Beşiktaş’ın ardından sol ve devrimci şiddet – Doğan ECE

dogan-ece

 

 

 

 

 

Gerçeğe ulaşmak için sorulacak soru şu: Kürtlerde dahil tüm ezilenlerin her hak arama çabasını faşist zorla boğmaya çalışan bir aygıta karşı kendini savunma ve karşılık verme hakkı var mıdır yok mudur? Hakikatini görmek isteyen, bu sorunun aynasına bakma cesaretine sahip olmalıdır.

Politik İslamcı Saray cuntasının, Allah’ın lütfu saydığı 15 Temmuz darbe girişimini bertaraf etmesinin ardından ilan ettiği OHAL’le birlikte yeni bir aşamasına ulaşan faşist diktatörlüğün reorganizasyonu sürecini karakterize eden temel özellik yol temizliğiydi. Bu kapsamda birincisi devlet mekanizmasının bel kemiğini oluşturan siyasi bileşimin cemaatçi kesimlerin etkinliğinin kırılması, önceki dönemde büyük oranda etkisizleştirilen geleneksel kontrgerilla güçlerinin ise tekrar devlet sistemine entegre edilerek mobilize olması (dolayısıyla tekrar devletin siyasi bileşimine dahil edilmesi) sağlandı. İkincisi ise Saray çeteleri ve geleneksel kontrgerillanın artıklarının bileşiminden oluşturulan yeni faşist reorganizasyon şebekesi eliyle tüm devlet içte ve dışta savaş düzenine geçti. Tüm demokratik siyaset alanının imhası, sokakların DAİŞ eliyle organize edilen kitle katliamları ve polis şiddetiyle korku çemberine alınarak felç edilmesi, Rojava’yı işgal harekatının başlatılması ve daha eklenebilecek bir dizi uygulama, esasta 15 Temmuz’da en çarpıcı biçimde su yüzüne vuran devletin çöküşünü engellemeye dönük egemen refleksin görünümleri olarak okunabilir.

FAŞİST DİSTOPYA

Defaatle söylendiği için tekrara gerek yok. Dahası göz çıkaran bunca gelişmeye karşın göremeyen ya da görmek istemeyen akıl ya da niyet tutulması karşısında uzun izahatların manası yok. Özetle, devletin yapısal krizi yükselen iç ve dış basıncın etkisiyle tarihinin en derin boyutlarına ulaşmış, AKP’sinden CHP ve MHP’sine uzanan tüm rejim güçleri devletin ölüm kalım savaşında Saray merkezli kurgulanan reorganizasyon planına şu ya da bu oranda eklemlenmiştir.

Reorganizasyon planının sonal hedefi, tüm devlet gücünün başkanlıkta merkezileştiği bir çeşit sürekli ve koyulaştırılmış OHAL düzenidir. Kürtler ve Aleviler başta gelmek üzere farklı inanç, ulus ve ulusal-inançsal toplulukların sistematik biçimde soykırım ve asimilasyon cenderesine alındığı; kadınların, LGBTİ’lerin, laik yaşam tarzını benimseyenlerin ve gençlerin faşist politik İslamcı kuşatma altında nefessiz bırakılarak biat etmeye zorlandığı; emekçilerin bu ideolojiyle alıklaştırılıp koyu bir sömürü düzenine tabi tutularak paryalaştırıldığı; komünist, devrimci, demokrat hatta burjuva liberal kişi ve kurumların bile hedef haline getirildiği katmerli bir faşizm yoluyla mevcut egemenlik düzenin kurtarılması ve korunması hedeflenmektedir.

Özetin özeti, halihazırda içine girmiş olduğumuz iç savaş süreciyle başkanlık sisteminin kurumsal bir yapıya dönüştürülmesi hedeflenmektedir.

Hiç kuşkusuz bu diktatör etrafına kümelenmiş faşist rejim güçlerinin distopyasıdır. Ve bu distopya, biçimsel bazı farklılıkları dışında hiç de yeni değildir. Politik özgürlük yoksunluğuyla karakterize olan rejimin yapısal kodlarında yerleşik olarak bulunmakta ve onun bir iç savaş örgütü olarak şekillenmesinde temel bir yer tutmaktadır. Ne var ki, rejimin tarihi boyunca çeşitli biçimlerde dışa vuran ve yapısal krizine kaynaklık eden şey de gerçek toplumsal ilişkilerden kopuk bu fantastik akıldır. Kültürel, inançsal, ulusal, sınıfsal ve devamında politik olarak bu kadar çeşitliliğe sahip bir toplumsal bileşimin tekçi ve aşırı merkezi bir sistemle bir arada bulunması mümkün değil.

Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşen ve yer yer iç savaş boyutuna ulaşan toplumsal gerilimlerin kaynağında bu dokusal uyumsuzluk vardır. Rejimin sorunu faşizm ve iç savaş siyasetiyle çözme girişimlerinin yapısal krizi daha da ağılaştırmaktan başka bir sonuç vermediği deneyimle sabitken aynı aklın başkanlık giysisi altında kendini korumasını umut etmek çaresizlere özgü bir refleks olmaktan başka bir anlam üretemeyeceği ortada. Açık ki, birikmiş ve yoğunlaşmış tarihsel toplumsal sorunların düzen içinde bir çıkış yolu yok. Soruna düzen içinden çıkış yolu arayan ve çoğu emperyalist patentli tüm burjuva değişim programları oluşmuş egemenlik ilişkileri duvarına çarparak yenilgiye uğramıştır. En yakın örnek AKP’nin kendisidir. Ve dönüp dolaşıp eskilerine rahmet okutacak bir faşist reorganizasyon siyasetinde konakladı. Tüm geri dönüş yolları kapatılmış, tüm köprüler havaya uçurulmuştur.

DEVRİMCİ ŞİDDETİN MEŞRULUĞU

Yeni bir şey söylemediğimizin, bilineni tekrar ettiğimizin farkındayız. Yine de söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Zira her şeyiyle bir iç savaş örgütü gibi konumlanıp hareket eden ezilenlerin kazanımlarını kan ve barutla boğmak dışında hiçbir planı olmayan bir düşman karşısında ezilenlerin karşı şiddetin spesifik biçimleri dahil çeşitli biçimlerde direnme hakkını açık ya da örtülü olarak sorgulamaya kalkan, dahası mahkum eden bir ‘sol’ aklın hala var olduğunu görüyoruz. Olanı özetlemenin ya da tarihsel gelişimde zor’un rolü üzerine Marksist külliyatın sınanmış doğrularını tekrar etmenin bir yararı olacak mı ondan da emin değiliz. Ancak, az çok sol aklı ve vicdanı olan her kurum ve kişiye dostluğun, aynı saflarda durma ve ezilenlerin özgürlük ve devrim davası için birlikte savaşma isteğinin sorumluluğuyla eleştiri ve uyarı yapmayı devrimci bir görev sayıyoruz.

Tartıştığımız konu bakımından Beşiktaş’ta gerçekleştirilen ve büyük çoğunluğu çevik kuvvet polisi olmak üzere 45 kişinin yaşamını yitirdiği, onlarcasının yaralandığı ve TAK tarafından üstlenilen saldırı sonrası yapılan yorumlar çarpıcı bir tabloyu işaret ediyor.

TAK’ın geçtiğimiz süreçte yaptığı kimi eylemleri, hem hedefleri hem de zamanlaması bakımından haklı olarak devrimci ve sol güçler arasında tartışmalara ve eleştirilere konu olmuştu. Amaçla uyumlu olmayan, kör şiddet eylemleri hem halklarımızın birleşik devrimci mücadelesine hem de ezilenlerin devrimci şiddetinin meşruiyetine gölge düşürüyor. Sömürgeci burjuvazinin ezilenleri gerici şoven ideolojiye yedeklemesine ve terör demagojisini politik bir söylem olarak işlevselleştirmesine yardım ederek karşı devrim güçlerinin çözülmesini zorlaştırıyor. Dolayısıyla, temsil ettiği iddiasında bulunduğu ezilen halkın kurtuluş davasına nesnel olarak zarar veriyor. Sol ve devrimci akılla yaptığımız bu eleştiri yine de eksiktir. Çünkü devrimcilik bakımından sorunlu ve tartışmalı olan eylem hattını sadece uygulayıcıları bakımından ele alarak sorunun kaynağına inmiş olamayız.

