Türkiye Almanya ilişkilerinde hamaset ve gerçekler – Deniz ALTUN

DENİZ ALTUN

Bir yanda hamasetler ve efelenmelerle süslenmiş bir sahte antiemperyalizm, öte yanda ise boğazına kadar emperyalist sistemin içine gömülmüş ve kriz içindeki bir rejim gerçekliği! Bu denklemin başı da, ortası da, sonu da ezilenlerden uzaktır. Ve bu tabloyu değiştirecek tek şey ezilenlerin iç ve dış siyasette kendi sözünü söyleyebilecek bir taraf olarak öne çıkmasıdır.

AKP’nin iktidarın merkezine doğru yürüdüğü yılların en belirgin özelliklerinden biri Türkiye’nin yarım asırlık AB’ye üyelik rüyasını gerçekleştirme iddiasıydı. ‘Soğuk savaş’ döneminde NATO konseptine bağlı olarak Sovyetler’e karşı çizilen yeşil kuşağın merkez üslerinden biri olan Türkiye, neoliberal dönemde ABD’nin ve AB’nin Ortadoğu’ya açılan kapısı, ‘medeniyet ihracının’ jandarması olacak, sınırsız sermaye akışının dağıtım üslerinden biri ve sömürü cenneti olarak AB sistemine entegre edilecekti.

Ne var ki hayat hayallerdeki gibi akmadı. Rejimin yapısal krizini burjuva değişim programı temelinde çözmek için hazırlanıp iktidara taşınan AKP, çöken merkez sağ ve cemaat bileşimi eski dönemin asker merkezli sistemini tasfiye etse de yerine yenisini koyamayarak rejimin yapısal krizini çözmek bir yana ağırlaştırdı. Ve hayat, merkez sağ unsurların budanması ve ehlileştirilmesi, cemaatle ayrışma ve tasfiye, AKP’nin ABD ve AB eksenli merkez çekirdeğinin etkisizleştirilerek Saray darbesi ve topyekun faşist saldırganlık yönünde geri sarıldı.

Hiç kuşkusuz, bu geri dönüşümün merkezinde Türk devletinin burjuva değişim programına yapısal uyumsuzluğu ve Kürt özgürlük dinamiğinin ortaya çıkan yeni koşullarda Ortadoğu’ya ve Türkiye’nin batısına doğru taşmasından ve yeni devrimci imkan ve dinamiklerle buluşmasından doğan basınç duruyor. Gezi/Haziran ayaklanması, Rojava devriminin yarattığı uluslararası meşruiyet alanı ve HDP/7 Haziran üçlemesinde en güçlü yansımalarını bulan bu basınç, artık tüm iç ve dış siyaseti yönlendiren temel aktör haline gelmiştir.

Türkiye-ABD, Türkiye-Rusya ve Türkiye-AB arasındaki krizi bu arka plandan bağımsız okumak mümkün değildir.

Son günlerde tırmanan Almanya-Türkiye gerilimini de esasta bu bağlama oturtmak gerekir. Bilindiği gibi Almanya’nın Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda öteden beri ketum bir tutumu vardı. Bu tutum, özellikle Merkel döneminde öne çıktı. Almanya’nın emperyalist bir güç olarak 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı ve revizyonist blokun yıkılmasını takip eden süreçteki tutumlarındaki belirleyici unsur, Amerika merkezli kurulan yeni dünya düzeni konseptiydi. 90’lar öncesi bu konsept içine yerleşen bir siyaset izleyen Almanya, 90’lar sonrası yani revizyonist blokun yıkılmasını takip eden süreçte gittikçe artan oranda bağımsız emperyalist bir güç olarak öne çıkmaya endeksli daha aktif bir siyasete yöneldi. AET’nin AB konseptine evrilmesinde (Fransa ve) Almanya’nın bu yöneliminin temel bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ve Türkiye’nin AB’ye üyeliği sorunu Alman emperyalizmi tarafından hem Avrupa’nın siyasi ve ideolojik değerlerine uyumsuzluğu hem de Amerika’nın AB içinde kontrol ve denge unsuru olarak kullanılabileceği saikiyle temkinli karşılanan bir konuydu. Diğer taraftan ve bununla bağlantılı biçimde Avrupa’ya ve özellikle de Almanya’ya dönük göçmen akışının yoğunluğunun sonucu olarak Türkiye’nin iç gerilimlerinin ve saflaşmalarının Avrupa-Alman siyasetinde bir iç basınç unsuru haline gelmesi de bu temkinli tutumu pekiştiren bir rol oynadı.

Şimdilerde yaşanan gerilimler, bu perspektiften bakıldığında daha anlaşılır hale gelecektir. Almanya ve Avrupa, AKP-Saray’ın rejimin yapısal krizini iç ederek derinleştirdiği ilk dönemde bir yandan Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınan selefi saldırıların önünü almak, diğer yandan da Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya arasındaki makasın açılması ve gerilimlerden yararlanarak Türkiye ve bölge üzerindeki hegemonik siyaseti için alan açmak için uzlaşmacı-pragmatik bir yol izledi. 1 Kasım seçimlerine uzanan ve Saray darbesiyle karakterize olan dönemde uluslararası alanda Sarayı ekonomik ve siyasi olarak rahatlatan şeylerden biri de Almanya’nın bu tutumuydu. O dönemde yaşanan İncirlik Üssü’nün açılması, ekonomik yardım ve vizesiz geçiş tartışmaları bu bağlama oturtulduğunda daha iyi anlaşılacaktır.

AKP-Saray rejiminin hiç bir uluslararası denkleme uymayan ortaya çıkan yeni koşulları kavrama ve uyma kapasitesinden yoksun ve esasta yapısal krizini derinleştirmekten başka bir sonuç üretmeyen merkez kaç politikaları arttıkça, Almanya tarafından açılan bu küçük parantez de kapandı. AKP Suriye’den göçü durduramadığı gibi bu sorunu bir tehdit aracına dönüştürdü. Türkiye, Suriye krizine müdahale aracı olmaktan çıkıp, risk üreten ve taşıyan bir konuma sürüklendi. Rojava devriminin ve özellikle de Kobane direnişinin prizmasından yansıyan DAİŞ’le iş tutan AKP-Saray rejimi gerçeği, Almanya ve Avrupa kamuoyundan devletlerine bir basınç olarak döndü. AKP-Saray rejiminin ekonomik durumu kontrol altında tutma yönelimi, Türkiye’deki Almanya başta gelmek üzere tüm ABD-Avrupa sermayesinin risk algısını tetikledi. Mesela, Alman sermayesiyle iş tutan Doğan Holding’in gemleri çekildi.

Tüm bunların sonucunda Almanya ve bir bütün olarak batılı emperyalist güçlerin Erdoğan’ın merkez kaç siyasetinde derinleşme sonucunu doğuracak diktatörlük referandumunda karşı pozisyona geçmelerini koşullayan sürecin yolu döşenmiş oldu.

Türkiye’nin AB üyelik sürecinin resmen askıya alınması tartışmaları, Merkel’in Türkiye ziyaretinde Erdoğan’la canlı yayında yaşadığı başkanlık ve ‘İslamist terör’ tartışması, Almanya’daki diyanet işleri ofislerinden organize edilen ajanlık faaliyetlerinin açığa çıkarılması, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘karargah rahatsız’ haberi, Aydın Doğan hakkında çıkarılan zorla getirme kararı, AKP-Saray’ın Avrupa ve Almanya’da düzenlemek istediği ‘Evet’ etkinliklerinin engellenmesi gibi bir dizi gelişme bu gerçeğin yansımaları olarak okunmalıdır. Bunlara bir de Almanya’nın seçim sürecine girmesi ve Alman kamuoyunun, Saray’ın göçmenleri milliyetçi ideoloji temelinde organize ederek ‘entegrasyon’dan uzaklaştırmasından doğan iç yansımalardan duyduğu rahatsızlığa hitap etme ihtiyacını ekleyebiliriz.

Ortaya çıkan tablo açıktır. Bir yanda hamasetler ve efelenmelerle süslenmiş bir sahte antiemperyalizm, öte yanda ise boğazına kadar emperyalist sistemin içine gömülmüş ve kriz içindeki bir rejim gerçekliği! Bu denklemin başı da, ortası da, sonu da ezilenlerden uzaktır. Ve bu tabloyu değiştirecek tek şey, ezilenlerin iç ve dış siyasette kendi sözünü söyleyebilecek bir taraf olarak öne çıkmasıdır. Ezilenler egemen güçler arasındaki çelişkilerden etkin bir biçimde yararlanan, ama kendi bağımsız çizgisini de kararlılıkla koruyan bir güç olarak ‘Hayır’ cephesindeki yerini ve örgütlülüğünü genişletebildiği oranda içte ve dışta onurlu ve özgür bir siyasetin yolu açılmış olacaktır.

(ETHA)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir