Halid Barakat’la söyleşi: İsrail’i boykot etmek Türkiye’nin de yararına

“Gerçek çatışma Türkiye halkı ve İsrail arasındadır ve bu yüzden Türkiye’deki kitleler Filistin’i destekliyor ama aynı zamanda bugün Türkiye halkına Filistin’e yönelik bu desteği duygusal bir boyuttan çıkarıp somutlaştıracak en önemli araç nedir diye sormak gerekiyor. Bunun tek yolunun, Türkiye’nin merkezi bir strateji olarak İsrail’i boykot etmesi olduğunu görüyorum”

BDS Türkiye’den Ayşe Düzkan, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de bulunan FHKC Genel Sekreter danışmanı, yazar Halid Barakat’la görüştü. İsrail’e yönelik boykotun Türkiye’nin de çıkarına olduğunu söyleyen Barakat, emperyalist güçlerin Suriye’yi Afganlaştırmak istediğini vurguluyor.

Barakat, Türkiye halklarının Filistin’e yönelik desteği duygusal bir boyuttan çıkarıp somutlaştıracak en önemli yöntemin Türkiye’nin merkezi bir strateji olarak İsrail’i boykot etmesi olduğunu söylüyor.

A.D: Filistin’deki yerel seçim tartışmalarıyla ilgili ne dersiniz?

H.B.: İşgal altında yaşayan bir halk olarak biz her zaman seçimi kurtuluş sürecimizin bir parçası olarak gördük; belediye başkanlarını, valileri işgalciler atadığı için. Ulusal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak 1976 yılında Filistinliler, işgalcilerin değil devrimci güçlerin yanında olduklarını göstermek için seçimlere katılmak istediklerini ifade ettiler. Ayrıca biz, öğrenci hareketi, emek hareketi gibi alanlarda, halk kurumlarımızda da belli ölçülerde seçim yapıyoruz.

Ancak son seçim farklı çünkü bütün siyasi partiler bu sürecin parçası olmak istediklerini söyledi. Ama aynı zamanda birçok geçerli ve önemli soru vardı. Biz Filistinliler, işgal altında gerçekten, gerçekten özgür seçim yapabilir miyiz? Yani, işgal altında yaşayan bir halkın gerçekten demokratik bir seçim yapabilmesi gerçekçi midir, mümkün müdür?

Bu seçim aynı zamanda Filistin’in çok zayıf olan politik yapısını ortaya koydu. Listelerin çoğu, büyük çoğunluğu aşiretler, büyük ailelerle bağlantılıydı, siyasi partilerle değil. 1976 seçimleriyle aradaki en büyük fark budur.

1976’da Filistinliler işgale karşı politik gündemlerini dayatıyordu, bu seçim çok fazla yerel, politik davadan çok uzak ve bu yüzden aşiretler politik partilerin yerini aldı. Ve bu Filistin için gerici bir durum, buna karşı dikkatli olmalıyız. Bu aynı zamanda Batı Şeria’da ve Gazze’deki halkın ruh halini de gösteriyor.

Kitlelerin neden politik kurtuluşu değil de aşiret kimliklerini tercih ettiği üzerine düşünmemiz gerek. İşgal altında yaşayan bir halk olarak kendimize sürekli olarak bunu hatırlatmak zorundayız. Çünkü tahlillerin çizgisini bu belirliyor.

Yoksa bir devletimiz olduğu, kendi kurumlarımızı inşa ettiğimiz yanılsamasıyla yaşayacağız, seçim yaptığımız için odadaki fili görmekten kaçınacağız ki bu İsrail’dir. Oysa biz işgal altında yaşayan bir halkız ve bu işgalin bir aracı, kitlelerle işgal arasında bir tampon bölge olan Filistin Yönetimi var. Ve temel görevi de güvenlik bağlantılıdır.

A.D.: Bıçak İntifadası ya da Aksa İntifadası da denen Üçüncü İntifada son buldu. Bunu nasıl yorumlarsınız?

H.B.: İntifadalar her zaman aynı biçimde ortaya çıkmıyor. 1936, 1987, 2000’de intifadalar oldu. Her birinin farklı özellikleri var çünkü intifadalar liderler tarafından, kararlar alınarak başlamaz; kitlelerden gelir, kendiliğindendir ve devrimci güçlerin görevi bunların içinde, harekete geçiren bir güç olarak yer almak ve halka liderlik sağlamaktır. Çünkü halkın liderlik olmadan ayaklanması tercih edilmez. Bunun sebeplerini açıklayacağım.

Üçüncü İntifada başladığında FHKC olarak tahlilimiz bizim intifadanın üç temelini sağlamaya ihtiyacımız olduğuydu. Bunlardan ilki politik temeldir ve bunun yolu birleşik bir liderlikten geçer. Çünkü Filistin toplumunu, demin söz ettiğimiz aşiretlerden bir ulusa dönüştürmenin; benim dinim, benim şehrim, benim topluluğum gibi meselelerden çıkılmasının yolu budur, işgale karşı ulusal kurtuluşun herkesi birleştiren slogan olmasıdır.

İkinci olarak, Üçüncü İntifada’ya uluslararası politik destek sağlamamız gerekiyordu ve bu da FKÖ’nün sorumluluğuydu; bunu Birleşmiş Milletler’e taşımak, uluslararası kurumlara taşımak ve böylece İsrail’e baskı yapmak ve Filistin’in içinde ve dışında yaşayan Filistinlilerin birbirlerini tamamlaması ve İsrail’i tecrit etmek.

Ve üçüncü temel de, Filistin’de yaşayan halkımıza maddi, finansal destek sağlamaktı. Çünkü İsrail insanların evlerini yıkıyor, topraklarına el koyuyor, okullarını yıkıyor. O yüzden insanların mücadeleyi yürütebilmek için hayatlarını idame ettirecek asgari de olsa desteğe ihtiyacı var. Bu intifada bunların hiçbirini bulamadı. Ne politik desteği ne birleşmiş liderliği ne de halka doğrudan maddi desteği gördü, gerilemesinin sebebi budur.

“Bugün temel mesele tekfircilerle mücadele”

A.D.: Geçtiğimiz günlerde FHKC Türkiye’nin Suriye politikasını kınayan bir açıklama yayınladı. Suriye’de Filistinlilerden oluşan Liwa tugaylarının adını duyuyoruz. Filistin ve Suriye arasında sizce nasıl bir bağ var?

H.B.: Bölgede olan her şey Filistin’i doğrudan etkiliyor ve aynı şekilde Filistin’de olan her şey bölgeyi doğrudan etkiliyor. Ve özellikle Mısır, Suriye, Türkiye, İran gibi yerlerde gerçekleşen politik olaylar da… Buralar bizim ve davamızın üzerinde doğrudan etkili olan yerlerdir, Suriye de bunların merkezinde. Ve Suriye’deki savaşın amacının, görmek istemeyenler dışında herkes için Suriye’yi yıkmak ve Suriye’yi Afganistan haline gelmeye zorlamak olduğu gayet açıktır.

Afgan örneği hep aklımızda olmalı çünkü Suriye’yi getirmek istedikleri hal budur. İnsanlar hatırlamıyor, Afganistan’ı tahrip etmelerinden önce burası bölgeyle kıyaslandığında, eğitim, bilim, seküler demokrasi vb. anlamında mükemmel koşullardaydı. Ekonomik olarak da, Filistinli öğrencilerin, doktor, mühendis olmak üzere Afganistan’daki üniversitelere gittiklerini biliyorum.

Ama örneğin benim kuşağımın zihnindeki Afganistan bu değildir. Yeni neslin de Suriye’yi Afganistan gibi görmesini istiyorlar. Emperyalist güçler, Irak’ı mahvedip böldükten sonra, Kürtlerin davasını parçalamak istiyor. Hatta Kürtleri bölüp birbirlerine karşı savaştırmak istiyorlar. Ve birçok insan, küçük savaşların içinde, bu stratejik noktayı kaçırıyor ki emperyalizm, kapitalizm aslında tam da budur. Suriye’de olan Filistin’i etkiliyor ve buradaki kriz öyle bir noktaya geldi ki, Suriye’nin, işgale ve emperyalizme ve gerici rejimlere karşı cephede yer alabilmesi için yıllar gerekiyor.

Bence Türkiye resmi düzeyde son derece olumsuz bir rol oynadı. Şunu anlamaları gerek, Suriye’nin bir parçasını işgal edip ona başka bir isim takamazsınız. Suriye halkı bunu işgal olarak görecektir. O yüzden Türkiye’deki halkın Suriye ve Türkiye’nin bir biçimde karşı karşıya gelmesine karşı çıkmaları gerek çünkü bundan emperyalist güçler, gericiler ve tekfirciler yararlanacaktır.

Bugün önemli olan bütün bölgesel güçlerin ve bir halk hareketi olarak bizim, tekfircilerin projesine karşı mücadele etmemizdir. Sekülerizm ve demokrasi için mücadele ederken bunu anti-emperyalist bir kamp olduğumuzu unutmadan yapmak ve bazı politik partilerin, şu veya bu rejime karşı ABD ile ittifak yapıyorum diyerek düştüğü tuzağa düşmemek gerekir. ABD seneye kalmaz kurtulur sizden, çünkü ittifaka değil çıkara inanır. Dünyayla kurdukları bütün ilişkiler çıkara dayanır.

O yüzden eğer bugün Suriye’de bir grubu desteklemenin çıkarlarına uygun olduğuna  inanıyorlarsa ve gerici de olsa o grupla ittifak yaparlar –çünkü gerici grupları destekledikleri uzun bir tarih vardır- ki bunu Afganistan’da yaptılar. Bölgeyi özellikle Suriye, Libya gibi ülkeleri Afganlaştırmak isteyen güçler aynıdır; Suudi Arabistan, ABD. Sırada Mısır var. Filistinliler Suriye’de olup bitenin olumsuz etkisi olduğunu gördüler. Suriye’deki halkımız, yüzlerce mülteci bu yüzden Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı.

“Türkiye halkının Filistin’e yönelik desteği duygusal bir boyuttan çıkarıp somutlaştırmasının tek yolu Türkiye’nin merkezi bir strateji olarak İsrail’i boykot etmesi

A.D.: İsrail ve Türkiye arasındaki anlaşmanın da Suriye ile ilgisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

H.B.: Bölgenin en büyük bölgesel güçler arasında bölündüğü bir süreç görüyoruz, tabii yönetim büyük patronda, ABD’de. ABD perde arkasında da olsa hep burada, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiye de emperyalistler yol gösterir ve bu ilişkiyi korur çünkü bu çok önemlidir. 1948’den beri bu ilişkiyi büyütüyorlar, yeni bir şey değil.

Yeni olan şu; Türkiye, endüstri, askeri endüstri ve ekonomi bağlamında Türkiye’nin egemen sınıfının daha fazla pay istediği bir gelişmişlik noktasına geldi. Türkiye ve İsrail arasındaki anlaşmalara baktığınızda son 30 yılda Türkiye’nin yavaş yavaş İsrail askeri endüstrisine ve gücüne değil kendisine güvendiğini görürsünüz. O yüzden geldikleri noktada ABD’ye değil ama İsrail’e, “Bana böyle davranma, yoksa…” diyebiliyorlar. Bütün mesele dostlar arasında, bölgeden neyi ne kadar alabilecekleri konusunda bir rekabettir.

Bugün Türkiye-İsrail ilişkilerini yönlendiren denklem budur. Ticaret vb. alanlarda ortak ama Filistin ve başka bölgeler konusunda rakiptirler. Yani bu iki proje arasındaki bir çelişki değil, dostlar arasında bir rekabettir. Gerçek çatışma Türkiye halkı ve İsrail arasındadır ve bu yüzden Türkiye’deki kitleler Filistin’i destekliyor ama aynı zamanda bugün Türkiye halkına Filistin’e yönelik bu desteği duygusal bir boyuttan çıkarıp somutlaştıracak en önemli araç nedir diye sormak gerekiyor. Bunun tek yolunun, Türkiye’nin merkezi bir strateji olarak İsrail’i boykot etmesi olduğunu görüyorum. Halk kitlelerinin daha güçlü bir Türkiye için bile İsrail’i boykot etmemiz gerekiyor demesi, kendi bulundukları yerden, ulusal bir bakış açıyla bile daha doğrudur. “Eğer İsrail’i boykot edersek daha güçlü bir Türkiye kurabiliriz” demeleri gerek. Ama bu gerçek bir değişimle, ilerici bir bakışın resmi siyaseti etkilemesiyle mümkün.

“Bugün Rusya’nın uluslararası düzeyde merkezi devrimci bir rolü olduğunu düşünmüyoruz ama…”

A.D.: Rusya’nın bölgedeki denklemin git gide daha fazla parçası olması konusunda ne düşünüyorsunuz?

H.B.: Şunu biliyoruz, Rusya bugün uluslararası düzlemde, eskisinden daha fazla rol oynuyor, bu açık. Evet, SSCB’nin Rusyası değil ama aynı zamanda 1995’teki Rusya da değil. 2016’nın Rusyası, tabiatı itibarıyla kapitalist, emperyalist, ama çeşitli konularda ABD ile çelişkileri var.

Örneğin bugün Rusya ile ABD arasındaki bölgede önemli bir güç olan Avrupa’ya bakın. Rusya, Almanya, Fransa gibi Avrupa’nın büyük güçleriyle mükemmel ilişkiler içinde, önemli çelişkileri yok. Ama bugün çelişkiler periferidedir, Asya’da, Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’da. Özellikle de bölgedeki son on yılda bulunan doğalgaz kaynaklarını kontrol etmekle ilgilidir.

Bugünkü Rusya konusunda kafaların karışmaması gerekir. Bizim Rusya ile politik bir ilişkimiz var. Bugün Rusya’nın uluslararası düzeyde merkezi devrimci bir rolü olduğunu düşünmüyoruz ama bu çelişkide Rusya’nın rolünü görmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Şunu görmek önemli, çok kutuplu bir sistem halklar için ABD’nin veya tek bir ülkenin dünyayı yönettiği bir durumdan daha iyidir. Halk kurtuluş hareketleri için beş altı büyük gücün olduğu bir dünya daha yararlıdır, o yüzden bunu ele alırken hem devrimci hem de gerçekçi olmak gerekir.

A.D.: Daha önceki ziyaretinizde intifadalar üzerine konuşurken bunlara halkın karar vereceğini söylemiştiniz. Kitlelerin inisiyatifinin sınırları bugün sol içinde önemli bir tartışma. Bu konuda ne dersiniz?   

H.B.: Farklı bölgelerin farklı deneyimleri var, örneğin güçlü bir emek hareketi, güçlü bir öğrenci hareketi, güçlü bir kadın hareketi varsa ve kitleler bir trafik kazası, vb. konusunda inisiyatif aldıysa… Çünkü bu tür kalkışmalar, intifadalar her gün gerçekleşen ama insanların her gün bakmadığı bir suçun işlenmesi üzerine kendiliğinden başlar. O olay belki her gün oluyordur ama bir özel durumda kitleler bıkmıştır, öfkelidir ve onları, öfkelerini ifade etmek için sokaklara döken bir şey olur.

Kitleler öfkelerini ifade etme hakkına sahiptir, demin bahsettiğim hareketlerin olduğu ülkelerde devrimin bunu yönetecek silahları vardır. Bunlar olmadan kitleler dağılır. Evet, kitleler kendi içlerinden liderlik çıkartabilir ama örgütlü bir mücadele olmadığında ne olur?

Çok açık bir örnek vereyim, Mısır’ı ele alalım, 18 milyon kişi sokaktaydı, 18 milyon. Ama gerçekten güçlü bir öğrenci hareketi var mıydı diye sormak lazım? Çünkü Mübarek 40 yıl boyunca bütün işçi hareketlerini, kadın hareketlerini, öğrenci hareketlerini ezdi ve oradaki tek güç İhvan hareketiydi. Kitleler, uzlaşmalar, umutsuzluk ve yanılsamalar içinde, kurumları ve yapısıyla onları yönlendirebilecek gerici bir hareket bulabilir. Filistinliler 1936’da savaşıyordu ve liderlikleri Londra’da Britanyalıların kendilerini kandırmasına izin veriyordu. Filistin’e geldiler ve kitlelere sakin olmalarını söylediler, kalkışma yatıştı. 1936’da birçok yerde zaferin eşiğindeydik ama insanlara sakin olmalarını söyledi liderlik.

Yani ülkeden ülkeye değişir ama kitleler kendiliğinden bir inisiyatifle ayağa kalktığında onlarla aynı zamanda değil onlardan önce sokakta olan, kadın hareketinden, öğrenci hareketinden, emek hareketinden ve gençlik hareketinden ve çeşitli özgürlük hareketlerinden devrimciler kitlelere liderlik sağlayacaktır.

Birinci mesele şudur; ne istiyoruz? İnsanlar Mısır’da “Mübarek istifa!” diye bağırıyordu. Tamam, Mübarek istifa etsin ama sistem duruyor. Ama devrimci bir liderlik olsa, “Iıh, sadece Mübarek yetmez, sistem de değişmeli,” diyecekler. Ve yeni sistem onun yerini alacak. Devrimci liderlik olmadığında, büyük bir tarihsel devrim yaparsın ama sonuçta hiçbir şey olmaz. Mübarek gider, başkası gelir, aynı politikalar sürer ve mesele kimin iktidarda olduğuyla ilgili değildir.

İktidarı alabilirsiniz. Örneğin komünist partinin en büyük parti olduğu Sudan’da 1985’te devrimci bir kalkışma gerçekleşti. Ve diktatörlüğü alaşağı ettiler, zaferi sağcılara verdiler ve onlar da komünist partiyi ezdi. Artık Sudan Komünist Partisi’nin adını bile zor duyarsınız. Kitleler ve katılımları belirleyici faktördür ama kitlelerin liderliğe, vizyona, sloganlara, gerçekleştirebilecekleri hedeflere ihtiyacı vardır.

Lenin bilirsiniz, genellikle çok karmaşık konuşurdu ama devrimden sonra Rus halkına, kitlelere çok sade bir dilde dedi ki, “Mücadelemiz ekmek ve özgürlük içindi, şimdi özgürlüğün tadını çıkartabilirsiniz, sıra ekmeğe geldi. Artık devrimi başlatmamızın zamanı geldi, bu devrimin sonu değil, devrim henüz başladı.” O yüzden zafer de iktidarı almak değildir, Che Guevara’nın devrimin kutlandığı gün gittiği Havana’da dediği gibi, “Devrim ancak şimdi başladı!”

Bence devrim bitmez ve iktidarda kimin olduğuyla ilgili değildir. Bütün komünistleri bir hükümete doldurun, o hükümetten gerici politikalar çıkabilir. Önemli olan insanların özgürlüğün, toplumsal adaletin ve mutluluğun keyfini sürebilmeleridir. Bütün mücadelemizin amacı bu; özgür bir vatan ve mutlu bir halk! (Sendika.Org)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir