Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi öğretim üyeliğinden 7 Şubat tarihli Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Nejla Kurul, derslerini şimdilik “Sokak Akademisi”nde veriyor. 15 yıldır iktidarda olan AK Parti için “Türkiye’yi yekpare bir beton gibi görüyor” diyen Kurul ile iktidarın eğitim politikasını, eğitim sistemini, eğitimin ataerkileştirmesini, eğitimcilerin durumunu, anadilde eğitimi ve referandumu konuştuk.

* 15 yıllık AKP iktidarı, eğitim sistemi bağlamında hangi zeminde var oldu?

AKP dönemi belli bir süredir, yani 12 Eylül Askeri Darbe süreci ile dışa açık büyüme modeliyle küresel döneme geçişten sonra neo-liberalizmin en çok inceltildiği bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Bu işin iktisadi boyutu. Yani neo-liberal politikalar eğitim alanını ve genel olarak devlet alanını büyük ölçüde belirleyen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal mücadelelere bağlı olarak sosyal devlet döneminde görece farklı politikalar vardı. Eğitim kolektif mallar içerisinde sayılıyordu ve sağlık da. Dolayısıyla bu her iki malın üretiminde de vergiler yoluyla üretimi görece işler, öğretmenlerin sürekli Anayasal bir şey olarak istihdamı, okulların görece birbirlerine benzerliği, özel sektörün çok fazla müdahil olamadığı bir dönemde ama özelleştirme hiç bu denli, yani 80 sonrası dönemi kadar detaylı olmamıştı.

İşin üretim hattındaki zemini bu oluşturuyor. Tabi bu bir söylem ve devlet alanını da belirleyen bir hale geliyor. Örneğin küreselleşme karşısında devletin yeni aldığı biçimler, ardından eğitim, sağlık gibi kolektif malların sürekli bir özelleştirme pratiği ile karşı karşıya kalması, bunları üretim alanının bir parçası haline getirmek demek. Yani özel sektörün uğraş alanlarından biri olarak eğitimi ve sağılığı yeniden tariflemek üzerine kurulu.

* Esnek istihdamda eğitimcinin konumu ne oldu?

Sosyal devlet evresinde bir esnek üretim tarzı değil bir katı üretim tarzı vardı. Kolaylıkla insanları hem işe alabiliyordunuz hem de çıkaramıyordunuz ve belirli tarihle konulmuş işi yaptırabiliyordunuz ona. Esnek istihdam giderek eğitim hayatının içine dahil oldu. Öğretmenlerin güvencesiz istihdamı, ders ücretli öğretmenlik hayatımızın önemli bir parçası. Kadrolu öğretmen yerine güvencesiz öğretmen aldıklarında, ciddi anlamda bütçeden tasarruf edebildiğini görebiliyoruz.

* AKP’ye sermayenin verdiği bir misyon var mı?

AKP gelirken milli görüş gömleğini çıkardı ve yerine küresel bir gömlek giydi. O zaman bunların anlamını çok fazla hissedememiştik belki ama küreselleşmenin bir parçası olarak okuduk biz bunu. Ama şimdi bakıyoruz ki Gülen Cemaati ile ittifak bir anlamda milli görüş çizgisinden küresel sermayeye eklemlenmenin parçası olarak yer bulmuş. Büyür Ortadoğu Projesi’nin bir parçası olarak Türkiye orada model ülke olarak hani görece hem laiklik hem dini uzlaştırmış hem de kapitalizmin bütün gereklerini yerine getiren bir ülke olarak tariflenmişti.

* AKP ne oldu da bir anda Türkiye toplumunda kabul gördü?

12 Eylül askeri darbesinden sonra din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, solun karşısına dinin bir büyük toplumsal kurum olarak çıkarılması, eğitim alanında yavaş yavaş İmam Hatiplerin sayısının çoğaltılması gibi dini içerikli derslerin artması, bütün bunlar bir anlamda 12 Eylül ve sonrasını etkileyen bir süreçti. Bu süreçten güçlenerek AKP çıktı. Dolayısıyla AKP geldiğinde muhafazakar, demokrat kimliği zemini içerisinde, kendilerini bir dönem cumhuriyetin ötekisi olarak tarif edip, Müslümanlara yeni bir hayat açmak, Müslümanlar dahil Kürtlere, farklı etnik kimliklere birçok farklı açılım gerçekleştirildi. Bir muhafazakar-demokrat kimliği ile farklı kesimlerin elini tutan, onlarla birlikte siyasal alana, burjuva kamusallığı içerisinde görünür kılmaya çalıştı ve politikalar izledi. Bu ittifaklar ve eklemlenmeler zemininde giderek oy oranını arttırdı. Ama genelde dünyayı soldan okumaya çalışanlar tam olarak güvenmedi, samimiyetine inanmadı, nitekim daha sonra bu kesimlerin haklı olduğu ortaya çıktı.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ, İSLAM-TÜRK SENTEZİ BİÇİMİNE DÖNDÜ

* AKP özgürlükler konusunda başarısız oldu…

Ama hayata katılan şöyle bir şeyler vardı. Müslümanları biz çok fazla bilmiyorduk, bu yaşam pratiklerini. Bunlar görünür oldu, bu artısı idi ama o da mücadeleler ile bağlantılı bir şey olarak söyleyebilirim. Kürt sorununu hep bir “terör sorunu” olarak algılama eğilimi vardı. Bir dönem dahi olsa, “Hayır bu bir toplumsal sorundur, bunu nasıl çözeriz?” noktasında belli adımlar attı çok samimi olmasa bile, masayı devirmesiyle bağlantılı olarak bunu söyleyebiliriz.

* AKP’nin eğitim sistemine bir darbe vurduğu söyleniyor ve bu çok tartışılıyor. Eğitim sisteminde AKP’nin günahları nelerdir?

Özelleştirme pratikleri giderek arttı, dershaneler artık hayatımızın çok önemli bir kısmını oluşturdu. Sayıları giderek arttı. Gülen okulları, dershaneleri ve benzerlerini de andığımızda, özel üniversitelerin sayısı, her şehirde hem devlet üniversitesi hem de büyük kentlerde özel üniversitelerin açılması buna eklemlendi. Bir süre sonra 4+4+4 ile başlayan süreçte eğitimin büyük ölçüde dinselleştirilmesi, okulun ve sınıfın içerisinde dinsel ve zihinsel tasarımların yaygın bir biçimde kullanılıyor olması, okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin genellikle yönetici pozisyonunda görev almalarının sağlanması, okul yönetimlerinin bir yamalı bohça gibi sürekli bir yönetmelik değişimi ile kadrolaşmalara vesile olması, yani belli bir dinsel kesimden gelen kişilerin okul yönetimlerinde iktidar sahibi olmaları ile etkileşerek okulun içerisindeki diğer kolektif özneleri geriye iten ve okulun çoğulcu bir ortam olmasını engelleyen politikalar idi bunlar. Tabi milliyetçi refleksler de bu İslamcı reflekslerin yanında zaman zaman büyütüldü. Türk-İslam sentezi, İslam-Türk sentezi biçiminde karşımıza çıktığını görüyoruz.

* Sokak Akademisi dersinde “Eğitimin ataerkileştirilmesi”nden bahsetmiştiniz, bunu açar mısınız?

AKP dönemi eğitim sisteminde üçüncü bir boyut ise ataerkileştirmedir. Kadınların, kız çocuklarının okullarda kendilerini geniş bir zeminden gerçekleştirebilecekleri bir zihninin giderek daha az yaratılıyor olmasıdır. Belli bir dinsel açıdan ahlak anlayışının okullarda giderek yaygın hale gelmesidir. Eskiden de vardı ama patriarka dediğimiz ya da ataerkil dediğimiz şey daha geri bir zeminden kendini korumaya başladı. Örneğin 8-9 yaşındaki çocukların evlenebileceği, cinsel taciz ve benzeri durumlarda çocuğun bir tür suçlulaştırılabileceği, 18 yaş sınırının giderek muğlaklaşması, özellikle kız çocuklarının hayatlarını büyük ölçüde engelleyen bir şeydir.

Türkiye’nin yarı açık bir şantiyeye dönüşmesi ile bağlantılı olarak okullarda insan tahayyülü toplumdan kopuk, “Toplumu istediğin gibi sömür, istediğin şekli ver ona, rant için her şey yapılabilir” diyen bir anlayış, eğitim kurumları içerisinde karşılığını buldu.

TÜRKİYE’Yİ YEKPARE BİR BETON GİBİ GÖRME EĞİLİMİ VAR

* “Bu politikalar insanın özgürleşmesini değil daha da köleleştirmesini sağladı” diyebilir miyiz?

Özgürleşme çabaları araçsal ve tali olarak kaldı. Hep bir şeye eklemlenen, bir şeyin yaratılması için kullanılmış şeyler. Okullarda hayatlar daha daralmış, eğitim çok resmileşmiş durumda. Biz kamusal ya da toplumsal eğitim deriz, neden? Şurada bir topluluk varsa, o topluluk tüm deneyimleriyle yana yana gelir ve o toplumsallıkları açığa çıkar. Ama öyle bir toplumsal eğitim yok. Bir kere resmi eğitim nedir diye sorduğunuza? Yukardan, büyük ölçüde iktidarın kendi istediği biçimde belirlediği bir içerik, belirlediği öğretmen tavır ve yaklaşımları, belirlediği daha çok kahverengi, gri ve siyah renklerden oluşan resmi bir eğitim hasıl oldu. Oysaki iktidar bunu eleştiriyordu. Ne diyordu? ‘Tek tipçi bir okul anlayışına karşı biz çoğulculuğu getireceğiz’ diyordu ama şu an ortaya çıkan şey çoğulcu bir içerik falan değil. Aksine tek tipçi bir anlayış.

* Türkiye’de farklı halklar var ve doğal olarak bunların anadilde eğitim talebi var. Bu durumun eğitim politikalarına yansımaları hakkında neler söyleyebiliriz?

Eğitim konusunda Cumhuriyet dönemi boyunca eksik başladık. AKP bununla birlikte yol alacağını söyledi, yerel lehçeler adında bir dil koydu ama ne öğretmen yetiştirdi ne okul tasarımlarını ve ders kitaplarını bu bağlamda şekillendirdi ne de üniversitelerde dilleri anlatabilecek öğretmenleri yetiştirecek bölümler açtı. Dolayısıyla samimi bir çıkış olduğunu düşünmüyorum. Elimizde çok fazla veri de yok. Yerel lehçe dersleri kaç öğrenci aldı? Kaç öğretmen istihdam edilmiştir? Elimizde bununla ilgili veri yok. Ama tabi ki şu çok önemli; Türkiye’yi yekpare bir beton gibi görme eğilimi var. Böyle bir bakış açısı var ama zaman zaman sosyalliği toplumsal mücadeleler ile sağlayabilmiştik mesela 60’lar bir nebze özgürleşme zamanları idi, 70’ler de yine işçi sınıfının mücadele ettiği bir dönem ile karşı karşıya kalıyoruz. 80 darbesinin en büyük zararı bu gibi kesimleri gerçekten sindirmek oldu ama Kürt hareketi bu süreçte varlığını devam ettirebildi. Mücadelesini sürdürdü. Ama Türkiye şiddet sarmalından bir türlü kurtulamadı.

ANADİL MESELESİNİ BİR ZEMİNDE ÇÖZMEK ZORUNDA KALACAK

* Burada en büyük sorun olarak Kürt sorunu mu devreye giriyor? Okullarda olmayan bir dilden bahsediyoruz…

Kürt meselesi siyasetin parçası haline getirilemedi. Arendt’in dediği gibi “Konuşamazsak şiddete başvururuz”. Konuşma imkanları kalmadı, bunu hatta AKP, parlamentonun konusu dahi haline getiremedi. Bizatihi getiremedi oysaki parlamentoda konuşulacak bir konuydu. Her siyasi parti Kürt sorununun daha derinlikli, daha hakikati kavrayan bir yaklaşım sergilemeliydi, bu olmadı ama bugün istedikleri kadar güvenlik konseptli bir “terörü bitirme” tavrı içerisinde olsalar dahi anadili dediğimiz şey çocuğun hiçbir şeye ihtiyaç duymadan öğrendiği bir şey. En güzel öğrenmelerimizden birisi odur. Hiç hocaya ihtiyaç duymayız hatta eğitim sistemi bile içinde güzel bir dil kullanılıyorsa çocuklar gelişiyor. Evinin içerisinde örneğin Soma işçisi çocuğu ile sohbet edecek zamanı bile bulamıyor, okullar bile anadili bağlamında bakıldığında çocuğa doğru düzgün eğitim veremiyor ama kendi kültürünü ve dilini yaşatmak isteyen bir Kürt çift çocuklarına bu dili öğretmekten vazgeçemez. Dolayısıyla bu sorun hep var olacak ve eğitimde anadili meselesini Türkiye bir zeminde çözmek durumunda kalacak. Bunu konuşarak çözmesinin yollarını ve koşullarının bulmamız lazım. O yüzden bir beton Türkiye’den bahsedemeyiz, bir çokluk var, farklı halklar var, farklı kültürler var, farklılıklar var. Bu çeşitliliği eğitime yansıtacak bir kamusallık olmadığı takdirde sevimsiz, neşesiz ve şenliksiz okul ortamlarıyla karşı karşıya kalacağız.

KONUŞAMIYORUZ, KONUŞTURMUYORUZ

* Türkiye, uluslararası eğitim yarışmasında özellikle AKP döneminde son üç yılda ciddi bir gerileme yaşıyor. Bunun nedenleri neler?

Türkiye son 15 yıldır bir rejim değişikliğiyle karşı karşıya. Türkiye halkları herhalde en çok bir kuruluş yıllarında, bir de şimdi politikleşmiştir. “Bize ne olacak?” sorusunu sormaya başlamıştır. Bir çözüm süreci oluyor, heyecanı oluyor, sonra ölümler oluyor, hane içinde mutsuzluklar oluyor. Tüm bu katılıklar, siyasi iktidarın istemleri doğrultusunda “Tek tipleştirmeyi yaratacağım, milli iradeyi kuracağım” derse şayet o zaman her yerde belli huzursuzluklar olur. Sadece kimlik meseleleri üzerinden de huzursuzluklar yok, bugün yoksulluk var, işsizlik var evlerin içerisinde. Kadın cinayetlerini görüyoruz, homofobik davranışların giderek yaygınlaştığı yaşam alanları görmekteyiz. Dolayısıyla hayatta baskı ve tahakküm arttıkça, sınıftaki katı eğitimcilik ve sınavlara odaklı bir eğitim modeli de çocukların başarı düzeyini düşürmektedir. Kaldı ki konuşturmuyoruz çocuklarımızı, konuşamayanlar bizimkiler. Öğretmenler sınıfta konuşamıyor, çocuklar sınıfın içerisinde konuşamıyor, okul müdürü yukarıya çok bağımlı olduğu için okulunda insani bir ilişki geliştiremiyor. Herkes baskı altında olduğunda da rahat ve sakin konuşma ortamının ortadan kalktığı bir okul sisteminde demek ki o ruhsuz rakamlarla belirlenmiş sınavlardan istenilen bir sonuç alınamayabilir.

İKTİDAR HİÇBİR ZAMAN BİZİM BEDENİMİZİ ELE GEÇİREMEZ

* Referandumda olası bir “Evet” çıkması halinde eğitim sistemini neler bekliyor?

Bugün “Hayır” diyenlerin renk kattığı bir toplum görüyoruz. Diyelim ki “Evet” çıktı, bitecek mi her şey? Hiçbir şey bitmeyecek sadece işimiz biraz zorlaşacak. Zaten güvencesizlik o kadar otomatik olarak gündemimize gelecek ki, mesela kamu çalışanlarının tamamının güvencesiz olması meselesi. Bu ya tam bir susma hali olacak ya da tam bir konuşma hali olacak. Biz şimdi OHAL varmış gibi mi yaşıyoruz? Hayır, biz muhalif insanlarız, biz istediğimizi yapıyoruz şu anda. Çünkü bizim doğamız, anlatmayı, konuşmayı ve kendimizi gerçekleştirmeyi gerektiriyor. Tam bir iktidar yoktur, iktidar hiçbir zaman bizim bedenimizi ele geçiremez. Baskılar artsa dahi, öğretmenler üzerinde güvencesizlik kılıcı sürekli olarak çevrilirse dahi, çocuklar ve gençler yine o korkunç sınav sistemi cenderesi içine sokulsa dahi, bir özgürlük çıkışı yine çıkacak. Bir hayal kırıklığı ile yelkenleri indirmek durumunda değil insanlar. “Hayır”da da başarının rehavetine kapılmayacağız. “Bu parlamenter sistem bize yeter” demeyeceğiz. Parlamento yeterli değil, orayı büyütmek ve geliştirmek için çabalayacağız. (Selami Aslan – DİHABER)