Halbuki sorunun devrimci, adil ve insani değerlendirmesi için ezilen halka karşı şiddetin en vahşi biçimini uygulayan sistemin buna maruz kalan halkta ve onun siyasi öncülüğünü yapma iddiasındaki kesimlerde doğurduğu meşru savunma ve karşılık verme hakkına değinmek gerekir.

Geçtiğimiz yüzyılları, savaşın inişli çıkışlı devam ettiği 35 yılı bir kenara bırakalım. Saray faşizminin son bir buçuk yıl içinde Kürt halkımıza ve devrimci demokratik güçlere karşı uyguladığı kirli savaş pratiğini ele aldığımızda dahi bu kör intikam duygusunun kökenleri konusunda esaslı fikirler çıkarabiliriz. Kafası kesilen insanlar, kuş gibi hedef alınarak öldürülen küçücük çocuklar, ölü bedenlerine tecavüz edilen ya da çırılçıplak soyularak sokaklarda teşhir edilen kadınlar, çocuğunun parçalanmış bedenini eteğiyle toplayan analar, panzer arkasında ölü bedenleri sürüklenen gençler, bodrumlarda diri diri yakılanlar, barış isteyen ya da vahşi tecavüz ordusu DAİŞ tarafından yerle bir edilmiş Kobane’nin yeniden inşasına giden sosyalist gençlerin hunharca katledilmesi… Sözün kısası, işkencelerin türlüsüne, katliamların katmerlisine maruz kalan, bunu her gün her an bedeninde, ruhunda, tüm yaşamında hisseden bir halk ve onun kurtuluşu umuduyla yaşayan devrimciler söz konusu edilen.

Devrimci dahası insani ölçüleri esas alan bir değerlendirme yapacaksak, bu vahşi karşı devrimci şiddet pratiğinin şiddete maruz kalan halkta yarattığı etkiyi devrimci kriterler yanında sosyolojik ve psikolojik olarak bıraktığı etkileri bakımından da değerlendirmek gerekir. Ezilen halk tarafından gerçekleştirilen kör şiddet eyleminin devrimci kriterlerle eleştirisi, ezilen halkın yaşadıklarını anlama çabası ve onu yaratan faşist vahşet pratiğinin hem teorik hem de pratik eleştirisiyle birleştirilmediğinde en hafif deyimle vicdan ve adalet ölçülerine uymayan dahası nesnel olarak ezilen halkın mücadelesini şaibe altında bırakmaya çalışan karşı devrimin propagandasına nesnel olarak alan açan bir sonuç üretecektir.

TERÖR NE HALK DÜŞMANI KİM?

Kaldı ki, çeşitli sol güçler arasında tartışmaya konu olan Beşiktaş patlaması, hem hazırlığı hem de zamanlaması bakımından devrimcidir. Faşist propaganda aygıtının sözcülerinin dahi sivillere zarar gelmemesi için dikkat edildiği gerçeğini teslim ettiği bir durumda ‘sol’ adına konuşanların rejimin militer güçlerini hedef alan bir saldırıyı ‘terör’ ya da ‘halk düşmanlığı’ gibi doğrudan Saray tarafından üretilen kavramlarla algılayıp tutum alması en naif söyleyişle oldukça eğreti görünmektedir. Açık ki, ezilenlerin meşru karşı şiddeti ‘terör’, Saray’ın halka karşı bir şiddet aparatı olarak örgütleyip harekete geçirdiği polis, halk olarak kabul edilmektedir. Polis ve askerin özellikle de halk hareketlerine ve güçlerine karşı doğrudan rol oynayan çevik kuvvet, özel harekat gibi kesimlerinin hiç de masum olmadıklarını bilmek için alim olmaya gerek yok. Gezi’de halkın üzerine sürülen, halkın en demokratik hak arama çabalarını şiddete boğan, Kürdistan’da kelle kulak avcılığı yapan, işkence fotoğrafları ve videolarını çekip sosyal medya üzerinden yayacak kadar pervasız olan bir organizasyondan söz ediyoruz. Bunlar mı halk?

“Bombalara alışmayacağız” diyerek bu meşru şiddet pratiğini Saray çeteleri ve beslemesi DAİŞ’in vahşetiyle aynı kefeye koyan bu akıl kırılması, sokakların Saray’ın militer güçlerine terkedilmesini savunduklarının farkındalar mı acaba?

ŞOVEN TUTULMA

Kabul etmek gerekir ki, Kürt sorununun siyasi iklime damgasını vurduğu 35 yıl boyunca devrimci sol güçlerin Kürt halkımızın ve ulusal öncüsünün özgürlük talebi ve mücadelesiyle kurduğu ilişki kimi özgün örnekler ve dönemler dışında sosyal şovenizmle sakatlanmış bir profil çizmektedir. Ve ezilenlerin devrimci şiddeti karşısında alınan bu tutum, sosyal şovenizmin yarattığı akıl tutulmasının yarattığı aşınmaya işaret etmektedir. Ve bir yanağına vurulduğunda diğer yanağını dönen türden bir Hristiyan pasifizmini işaret ederek teslim olmaya çağırmaktadır.

Gerilla savaşının ve karşısında kirli savaşın yükseldiği ilk evre boyunca Kürt ulusunun ayrı bir örgütsel öncülükle ve bağımsızlık talebiyle yürüttüğü savaşımı milliyetçilik etiketiyle eleştirinin hedefine yerleştiren bu akıl yürütüş tarzı iki biçimde dışa vuruyordu. Reformcu versiyon, devletin Türkiyeli emekçilerin aklını teslim almayı amaçlayan ayrılıkçılık ve terörizm diskurunun etki alanına girerek ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve ezilenlerin devrimci şiddetini açık ya da örtülü biçimde reddetti.

Devrimci versiyonun şovenizme bağlandığı nokta ise ulusal özgürlük savaşımının ayrı bir örgütsel ve siyasal-stratejik doğrultudan yol alması ve kimileri bakımından da ek olarak Misak-ı Milli sınırlarını aşan bağımsız birleşik Kürdistan rotasının kategorik olarak reddedilerek Türkiye devrimine bağımlı kılınması yaklaşımında dışa vuruyordu. Bu yaklaşım, ne kadar sosyalist literatürden devşirilmiş argümanlarla süslenmeye çalışılırsa çalışılsın ve niyetten bağımsız olarak pratik tutuma gelindiğinde sömürgeci aklın sosyal şovenizm biçiminde sol-devrimci akla sızması anlamına geliyor. Ayrı bir ulusun mücadele ve örgütlenmesini egemen ulusun gelecek kurgusuna zorunlu bir biçimde tabi kılmak kategorik olarak kendi kaderini tayin hakkını ya da diğer ulusal hakların kabulünü içerse de, son tahlilde niyetlerden bağımsız biçimde egemen aklın sol biçimlerde tezahür etmesinde başka bir anlam üretemedi. Kürdistan devriminin gelişim hattı boyunca bunun çeşitli örnekleriyle karşı karşıya kaldık.

Gerilla savaşının yükseldiği, özgürlük mücadelesinin halklaştığı ilk dönem boyunca Kürt özgürlük hareketinin silahlı mücadelesi reformcu sol akılda sömürgeci aklın ürettiği ayrılıkçılık ve terörizm söyleminden süzülerek algılandı ve mahkum edildi. Ve sonuç olarak, sömürgeciliğin Türkiyeli emekçileri şovenizmle zehirleyerek egemen siyasete tabi kılma amacına soldan bir kanal açmış oldu.

Devrimci versiyon ise Kürt özgürlük güçlerinin silahlı savaşımını kategorik olarak reddetmese de Kürdistan devriminin kendi siyasi ve örgütsel hattından gelişmesini birleşik devrimimizin özgün bir gelişimi olarak okuyup devrimi batıya taşımayı içeren daha geniş bir stratejik açı oluşturma yaklaşımı geliştiremediği oranda egemenlerin ayrılıkçılık söylemini besleyen ‘milliyetçilik’ penceresinden algılayıp sundu. Sık sık ‘milliyetçi’ saiklerden hareket eden silahlı savaşımın, egemenlerin Türkiyeli emekçileri arkalamasına neden olarak Türkiye’de yükseltilecek silahlı devrimci savaşımın alanını daralttığını ve meşruiyet zeminini zayıflattığını ima etti ya da yer yer açıkça söyledi. Sonuç olarak, radikal söylem altında pasifist tutuma alan açtı.

Kürt devriminin barışçıl ve silahlı biçimlerinin inişli-çıkışlı biçimde yol aldığı ikinci ve üçüncü dönemleri boyunca bu yaklaşımların kendini üretme biçimlerinin izini sürmek oldukça açıklayıcı bir pratiği göz önüne sermektedir. Kürt özgürlük hareketinin ‘ayrılıkçı’ ve silahlı mücadele hattından geri çekildiği dönemlerde reformcu akıl yine de Kürt siyasi hareketi ve talepleriyle yan yana görünmekten ve etkin biçimde sahip çıkmaktan imtina etti. Devrimci aklın önemli bir bölümü ise şovenizmin nesnel olarak zayıflaması ve Kürt siyasi hareketinin ortak bir siyasi örgütsel kulvar açma yönelimini Türkiye ve Kürdistan devrimini birleşik bir potaya sokabilecek bir hamle yaparak derinleştirmekten ziyade ‘reformizme veya teslimiyetçiliğe’ karşı mücadele adına birleşik devrimimizi büyütebilecek imkanlara burun kıvırmayı tercih etti. İşin enteresan yanı, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın esir edilmesini takip eden beş yılı bir kenara koyacak olursak barışçıl gelişim dönemleri dahil tüm bu süreç boyunca Kürt devriminin silahlı mücadele kapasitesi dahil örgütsel ve siyasi olarak sürekli gelişip bölgesel bir nitelik kazandığı gerçeğine karşın bu yaşandı. Özellikle demokratik siyaset alanında HDK-HDP, bölgesel düzlemde Rojava devrimi ve HBDH gibi birleşik mücadele sahasının sürekli gelişip serpildiği; rejim krizinin içte ve dışta derinleştirdiği dönemde de devam etti bunlar. Gerçeğe eğip bükmeden bakıldığında, bu davranış biçiminin siyasal görüngüleri ne olursa olsun özünde sosyal şovenizm yattığı görülecektir.

HAKİKAT AYNASI

Kürdistan’ın ayrı bir ülke, Kürt halkının ayrı bir halk, Kürdistan’da yaşananların vahşet, ezilenlerin en basit demokratik hak mücadelesinin dahi dişe diş bir mücadeleyi zorunlu kıldığı bir düşmanla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini anlamak için daha ne olması gerekiyor?

Devrim dediğimiz şeyin bizim niyetimizden bağımsız, toplumsal çelişkilerin uzlaşmazlığı ve devletin, egemenlerin çıkarlarını korumak için tepeden tırnağa bir şiddet aparatı olarak kurgulanmasının zorunlu sonucu olan bir şiddet eylemi olduğunu tekrarlamanın bir anlamı var mı?

Peki, şimdi faşist şiddetin gemlerinden boşaldığı, tüm demokratik siyaset kanallarını imha edildiği, sokakların resmi ve gayrı resmi çetelerce kuşatıldığı, başta Kürt halkımız ve örgütlü güçleri olmak üzere tüm ezilenlerin ve devrimci demokratik güçlerine zulümlerden zulüm beğen ya da teslim ol ikileminin dayatıldığı bu tarihsel anda ne yapılması önerilir acaba?

Zindanlardan zindan beğenmesi mi, ölümlerden ölüm beğenmesi mi, işkencelerden işkence beğenmesi mi, teslim olması mı? Yoksa kendilerini feshedip iradesini onlara vermelerini mi isterler? Ne alakası var denildiğini duyar gibiyiz. Bunu soranlara kendi durdukları yerden hangi durumda nasıl davrandıklarını bir gözden geçirip öyle konuşmaları önerisini yapabiliriz ancak.

Gerçeğe ulaşmak için sorulacak soru şu: Kürtlerde dahil tüm ezilenlerin her hak arama çabasını faşist zorla boğmaya çalışan bir aygıta karşı kendini savunma ve karşılık verme hakkı var mıdır yok mudur? Hakikatini görmek isteyen, bu sorunun aynasına bakma cesaretine sahip olmalıdır.

(ETHA)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir