OHAL’in bugünlere bıraktığı adalet arayışçıları: Cumartesi Anneleri

Mevcut sistem içerisinde yer edinmiş “erk” ve “erkek” düzen, kendisini belki de en çok savaşla birlikte hayata geçirilen OHAL ve sıkıyönetim uygulamaları ile gösterdi. “OHAL’lere” yabancı olmayan ve birebir bu sancılı sürecin sonuçlarını yaşayan ise Cumartesi Anneleri oldu.

Başarısız darbe girişimi sonrasında Kürtler için “olağan bir rejime” dönüştürülen OHAL, bu kez Türkiye’nin tamamı için ilan edilerek, darbe süreci fırsata çevrildi. İlan edilen son OHAL’in 1 Kasım seçimlerinden sonra savaşın şiddetini arttırdığı Kürdistan’da 46 kez uzatılan ve milyonlarca insanın etkilendiği OHAL uygulamasıyla kıyaslanmayı gerektirecek boyutta olmadığı açık.

OHAL’in sancılı sonuçlarını Cumartesi Anneleri yaşadı

Farklı tarihlerde ilan edilen OHAL uygulamalarının acılı ve sancılı sonuçlarının hala kendisini gösterdiği örneklerden biri de Cumartesi Anneleri. 21 yıldır kayıp yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle barışı temsil eden beyaz tülbentleri ile Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen Cumartesi Anneleri’nin ortak noktasını, kaybettirilen yakınlarının çoğunun özgürlük ve demokrasinin askıya alındığı “OHAL” zamanlarına denk gelmesi oluşturuyor.

Cumartesi Anneleri adalet arayışlarını tüm ‘hallere’ rağmen devam ettirdi

Gözaltına alındıktan sonra işkence ve sayısız insanlık dışı uygulamaya maruz kalan eşlerinin, kardeşlerinin, çocuklarının, babalarının öldürülmesi, kaybettirilmesi ile başlayan “adalet” arayışının 593 haftadır takipçisi olan Cumartesi Anneleri OHAL uygulamalarının yarattığı mağduriyetin görünür yüzü olmayı sürdürüyor. OHAL ile birlikte anılan “faili meçhul”ler ve “işkence” kavramlarını en iyi bilen Cumartesi Anneleri, o dönemlerdeki hak ihlallerinin tek sorumlusunun JİTEM yapılanması olduğunu bilerek, adalet arayışlarını şuan devrede olan OHAL’e rağmen devam ettiriyor.

‘OHAL daha fazla işkence, gözaltı ve kayıp anlamına geliyor’

12 Eylül askeri darbe sonrası 21 Kasım 1980 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybettirilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren, ailece adalet arayışlarının 35’inci yılında olduklarını söyleyerek ilan edilen OHAL’e , “Darbenin iyisini kötüsünü ayırt etmek gibi bir şeyimiz olamaz. O dönem neyse bu dönem de aynı. Bu dönem uygulanan OHAL daha fazla işkence, gözaltı ve kayıp anlamına geliyor. Bu güne baktığımızda insan hak ve özgürlüklerine dokunulmayacak dense bile, gözaltı süresinin 30 güne çıkarılması, avukat görüşlerinin 5 gün sonrasında başlayabilmesi, bunların hepsi hak ihlallerine giriyor. Bunlar daha fazla işkence anlamına geliyor. Yine çıkarılan kararnamelere baktığımızda aslında 12 Eylül anayasası ile örtüştüğü görülür. Neresinden bakarsanız bakın olağanüstü hal demek, hakların aranamaması, özgürlüklerin kısıtlanması şeklinde okunması gerekir” sözleriyle tepki gösterdi.

‘Bugün küçücük bir gözaltı olduğunda peşine düşmeliyiz’

80 yılından bugüne çok şey öğrendiklerini ve bastırılan darbenin önlenmiş olması ile ülkede demokrasinin ilan edilmiş olmadığını söyleyen İkbal, “Bugün küçücük bir gözaltı olduğunda bunun peşine kesinlikle düşmeliyiz” diyerek gözaltında gelişebilecek olası kaybedilmelere karşı endişesini dile getirdi. Eren, “Bu ülkenin insanlarının ölü veya dirisinden bu devlet sorumludur” diyerek, geçmişe ve bu güne bakıldığında benzer olaylar ile karşılaşılabilme durumuna dikkat çekti.

‘Bu meydanda arayanların yüzleri değişiyor ama adalet talebimiz değişmiyor’

Savaşın ilk mağdurunun kadınlar olduğunu söyleyen Eren, bundan kaynaklı da kadının ilk olarak eşini çocuklarını, evini kaybettiğini belirtti. Kendi annesi ve Berfo anne gibi kadınların çocuklarına kavuşamadan öldüğünü hatırlatarak, savaş ardından gelişen OHAL ve sıkıyönetim gibi uygulamalardan en çok kadın gerçekliğinin etkilendiğini ve 21 yıldır yakınlarını kaybeden kadınların Cumartesi Anneleri oluşumunda nasıl yer aldıklarını ise şu sözlerle dile getirdi: “Anneler için en kutsal şey, en değerli varlık evlatları. Evladı kaybedilmiş olan, bir annenin yüreğini tanımlayabilmek mümkün değildir. Bunun yanı sıra baktığımızda yakınlarını kaybetmiş kadınlar, o meydanda oturuyorlar. Bunu nereye sığdırırsınız, nasıl tanımlanır. Toplumda genel anlamda bir tramvaya yol açmıştır OHAL. 80’li yıllardan beri, hatta daha öncesine gidebiliriz. Ülkede toplu katliamlar hep olmuştur ve bunun mağduru da hep kadın olmuştur. Bu ruh yapısıyla böyle bir toplum oluşmuş. Dolayısıyla bu gün bizim de içimizde bu ruh yapısıyla çocuğunu büyüten kadınlar var. Koşullar ne olursa olsun, nereye varırsa varsın, ben 20 Kasım 1980’den beri, ağabeyimi arıyorum, arayanların sayısı, arananların sayıları arttıkça artıyor. Gerçek hiçbir zaman unutulmasın. Bu meydanda arayanların yüzleri değişiyor ama adalet talebimiz değişmiyor”

OHAL hakkında

Daha önce hiç ülke genelinde ilan edilmemiş olan OHAL, Kürdistan illerinde “PKK’ye karşı yürütülen operasyonlar” bahane edilerek devreye konulan bir uygulamaydı. 1982 Anayasasında temelleri atılan ve 1983’te yasalaşan OHAL kanunu, 1987 yılından 2002 yılına kadar toplam 15 yıl boyunca, süresi 46 kez Meclis kararıyla uzatılarak Kürdistan illerinde uygulanmıştı.

OHAL’in geçerli olduğu illerde gözaltılar, işkence ve gündüz saatlerinde kentlerin, ilçelerin merkezinde işlenen cinayetlerin sorumlularının bulunamaması, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde mahkûm edilmesine neden olmuştu.

2005 yılında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve avukat Serdar Yavuz tarafından hazırlanan raporda, OHAL dönemi boyunca 5 binin üzerinde sivilin öldürüldüğü belirtildi. (DİHA)

Cumartesi Anneleri 594.Hafta: KAYIPLARIMIZI İSTİYORUZ!




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir