‘Utangaç evetçiler’ boykot değil, protesto ediyormuş! – Yusuf KARATAŞ

yusuf-karatas-e

 

 

 

Kendilerini Kürdi/Kürdistani olarak tanımlayan ve Kürt halkının çıkarlarını savunma iddiasında bulunan 3 parti (PAK, PSK ve PDK-Bakur) yaptıkları ortak açıklama ile referandumdaki tutumlarını kamuoyuna duyurdular. Diyarbakır’da yaptıkları ortak açıklamada “referandumu protesto ediyoruz” diyen bu partiler halkı sandığa gitmemeye çağırdılar. ‘Boykot’ yerine neden ‘protesto’ dediklerini PAK Başkanı Mustafa Özçelik, yerel Tigris Haber gazetesine şöyle açıklıyor: “Boykot, bu anayasa ve Türkiye’deki değişiklikler bizi ilgilendirmiyor anlamına geliyor. Siyasal olarak farklı bir tutum sergilemek için protesto diyoruz.” PDK-Bakur Başkanı Sertaç Bucak da “ sadece boykot etmiyoruz, Kürtleri yok saymanızı protesto ediyoruz” diyor.

Yapılan ortak açıklamada özetle “Yürürlükteki 1982 Anayasası’nın darbe rejimi tarafından dayatılmış ve meşruiyetten yoksun bir nitelikte olduğu” belirtiliyor ve ardından da referanduma sunulan değişikliğin de “Kürt meselesi ve demokrasi için herhangi bir çözüm içermediği” belirtiliyor. Sonuç olarak da “Kürdistan’a özgürlüğü getirecek, demokratik federal sisteme dayalı yeni bir anayasa için referandumu protesto ediyoruz” deniliyor.

Şimdi bu ortak açıklamada ‘boykot’ değil, “Kürtleri ilgilendiren ama içermeyen bir değişiklik” yapıldığı için ‘protesto’ dendiğine ve Kürt halkı sandığa gitmemeye çağrıldığına göre -ki Kürtleri ilgilendirdiğini söyleyip sandığa gitmeme çağrısı ‘boykot’tan bile daha geri bir tutumdur- bu tutumun Kürt halkının çıkarlarına ne kadar hizmet ettiğini tartışmaya geçebiliriz.

Öncelikle şunu belirtelim: Söz konusu partiler ‘boykot’a yönelik eleştiriler nedeniyle ‘boykot’ yerine ‘protesto’ deseler de bugün Kürt kentlerinde uygulanırlıkları bakımından ‘boykot’ ve ‘protesto’ arasında temelde hiç bir fark yoktur. Çünkü, zaten Diyarbakır başta olmak üzere Kürt kentlerinin hemen hepsinde OHAL nedeniyle ikinci bir emre kadar her türlü eylem, gösteri, açıklama yasaktır. Durum bu olunca geriye ‘boykot’ ve ‘protesto’yu eşitleyen sandığa gitmeme tutumu kalıyor.

‘Protesto’cu partilerin ortak açıklamasında dikkat çeken ilk nokta 12 Eylül darbe anayasasının meşru olmadığı belirtilirken, son değişikliğin sadece Kürtleri ve demokratik talepleri kapsamadığı nedeniyle eleştiri konusu yapılması ama meşruluğunun sorgulanmamasıdır. Oysa bu referandumun da en az 12 Eylül darbesi kadar meşruluğu tartışma konusu olacak bir baskı ortamında yapıldığı açıktır. 15 Temmuz’dan sonra darbecilerle mücadele adı altında ilan edilen OHAL ve çıkarılan KHK’lerle kapatılan gazete, dergi, dernek, sendika, kurum sayısı-ki bunlar arasında Kürt orijinli olanlar özel bir yer tutuyor- tutuklanan milletvekili, belediye başkanı, gazeteci, kayyım atanan belediyelerin vb. ancak 12 Eylül’le karşılaştırılabileceği açıktır.

Bu açıklamada göz ardı edilen diğer bir önemli nokta da şudur: Bu referandum ile dayatılan tek adam rejiminin-ki söz konusu açıklamada nedense sadece bir ‘otoriterleşme’ vurgusu yapılarak dayatılan dikta rejimi görmezden gelinmiş- en önemli dayanaklarından biri de Kürtlere karşı içeride ve dışarıda savaş politikasıdır. Zaten MHP-Bahçeli’nin verdiği desteğin ‘kerameti’ de burada aranmalıdır.

Öte yandan ‘utangaç evetçilik’ten başka bir anlama gelmeyen bu ‘protesto’ tutumuna dayanak yaratmak için bu referandum sürecini Kürtler bakımından ‘özel’ kılan süreç tamamıyla görmezden gelinmiştir. Kürtler, 7 Haziran 2015’ten bu yana iktidar tarafından tarihinin en büyük saldırı ve yıkım politikalarından biriyle karşı karşıyadır. Yıkılan kentler, göç ettirilen yüz binler, katledilen gençler, tutuklanan binlerce Kürt siyasetçi ve dil, kültür, sanat, kadın vb. başta olmak üzere kapatılan yüzlerce Kürt kurumu… Bütün bunlar son bir buçuk yılda gerçekleşmiş ve darbecilerle mücadele adına ilan edilen OHAL’den sonra yeni bir boyut kazanmıştır. Dolayısıyla dikta rejiminin bu ülkede yaşayan bütün halklar için daha fazla baskı, açlık, savaş ve zulümden başka bir şey getirmeyeceği gerçeği bir tarafa, son bir buçuk yılda yaşanan gelişmeler referandumu Kürtler için iktidarın bu saldırı politikalarıyla hesaplaşmanın bir olanağı haline getirmektedir. Ve bu hesaplaşmanın ‘hayır’ dışında bir seçeneği bulunmamakta; bunun dışındaki seçenekler ‘evet’in, yani iktidarın kazanmasına ve bu saldırı politikalarını meşrulaştırmasına hizmet etmektedir.

PDK-Bakur Başkanı Bucak, ‘hayır’ın en milliyetçi, en ırkçı çevrelere hizmet edeceğini söyleyerek gerçeği çarpıtmaktadır. Elbette söz konusu çevreler içinde azımsanmayacak bir ‘hayır’ eğilimi var. Ancak meselenin özü şudur: ‘Hayır’, Kürtlere mevcut iktidar karşısında yeni hareket, mücadele alanı açıyor mu açmıyor mu? Başka bir deyişle ‘hayır’ Kürtlere iktidarın dayattığı yıkım politikalarıyla hesaplaşma için olanak yaratıyor mu, yaratmıyor mu? Bu Barzanici arkadaşlara şöyle de anlatabiliriz: Kürt karşıtı herhangi bir bölgesel gericiliğin -mesela Türkiye’nin- kendi bölgesel çıkarları için Federe Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmak zorunda kalması, bizim bu hakkı reddetmemizi gerektirir mi? Ya da bu hakkı Kürtlerin çıkarına olmaktan çıkarır mı?

PAK Başkanı Özçelik, aslında tutumlarının kime/neye hizmet ettiği ortada olduğu için HDP’yi ortaya atıp savunmaya geçiyor ve “’Demokratik Cumhuriyet ortak vatan’ diyen mi Türkiye Cumhuriyetini daha çok korumuş oluyor; Demokratik Federe bir anayasa talebinde bulunan Kürdistani partiler mi?” diye soruyor. Biz de yanıtlayalım: Görünüşte ne kadar ileri bir talebi savunuyor görünürse görünsün, elbette ülke içinde Kürtlerin bütün kazanımlarına saldıran ve bölgede (Rojava, Şengal) Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını engellemek için savaş politikalarına sarılan gerici iktidarın kazanmasına hizmet edenler. Yani ‘protesto’ adı altında Kürt halkını sandığa gitmemeye çağırıp referandumdan ‘evet’ çıkmasını sağlayarak bu saldırı politikalarının mimarını ülkenin tek hükümdarı yapacak sürece çanak tutanlar!

(Evrensel)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir