Rektörler OHAL’i fırsat bildi

“Gönüllü Muhabir” kampanyası kapsamında ajansımız için haber takibi yapan şair-yazar Şükrü Erbaş, barış bildirisine imza atan akademisyenlere yönelik soruşturmaları haberleştirdi. Erbaş’a konuşan Akdeniz Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Süleyman Ulutürk ve Prof. Dr. Nursel Şahin, bazı üniversite ve rektörlerin OHAL’de fırsatçılık yaptığını dile getirdi.

Özgür Gazeteciler Cemiyeti (ÖGC) tarafından tutuklu özgür basın çalışanları için başlatılan “Gönüllü Muhabir” kampanyası kapsamında Antalya’da nöbeti devralan şair-yazar Şükrü Erbaş ajansımız için haber takibinde bulundu. Erbaş, “Bu suça ortak olmayacağız” barış bildirisine imza attıkları için “Devlet memurluğu görevinden men” edilen ve dosyaları Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) gönderilen Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinin durumunu ve Türkiye’deki son gelişmeleri, Prof. Dr. Süleyman Ulutürk ve Prof. Dr. Nursel Şahin’e sordu.

Akademisyenlerin dosyalarının YÖK’e gönderilmesinin ardından yaşanan gelişmelerin ne olduğu ve soruşturmanın hangi aşamada olduğu yönündeki soruya Prof. Ulutürk cevap verdi. 2016 yılı Ocak ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın YÖK Başkanı’na verdiği direktif doğrultusunda imzacı akademisyenlere ilişkin soruşturma başlatıldığını belirten Ulutürk, dosyalarının suçlamanın ne olduğunun belirsizliği nedeniyle savunma yapmamaları ile birlikte savunmasız bir şekilde soruşturma komisyonu tarafından YÖK’e gönderildiğini aktardı. Dosyalarının YÖK’e gönderildiğini ve bunu basından öğrendiklerini belirten Ulutürk, üniversite yetkilisi olarak basına bilgi veren kişinin ağır ithamlarda bulunarak basına yapmış olduğu değerlendirmeler olduğunu ifade ederek, konu ile ilgili suç duyurusunda bulunduklarını hatırlattı.

Yüksek Disiplin Kurulu toplantısı neden iptal edildi?

İmzacılar arasında bulunan 400 civarında akademisyene soruşturma açıldığını ve “memuriyetten men” talebiyle dosyası YÖK’e gönderilen akademisyen sayısının 40 olduğunu vurgulayan Ulutürk, bunlardan 8’inin Akdeniz Üniversitesi öğretim üyeleri olduğunu kaydetti. YÖK’ün eline ulaşan dosyalara ilişkin 20 Temmuz tarihinde Yüksek Disiplin Kurulu’nu toplama kararı aldığını kendilerine ilettiğini belirten Ulutürk, henüz nedenini öğrenemedikleri bir gerekçe ile YÖK’ün hiçbir gerekçe bildirmeden 20 Temmuz’dan bir hafta önce Yüksek Disiplin Kurulu toplantısının iptal edildiğini söyledi. O arada hukuki bazı gelişmeler olduğunu sözlerine ekleyen Ulutürk, Danıştay’ın akademisyenlerle ilgili Yüksek Disiplin Kurulu’nun karar alamayacağı yönündeki kararının etkili olmuş olabileceğini belirtti. Karardan kısa bir süre sonra 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığını belirten Ulutürk, darbe girişimi ile birlikte imzacı akademisyenlerle ilgili durumun ikinci plana atılmış gibi durduğunu ancak önümüzdeki süreçte yeniden karşılarına çıkacağını düşündüklerini belirtti.

OHAL sürecini fırsata çevirdiler

Süreci “Darbe girişimi öncesi dönem ve darbe girişimi sonrası dönem” olarak ikiye ayıran Ulutürk, şöyle devam etti: “20 Temmuz toplantısını YÖK aslında darbe girişimi gündemde yokken kendiliğinden iptal etmişti. Ancak darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile birlikte OHAL sürecini fırsata çeviren kimi üniversite rektörleri var. OHAL sürecini kullanarak örneğin Anadolu Üniversitesi’nde 21 imzacı akademisyen açığa alındı. Gerekçe yok. OHAL yasasında hakkında soruşturma yürütülen kamu personelinin görevinden uzaklaştırılabileceği ifadesine yer verilmesi gerekçe olarak sunuluyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde yine darbe girişiminin hemen ardından FETÖ’ye dönük operasyon denilerek, 17 akademisyen açığa alındı ancak bunlardan 10’u imzacı akademisyenler olduğu ortaya çıktı. Sonra imzacı akademisyenleri tekrar göreve almak zorunda kaldılar. Sivas Cumhuriyet, Kayseri Erciyes, Ankara Üniversitelerinde benzer durumlar ortaya çıktı. Yine öğrendik ki aynı gerekçelerle bu konu unutuluşken yine harekete geçildi. Dolayısıyla bazı Üniversiteler OHAL kararnamelerinin verdiği yetkiyi kullanarak aslında fırsatçılık yapıyorlar. Bunu neden yaptıklarına bakıldığında acaba bir şeyleri gizlemek için mi yapıyorlar. Bu da aklımıza gelmiyor değil.”

‘Genç akademisyenler çok zarar gördü’

Barış bildirisini imzalarken basit ve açık bir talepleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nursel Şahin de, ölümlere karşı, akan kanın durması yönünde bir irade beyanları olduğunu söyledi. Haklarında başlatılan soruşturmanın ardından savunma yapmadıklarını sadece suçlarının ne olduğu yönünde bir soru sorduklarını belirten Şahin, herhangi bir hukuki ortam ile de karşılaşmadıklarını söyledi. Şahin, ortaya çıkan tabloda suçun ne olduğu, cezanın adilliği ilkesinin nasıl uygulandığı konularından da bahsedilemeyeceğini dile getirdi. Yaşadıklarının tamamen siyasi linç kampanyası olduğunun altını çizen Şahin, akademisyenlerden bu linç karşısında imzalarını geri çekmeleri beklenirken, akademisyenlerin tüm beklentileri boşa çıkararak, imzalarını çekmediklerini söyledi. Şahin, ülkede yaşananların yanı sıra kendi yaşam alanlarına sahip çıktıklarını kaydetti. Şahin, yaşanan süreç ile birlikte kendilerinden ziyade genç akademisyenlerin çok zarar gördüğünü aktardı.

‘Yeni bir yapılanmanın işaretleri veriliyor’

Bilim üretmenin, düşünce üretmenin barış ve huzur ortamlarında mümkün olduğuna dikkat çeken Şahin, akademisyenlerin varoluş gerekçesinin de üretmek olduğunu kaydetti. Yapılan baskı nedeniyle akademisyenlerin enerjilerinin anlamsız bir şekilde tüketildiğini belirten Şahin, Türkiye’de yaşanan sürecin düzelip düzelmeyeceği yönündeki soruya da ömrünün yetmesini dilediğini kaydetti. Şahin gelecek planlarını kaygı duymadan yapılabildiği, özgür birer birey olarak yaşanabilecek bir ülke olma temennisi ile sözlerini sürdürdü. Şahin, birçok kamu kurumuna darbe girişimi ve OHAL ile birlikte alımlarda liyakat uygulamasına geçildiğini hatırlatarak, şunları söyledi: “Darbe girişimi sonrası yaşananlarla birlikte yeni bir yapılanmanın çeşitli işaretleri veriliyor. Ve insanların birbirinden yalıtılarak, bütün düşünceleri, özgürlükleri, bütün kimlikleri, bütün kültürleri bir arada görmeden çözeceğimiz ya da sunacağımız bütün çözümlerin gerçek hayatla bağdaşmayacağını göreceğiz artık. Bize de şimdi sorulmuyor. Liyakat deniliyor ama eğitim sisteminin nasıl olacağından ya da bu değişikliklerin neye dayanacağı noktasında kimsenin fikri alınmıyor. Ne asli unsurların ne de o konu ile ilgili bütün mekanizmanın harekete geçirildiğini görmüyoruz. Onun için burada söylenenlere hizmet edecek bir anlayış çıkmayacağını da göreceğiz.” (DİHA)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir