütbeye terfi edilmesinde Tayyip Erdoğan’ın rolü vardır.

Kuşkusuz biz bu darbecilerin tümünü Fetullahçı olarak görmüyoruz. Tümünün Fetullahçı olarak gösterilmesi, AKP’nin kendi gerçek yüzünü saklamasıdır. Bu darbeyi yanlış iç ve dış politikanın ortaya çıkardığının, Kürt düşmanlığının tetiklediği bir darbe olduğunun üstünü örtmek amaçlı tümü Fetullahçı olarak gösterilmektedir. Fetullahçıların önemli düzeyde bu darbede yer aldıkları açıktır. Ancak bunlar dışında AKP karşıtı olan başka generaller, subaylar da bu darbe içinde yer almışlardır. Darbenin bir ittifak temelinde gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu ittifak güçlerini de ordu içinde güçlendiren, büyüten, köşe başlarını tutmasını sağlatan kesinlikle AKP iktidarı olmuştur. AKP iktidarı Ergenekoncu denilen kesimler karşısında kendisini etkin kılmak, onları etkisizleştirmek için bugün kendisine darbe yapan tüm generalleri ve subayları ordunun köşe başlarına yerleştirmiştir, onları terfi ettirmiştir. Bu gerçek ortadayken kalkıp bu girişimin arkasında Hareketimizin olduğunu söylemek gerçekleri tersyüz etmektir.

Kuşkusuz ABD’ye yakın generaller olduğundan, subaylar olduğundan bu generaller ve subaylar bir darbe yaptığında kendilerinin ABD tarafından destekleneceğini düşünmüşlerdir. Çünkü bunlar ABD ve Avrupa’nın AKP’ye tam destek verdiği dönemde terfi ettirilmiş generallerdir. ABD’nin AKP ile çelişkileri, AKP’nin Ortadoğu’da Avrupa ve ABD tarafından eleştirilen politikaları da bu darbecileri cesaretlendirmiş olabilir. Ama arkasında ne kadar ABD var bilemeyiz. Ancak şu bir kesindir; bu ordu NATO ordusudur, NATO’yla ilgilidir, NATO kültürüyle yetişmektedir. NATO değerleri bu ordunun içinde kendisini şöyle ya da böyle yerleştirmektedir. Bu kadar NATO ordusu olan, NATO ile iç içe olan bir ordunun NATO’nun yaklaşımından etkilenmemesi düşünülemez. Bu yönüyle bu darbecilerin NATO’yu yokladıkları da anlaşılmaktadır. Emir komuta içinde bazı kesimlerin, komutanların bu darbeye katılmamasına rağmen böyle bir darbe yapmada kararlı olmaları dış bazı destek alacaklarını düşünmüş olmalarındandır. Erken doğum yaptırılmasaydı, sızmalarla bu darbe önceden öğrenilmeseydi bugün belki de iktidarda bu darbeciler olurdu. Bu yönüyle bu darbeciler bir azınlık olmadığından, NATO ile ABD ile şu ya da bu düzeyde bir ilişki kurmuş olabilirler. Dolaylı bir onay almış olabilirler. Birçok ilişkisiyle ABD’nin ve Avrupa’nın AKP iktidarı konusundaki tutumunu, yaklaşımını öğrenmiş olabilirler. Çünkü AKP’nin politikaları ABD’yi de Avrupa’yı da son derece rahatsız etmekteydi. Ama bunu yaratan da AKP’nin kendisidir.

AKP iktidarı politikalarıyla iç ve dışta rahatsızlıklar ortaya çıkarmıştır. Kendisine karşı içeride ve dışarıda geniş bir cephenin oluşmasını sağlamıştır. Kendileri cephe kuranlar karşı cepheyle de karşılaşma durumunda kalabilirler. Bu açıdan ABD ve NATO içinde, Avrupa içinde bu darbecilerle ilişki içinde olanlar olabilir. Biz bunun olup olmadığını bilmiyoruz. Bu konuda herhangi bir bilgimiz de yok. Ama bu darbeyi yapanların AKP’nin ABD ve Avrupa’nın desteğini alarak ordu içinde bir kesimi saf dışı ettikten sonra öne çıkardığı kesimler olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Bizim haberdar olmamız mümkün değildir, ama bu tür durumların gelişebileceğini söylemişiz. Önder Apo da Kürt sorununda çözümsüzlük darbe mekaniğini tetikler, harekete geçirir demiştir. Biz de çeşitli zamanlarda AKP’nin politikasının darbe mekaniğini tetikleyeceğini söylemişiz. Bu bir kehanet ya da önceden bir bilgi sahibi olmak değildir. Bu Türkiye’nin Kürt karşıtı politikasının ortaya çıkardığı bir durumdur. Kürt sorununda çözüm olmadığı ve Türkiye demokratikleşmediği müddetçe de şu veya bu biçimde darbe mekaniği devreye girecektir. Bu darbeyi yaptıran Erdoğan ve AKP’nin antidemokratik yaklaşımlarıdır. Demokratikleşme yönünde adım atsaydı bu darbeyi yapanlar buna cesaret edebilir miydi? Darbe mekaniği diye bir mekanik var olabilir miydi? Bu açıdan kesinlikle bu darbenin ortaya çıkmasından AKP sorumludur.

DARBECİLERLE ALAKAMIZ YOK

Bu darbenin bizimle uzaktan yakından bir alakası olabilir mi? İster Fetullahçı olsun, ister yeni ulusalcılar olsun, ister ittifakları olsun bunların hepsi Kürt düşmanıdır. Hepsi Özgürlük Hareketini ezmek için birbiriyle yarışan güçlerdir. Geçmişte Fetullahçılar en fazla Kürt düşmanlığı yapmıyor muydu, PKK düşmanlığı yapmıyor muydu? Sivil ve asker bürokrasisini etkilemek, böylelikle Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü sağlayan bir güç olarak kendini göstermek ve bu temelde kendini etkili kılmak için PKK ve Apo düşmanlığı yapmadılar mı? Bugün Kürt düşmanlığı ve PKK düşmanlığı yapanların hepsi Türkiye’de asker ve sivil bürokrasinin desteğini alıp kendini iktidar yapmak isteyenlerdir. Fetullahçılar da bunlardan biriydi. 17-25 Aralık Fetullahçıların yargı darbesinden sonra KCK operasyonlarının emrini bizzat kendileri verdiği halde Fetullahçılar yaptı demiyorlar mıydı? Fetullahçıların PKK ve Apo düşmanlığı yaptığını kendileri söylemiyorlar mıydı? Fetullahçılar ve AKP iç içeyken Hareketimizin Fetullah hakkındaki değerlendirmeleri bilinmiyor mu? Bu konuda onlarca yazı, makale ortada yok mu? Fetullahçılar Ortadoğu’da bir ajan örgüt olarak değerlendirilmiştir. Bugün AKP de aslında aynı konumdadır. AKP de kapitalist modernitenin, kapitalizmin Ortadoğu’daki ajanı durumundadır.

Bizim bu darbeden haberdar olmamız söz konusu değildir. Ancak daha öngörülü olup görebilirdik. Ama arkadaşlarımız çeşitli zamanlarda değerlendirme yapmışlardır, 7 Haziran’ı görseler de 1 Kasım’ı göremezler demişlerdir. Bu herhangi bir bilgiye sahip olmadan değil, Türk devletinin politikalarının ortaya çıkaracağı sonuç olarak bunlar söylenmiştir. Kürt düşmanı politikaların iç çatışmayı derinleştirip darbe mekaniğini harekete geçirebileceği düşünülerek bunlar söylenmiştir.

DARBE BAŞARILI OLSAYDI ŞİMDİ ERDOĞAN’IN YANINDA OLANLAR ONA DİKTATÖR DİYECEKLERDİ

Şunu açık söyleyelim, AKP iktidarı demokratikleşmez, bu temelde Kürt sorununu çözmezse, başına hangi darbeler gelir, AKP iktidarına karşı hangi darbe mekaniği devreye girer bunu bilemeyiz. Sorun AKP ya da başka bir iktidar değildir. Kürt sorunu çözülmediği takdirde Türkiye’nin siyasi diyalektiği böyle işlemektedir. Türkiye demokratikleşmediği müddetçe her zaman Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü iddiasında olan bir güç darbe yapmak için harekete geçebilir. Bir arkadaşımızın söylediği gibi, bu darbe AKP içinden kaynaklı hale de gelebilir. Zaten AKP kendi içindeki herkesi saf dışı etmedi mi? Erdoğan kendisi dışında herkese neredeyse karşıt muamelesi yapmadı mı? Partiyi kuran arkadaşların hangisi yanında? Tüm arkadaşlarını kendisine karşı harekete geçebilir diye saf dışı etmedi mi? Böyle bir politika izleyen bir partinin, bir liderin kendi partisi, kendi siyasi çevresi içinde bir darbeciyle karşılaşması da olasıdır. Nitekim bu darbeyi yapan generallerin, subayların bir kısmı Erdoğan’a en yakın çevreden gelmiştir. Yaveridir, muhafız alayıdır, Mehmet Dişli’nin kardeşidir. Herhalde darbe başarılı olsaydı şu anda AKP ve Erdoğan’ın arkasında olan birçoğu Erdoğan şöyle diktatördü, şöyle baskıcıydı, şöyle zulüm yapıyordu, şöyle herkese düşmandı, şöyle hiç kimseyi yanında bırakmadı, herkesi ezdi diyerek tutum alacaklardı. Bu açıktır. AKP iktidarı içinde böyle kişilikler çok fazlasıyla vardır. Zaten yanlış iç ve dış politikalar da her zaman karşıtlarını üretecektir.

Özcesi bizim darbeyle ilişkili olduğumuza hiç kimse inanmaz. İnanması mümkün değildir. Ancak şunu da tüm Türkiye toplumu ve halkları bilmelidir; böyle bir darbenin geleceği konusunda önderliğimiz defalarca uyarmıştır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü darbe mekaniğini harekete geçirir demiştir. Zaten Kürt sorununda çözme değil de ezme politikası izlediğinden 7 Haziran sonrası da bir darbe olmuş, AKP iktidarı da soykırımcı sömürgeci klasik devlet güçlerinin denetimine girmiştir. Onların istediği doğrultuda politika izlemiştir. Dolmabahçe Mutabakatının reddedilmesi, aslında bir darbedir. Yine 7 Haziran seçimleri sonrası seçim sonuçlarını kabul etmeyip savaşın tırmandırılması bir darbeydi. Daha sonra Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için, Kürt halkının iradesini kırmak için yürütülen ağır saldırılar, şehirlerin yakılıp yıkılması da darbe mekaniğinin devreye sokulmasıydı. Evet, eğer bir bilgimiz, bir haberimiz olduğu söyleniyorsa, AKP’nin politikaları nedeniyle darbe mekaniğinin harekete geçtiğini, geçeceğini bir buçuk yıl önce bilmiş olmamızdır. Önder Apo İmralı’ya giden heyete de Kürt sorunu çözülmezse harekete geçenin darbe mekaniği olacağını açık ve net biçimde ortaya koymuştur. En önemlisi de Türkiye’de Fetullahçıların örgütlediği bir paralel devlet olduğunu da ilk söyleyen Kürt Halk Önderidir. Bu konuda AKP iktidarını defalarca uyarmıştır. Eğer buna dayanarak PKK’nin darbeyle ilişkili olduğu söyleniyorsa, bunu da tüm kamuoyu ve halkımızın takdirine bırakıyoruz.

TÜRKİYE’NİN ROJAVA POLİTİKASI

Türk devleti içerisinde yaşanan son gelişmelerin Rojava’ya yansıması nasıl olur?

AKP iktidarı bu darbeden sonra daha demokratik hale gelmedi. Aksine daha fazla antidemokratik hale geldi. Daha fazla Kürt düşmanı hale geldi. Daha fazla faşist güçlerle, ulusal şovenist milliyetçi güçlerle sıkı ilişki içine girdi. Darbeyle birlikte şoven milliyetçilik daha da şahlandırıldı. Bu açıdan bu darbeden sonra AKP iktidarının, Türk devletinin Rojava’ya yönelik saldırganlığı azalmayacak, kesinlikle daha da artacaktır. Özellikle faşist iktidarlar iç sorunlardan kurtulmak için her zaman toplumun dikkatlerini dışarıya yöneltirler. Şimdiye kadar PYD düşman, PYD terörist, YPJ düşman, YPJ terörist, Türkiye’nin güneyinde herhangi bir oluşuma izin vermeyiz ve benzeri söylemlerle sürekli Türkiye halkına bir dış düşman gösterme, sürekli Rojava’yı gösterme, toplumun tepkisini, öfkesini Rojava’ya yöneltme politikası izlemişlerdir. AKP iktidarının şimdiye kadar Rojava’da izlediği politika tam da faşist iktidarların izlediği politikadır. AKP iktidarı da bu kadar iç sorun yaşadığı dönemde Rojava düşmanlığını sürdürmeye devam edecektir. Rojava’da Kürtlerin özgür ve demokratik yaşam statüsüne kavuşmasını Türk devleti kabul etmeyecektir. Hala darbeden sonra bile IŞİDle ilişkilerini sürdürmektedir.

Zaman zaman IŞİD karşıtı açıklamalar yapsa da bu tamamen IŞİD’le yaptıkları ilişki ve ittifakın üstünü örtmek içindir. Ama pratikte IŞİD Türkiye’nin müttefikidir, Türkiye IŞİD’in müttefikidir. IŞİD de Ortadoğu’da Türkiye dışında kendisine güvenilir müttefik bulamamaktadır. Bu yönüyle birbirlerini gözetmektedirler. Bakmayın birbirlerine laflar söylediklerine, açıklamalar yaptıklarına, IŞİD’le AKP kader birliği yapmış, her biri diğerini bölgedeki en iyi müttefiki olarak görmüştür. Bugün de bu politika değişmiş değildir. Türk devleti Rojava Devrimini mutlaka tasfiye etmek istemektedir, bastırmak istemektedir. Bütün dış politikasını bunun üzerine kurmuştur. Ortadoğu’daki ilişkilerini bunun üzerine kurmuştur. Hala IŞİD’i Rojava Devriminin üzerine saldırtmaktadır. Mınbiç’te şu ya da bu yolla IŞİD’e destek vermektedir.

QAMİŞLO SALDIRISI AKP TARAFINDAN YÖNLENDİRİLDİ

Son Qamişlo’daki olay da yine AKP’nin yönlendirdiği bir saldırıdır. AKP bu yönlü saldırıları yönlendirerek Rojava Devrimini zayıflatmayı, Rojava Devriminin iç sorunlarla boğuşturarak Suriye’de etkin olmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Qamişlo katliamını yaptıran da kesinlikle Türk devletidir. Güya bu katliamlarla IŞİD rahatlatılacak, IŞİD bir siyasi enstrüman olarak kullanılmaya devam edilecektir. Kesinlikle AKP’nin, Saray Gladyosunun IŞİD’le ilişkisi bulunmaktadır. IŞİD’i hala Rojava Devrimine karşı bir araç olarak kullanmaktadır. Qamışlo’daki katliam kesinlikle Türkiye ile bağlantılıdır. Türkiye’nin ideolojik ve siyasi olarak ortaya çıkardığı bir saldırganlıktır. IŞİD’in her uygulaması ve politikasının Türkiye’ye hizmet etmesinden de bu rahatlıkla anlaşılabilir.

Özellikle darbeden sonra ABD’yi töhmet altında bırakarak Rojava politikaları konusunda kendisine destek verilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra hep ABD’yi, Avrupa’yı suçlaması esas olarak da onları Rojava politikasında kendi istedikleri gibi hareket etmeye zorlamak amaçlıdır. Kuşkusuz Bakurê Kurdîstan’daki saldırı ve suçlarına sessiz kalınması için de ABD ve Avrupa sürekli töhmet altında tutulmaktadır. Diğer yandan da hem suçlu hem güçlü misali kendi suçlarını örtmek için bu tür söylemlerde ve saldırganlıkta bulunmaktadır. Özcesi AKP iktidarı kendisini ayakta tutmak için içeride faşist güçlerle ittifak kurarken, dışarıda da herhangi bir dış düşman yaratarak toplumun tüm dikkatlerini sürekli oraya yönelterek kendini ayakta tutmak isteyecektir. Bu açıdan darbeden sonra şovenizmin şahlandırıldığı ortamda sadece Rojava değil, tüm Kürt halkı tehlike altındadır. İç ve dış sorunlarını gidermeyi, içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı yaparak sağlamaya çalışmaktadır. Eğer Kürt düşmanlığı yaparsa Türkiye’de daha rahat ve kolay iktidar olacağını düşünmektedir. Bu bakımdan başta Rojava olmak üzere Kürt halkının her alandaki örgütlü güçlerine, mücadele güçlerine saldırıyı sürdürmeye devam edecektir. (ANF)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir