Ekonomi-politik kriz mekaniği ve bir asgari program önerisi – Olcay ÇELİK

olcay-celik-e

 

 

 

 

Muhalefet kanadının neredeyse tamamı mevcut ekonomik krizin sebebini siyasi kriz olarak değerlendiriyor. Bu elbette doğru ancak eksik bir yaklaşım. Zira kriz, siyasi olduğu kadar ekonomik, iç politikayla olduğu kadar dış dünya ile de bağlantılı. Türkiye bu krize üretken olmayan, borçlu bir ekonomiyle yakalanmıştır. Mevcut “ekonomik kriz mekaniğini” de AKP’nin kendisi yaratmıştır.

Döviz kurunun rekor üstüne rekor kırmasıyla dövizle alınan borçlar ve bu borcu ödemek için alınacak yeni borçların maliyeti durduk yere yüzde 40 arttı.

Dış borcun yüzde 70’i özel şirketlere ait olsa da bu şirketlerin borçlarının büyükçe bir kısmının kamu garantisi altında olduğunu biliyoruz. Bu da bu şirketlerin borçlarının bir kriz anında vergi ve zamlarla işçi sınıfına yükleneceği anlamına geliyor. Bu başlı başına bir sorun.

Son yapılan Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında alınan kararlar da AKP/Saray’ın krizden çıkış için daha fazla şirkete daha fazla hazine garantili kredi verileceğini “müjdeliyor”. Yani krizin maliyeti artarak işçi sınıfına yüklenmeye devam edilecek. Nitekim yeni bütçede duyurulan vergi rakamları da bunun açık bir kanıtı niteliğinde.

Tabii, mesele sadece hazine garantisi değil. Borcu kamu garantisi altında olmayan özel şirketler de artan maliyet baskısıyla iflasın eşiğine geliyor. Bu durumda yapılacak ilk şey fiyatları arttırmak, yani enflasyon olacaktır. Ama bu üreticiler için büyük bir sorun. Gelir azlığından dolayı zaten iç talep yerlerde sürünürken fiyat arttırmak, bu firmalar için intihar anlamına gelebilir. Zaten son enflasyon verilerine baktığımızda da üretici fiyatlarında yaşanan enflasyonun (ÜFE) bu kaygıyla henüz tüketici fiyatlarına (TÜFE) yansımadığı görüyoruz. Ama şimdilik!

Enflasyonist baskının kısa sürede tüketici fiyatlarına da yansıması, sermayenin hareket kanununun zorunlu bir sonucu olacaktır. Buna koşut olarak ancak bundan daha önemli bir diğer bir sonuç da maliyetleri azaltma baskısının kısa sürede kitlesel işsizliği körüklemesi olacaktır. Yani şirketler, azalan talebe bağlı düşen üretim kapasiteleri neticesinde iflas etmemek ya da kar oranlarını korumak için “safra atmaya” çalışacaklardır.

Muhalefet kanadının neredeyse tamamı mevcut ekonomik krizin sebebini siyasi kriz olarak değerlendiriyor. Bu elbette doğru ancak eksik bir yaklaşım. Zira kriz, siyasi olduğu kadar ekonomik, iç politikayla olduğu kadar dış dünya ile de bağlantılı. Sorunu sadece demokratikleşmede görmek, çözüm olarak da eski çarpık ekonomi politikasına, yani yabancı sermaye girişine bağımlı ekonomiye dönüşü savunmayı ya da en iyi ihtimalle mevcut ekonomik yangına dair bir şey söyleyememeyi de beraberinde getirir ki, bu da yanlış olacaktır.

Bu yüzden bu krizi hem ekonomik hem de politik, daha doğrusu ekonomi-politik bir kriz olarak tariflemek ve doların yükselişinin sebeplerini eleştirdiğimiz kadar, 14 yıllık Türkiye ekonomisinin kur oynaklığına neden bu kadar duyarlı olduğunu da sorgulamamız gerek.

Mevcut ekonomik krizin ekonomi-politik gerekçelerini kabaca şöyle özetleyebiliriz:

1- AKP iktidara geldiğinde küresel sermaye 2001 aşırı-birikim krizinden yeni çıkmış, ucuz dolarlar yeni mali sömürge bulmak için yeniden dünyaya yayılmıştır. AKP yüksek faiz, özelleştirmeler ve ucuz işgücü pratiğiyle bu dolarları ülkeye çekme politikasını benimsemiştir. Yani mali sömürge düzenine daha doğrudan dahil olmayı seçmiştir.

2- Kapitalist bir ekonomi için sağlıklı büyümenin baş şartı verimli bir sanayi üretimi ve yüksek net dış ticaret hacmidir. AKP bu dış finansmanı üretken ancak zaman alan bir üretime, yani bilime ve teknolojiye dayalı sanayi üretimine değil, tüketici bir büyüme sağlayan ancak hızlı örgütlenebilen inşaat yatırımlarına yöneltmiştir. Bu arada kurun düşük olması sebebiyle ara malı ve hammadde dışarıdan ithal edilmeye başlanmıştır. Böylece tüm üretim dış borca ve dış finansmana ve ithalata bağımlı hale gelmiş, verimsiz üretim de borçlanma oranlarının git gide artmasına sebep olmuştur. Aslında bu düzen, mali sömürgeciliğin nihai amacıdır zaten.

3- Yabancı sermayenin ihtiyaç duyacağı ve verimsiz üretimin koşulladığı şekilde emek sömürüsü kat be kat arttırılmış, reel ücretler yerinde saymış, emek esnek ve güvencesiz hale gelerek ucuzlaştırılmıştır. Orta sınıf gelir ile değil borç ile tanıştırmış, artan kredi kullanımıyla bu kesimde sahte ve geçici bir refah algısı yaratılmıştır.

4- AKP bu düzende kendini bir “şirket-devlet” olarak yapılandırmıştır. Acele kar ve rant kaygısının beslediği sağlıksız büyüme neticesinde palazlanan yeni sermaye kesimi de iktidara pay dağıtmış, bu paylar da nesnel ölçütlere göre değil, siyasi şantaj gölgesinde dağıtılan sözde sosyal yardımlarla en yoksul kesimin siyasi olarak konsolide edilmesinde kullanılmıştır.

5- Böylece ihracat ve özel yatırımla değil, kamu harcamaları ve iç tüketim ile büyüyen, dolayısıyla büyümesi git gide sağlıksızlaşan bir sermaye düzeni oluşmuştur. Bunu krizin iç ekonomik sebebi olarak değerlendirebiliriz.

6- Küresel sermaye 2008’den günümüze uzanan bir süreçte yeni bir aşırı birikim krizi döngüsü içerisine girmiştir. Yaşanan durgunluk ve ABD’deki iç politik gelişmeler sebebiyle sermaye Brezilya, Türkiye, Meksika gibi mali sömürge ülkelerden çekilip “evine” dönme eğilimi göstermektedir. Bunu, krizin dış ekonomik sebebi olarak değerlendirebiliriz.

7- AKP/Saray’ın dışarıda yeni bir emperyalist güç olma arzusu ile Ortadoğu’da giriştiği it dalaşının riskleri artmış; küresel sermaye, uzlaşımsız bir hükümetten tedirgin olmuştur. Ayrıca bu arzu, içeride muhalefeti baskılamayı da gerektirmektedir. Ancak sermaye için durum biraz daha farklıdır. OHAL rejiminin “mülkiyet haklarına daha fazla dokunabileceği beklentisi” oluşmuştur. Bunları da krizin siyasi sebepleri olarak görebiliriz.

Tüm bu sebeplerin etkisiyle sermaye çıkışı hızlanmış, Türkiye ise bu krize üretken olmayan, borçlu bir ekonomiyle yakalanmıştır. Kur yükselince krize girmenin sebebi budur. 2008’deki benzer krizin aksine bu sefer Merkez Bankası’nın kasaları dolu değildir. Borçlar durduğu yerde neredeyse yarı yarıya katlanmakta, yeni borçların maliyeti de tırmanmaktadır.

Yani bugün “Ekonomik Darbe Planı” gibi masallardan bahsedenler varlıklarını bu “gavurların” finansmanına borçlu olduklarını ve bu hastalıklı modeli ayıla bayıla onaylayıp uyguladıklarını unutmamalıdırlar. Aynı “darbe mekaniği” gibi, mevcut “ekonomik kriz mekaniğini” de AKP’nin kendisi yaratmıştır. Kısacası şimdi yaşanan şeyler dün yenilen hurmaların bugün yenilenlerle tepkimeye girmesinin bir sonucudur. Emperyalizme karşı savaştığını söyleyen ve “Dünya 5’ten büyüktür!” diyenlerin derdi bağımsızlık değil, sömürü ve sömürgecilik üzerine kurulmuş yeni bir “emperyalist küçük enişte” olma derdidir.

Sosyalistlerin mevcut ekonomi-politik krize dair çözüm önerileri sadece politik özgürlüklerin kazanıldığı, tek adam rejiminin bertaraf edildiği ancak mali sömürge düzeninin sürdüğü bir düzene geri dönmekten ibaret olamaz. Zira böyle bir boşluk, kitlelerin iktidarın düzenine alternatif görememesini, dolayısıyla maddi çelişkilerine dair bilincinin gelişememesini körükler. Yani sosyalistler olarak sadece ekonomik adaleti değil, aynı zamanda toplumsal refahı da hedefleyen bir asgari program önerimizin temel hatları daha şimdiden belli olmak durumundadır. Bu programın kapsayacağı temel adımlar şöyle özetlenebilir:

1- Krizin zararı topluma değil, sermaye kesimine yüklenmelidir: Sermayenin krizi temelde yatırım yapacak para değil, sömürecek alan bulamamaktan kaynaklanır. Yoksa tüm sermaye kesiminin kasaları her daim doludur. Bu noktada şirketlerin özkaynaklarına, patronların da servetlerine başvurulabilir. Yani öncelikle adil, daha doğrusu “cevval” bir vergi sistemi savunulmalıdır. Servet vergisinden artan oranlı vergiye ve şirketlere yönelik sıkı vergi disiplinine kadar halkçı bir vergi modeli uygulanmalıdır. Bu sadece adil değil, aynı zamanda verimli bir formüldür.

2- Üretken bir kamu ekonomisine yönelinmelidir: Hızlı bir teknoloji üretimi ve Ar-Ge safhasına geçmemiz şimdilik mümkün görünmemektedir. Ancak ilk etapta mevcut üretim kapasitemizi tam oranda çalıştırmak için özelleştirmeye ve özel sermayeye değil, kamulaştırmaya ve KİT’lere dayalı bir ekonomiyi benimseyebiliriz. Böylece hem tekil şirketlerin yatırıma yetmeyen sermayeleri ortaklaştırılmış bir sermayeye dönüştürülebilir, hem de kar edemeyeceği için atıl bırakılan sermayeyi toplum için üretim ilkesiyle harekete geçirebiliriz.

3- Siyasetin yanında üretim de demokratikleştirilmelidir: Elbette yeni kamu ekonomisinin katılımcı-demokratik yapıda olması çok önemlidir. Aksi hem verimsizliği körükleyecek, yeni tiranlıklar doğurma riskini içinde taşıyacak, toplumu üretime ve bölüşüme katamayacaktır. Ancak üretim ölçeğinin toplumsallığı ve dolayısıyla bölünemezliğinin verili olduğu günümüzde, planlama sürecini demokratik merkeziyetçi bir planlama ile işletmek zorunlu olacaktır.

4- Toplumsal sektör inşa edilmelidir: Verimli bir kamu üretimine ek olarak kırda ve kentlerde yerel yönetimlerin koordinasyonunda üretim ve tüketim kooperatifleri kurulabilir, kamu ve yerel ekonominin iletişimi sağlanabilir. Bu hem işsizliği hızlıca çözmeye yardım edecek, hem de katılımcı bir ekonomi kültürünün gelişmesine yardım edecektir.

5- Rojava ile kamu ticaretine başlanmalıdır. Ayrıca alternatif enerji kaynakların kullanımı zaman alacağından, ilk etapta Rojava devrimi ile dayanışarak yeraltı kaynaklarının ortak kullanımına gidilebilir.

Ülke ekonomisinin emperyalist küreselleşme sistemine entegrasyon derecesinin yüksekliği ve sınıfın örgütlülük koşullarının yetersizliğinin böyle bir programı asgari değil, bir ütopya kılacağı, bu meselelere odaklanmanın “şimdilik” gerçekçi ve stratejik bir hamle olmayacağı söylenebilir. Zira biliyoruz ki işçi sınıfının örgütsüzlüğünü koşullayan şey, mevcut rejimin bölme stratejisi kapsamında kurduğu tekçi-baskıcı-ayrıştırıcı düzenin geliştirdiği iç savaşlar silsilesi ile birlikte politik özgürlüklerin tırpanlanmasıdır.

Evet, mücadelenin ana hattı da bu olmalıdır, kuşkusuz. Ancak demokratik devrim hedefi kapsamında mevcut ekonomik talan düzenini deşifre etmek ve buna karşı somut, anlaşılabilir çözüm önerilerini sunmak, yani kitlelere “yeni bir refahı” tahayyül ettirmek, ütopyaları asgari programa çevirmeye yardımcı olacaktır. Bunun es geçildiği siyasi pratikler ise maddi kopuşu örgütlemeyi zorlaştıracaktır.

(ETHA)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir