Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım, Meclis’teki 23 Nisan özel oturumda tutuklu HDP Eş Genel Başkanları adına konuştu. Yıldırım konuşmasına, “23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduğu dönem ülkedeki etnik, inanç çeşitliliğinin önemi açısından bazı noktalardan eleştirilse dahi bugünden çok daha iyi olduğu muhakkaktır” sözleriyle başladı.

Yıldırım, şöyle konuştu: “1921 Anayasasının etnik kimliklere vurgu yapmadan ülkedeki çeşitlilikleri mozaik gibi görerek ülkedeki kimliklerin temsilini Mecliste sağlayabil. Sonraki dönemlerde anayasanın geliştirilmesi, kapsayıcılığının genişlemesi, devleti merkezileşmeden yerelliğe taşıması beklenirken 1924 Anayasası ile tekliğin inşa edildiği çoğulculuğu reddeden, yerelleşme yerine merkezileşen, toplumun huzuru yerine iktidarların kalıcılığını esas alan, insan merkezli olmak yerine kurumları merkezine alan bir yapıya geçilmiştir. Değiştirilen sadece bir metin değildi maalesef, ülkenin geleceğinin aydınlığıydı.

MGK ELİ İLE SİYASETE YÖN VEREN DARBELER OLDU

1982 Anayasası ile Türkiye’nin eğitim sisteminden, emek alanına, etnik kimliklerinden, cinsiyet eşitsizliğine, çocuk haklarından, inanç haklarına kadar bir farklı katmanı yaraladığını belirten Yıldırım, sonraki yıllarda MGK’lar eli ile siyasete yön veren darbeler olduğunu aktardı. Yıldırım, “Mevcut hükümetin temellerinin atılmasını sağlayan 28 Şubat 1997 post-modern darbe; büyümesine katkı sağlayan 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimine gelen süreci hep birlikte teneffüs ettik. Bu zaman dilimlerinin arasında ülke en büyük refah dönemlerini etnik kimlikler ile barış adımlarının atıldığı zamanlarda yaşamıştır. Ancak ülke bin bir renkli çiçek ruhuna her yaklaştığında sivil görünümlü milliyetçi militaristler ve üniformalı askerler tarafından yeni darbeler planlanmış, savaş planları yapılmıştır.”

‘16 NİSAN’DA YSK DARBESİ OLMUŞTUR’

Çözüm sürecine ilişkin de konuşan Yıldırım, şunları söyledi: “En son çözüm süreci olarak adlandırılan devletin Kürt halkı ile barış iklimine de, 30 Ekim 2014 MGK’si ile dinamit döşendi ve AKP Hükümeti çözüm sürecine noktayı koydu. Ve o günden beri şehirlerin yıkıldığı, binlerce insanın yaşamını yitirdiği ve yaralandığı, yine binlercesinin tutuklandığı bir karanlık döneme girmiş olduk. Bu karanlık dönem 15 Temmuz darbe girişimine giden yolu açmıştır. Kürtlerin şehirlerini yok eden, katliamlar gerçekleştiren askerler/generaller yine AKP Hükümeti’nin getirdiği bir yasa ile dokunulmazlık zırhı elde ettikten sadece 40 gün sonra darbe girişiminde bulunma cüreti buldukları unutulmamalıdır.”

15 Temmuz darbesinden sonra da darbelerin olmaya devam ettiğine vurgu yapan Yıldırım, “4 Kasım’da milletvekillerinin tutuklanmasına yol açan yargı darbesi ve 16 Nisan’da referandumu yani halkoylarını sabote eden YSK darbesi olmuştur. Bu anlamıyla sivil siyaset de darbecilerin zihniyetiyle hareket etmiş ve 4 Kasım 2016’da sivil demokratik siyasete darbe yapmıştır” dedi.

‘ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNİ DOĞRUDAN ETKİLEYEN BİR SİSTEM ÖNÜMÜZDE DURMAKTADIR’

Yıldırım, Anayasa taslağına değinerek, basın özgürlüğü önündeki engellerin kalkacağına dair hiçbir somut verinin olmadığını söyledi. Yıldırım, “Son Anayasa taslağı sansürlerin ve yasakların devletin bekası adına devam edeceğini; farklı inanç ve kültürlerin yok sayılacağı, kadının eşit yurttaşlık haklarının tanınmayacağının; işçinin, emekçinin hakkının gasp edileceğinin ve tüm bu sorunların çocuklarımızın geleceğini doğrudan etkileyeceği bir sistem olarak önümüzde durmaktadır” şeklinde konuştu.

‘TÜRKÇE DIŞINDA TÜM DİLLER BASKI VE ASİMİLASYONA MARUZ KALMAKTADIR’

Devletlerin çocuk haklarını korumak ile mükellef olduğunu hatırlatan Yıldırım, “Türkiye’de Türkçe dışında tüm diller baskı ve asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadır. Devlet yükümlülüklerini yerine getirmediği gibi yerel yönetimlerin ve özel kurumların anadilde eğitim konusundaki girişimlerini bazen yönetmelikler bazen cezalar ve bugünlerde kayyumlar eliyle engellemektedir” dedi.

‘BİNLERCE KÜRT ÇOCUĞU YERİNDEN EDİLDİ’

Geçen bir buçuk yıl içerisinde savaştan dolayı yerinden edilmek zorunda kalan, sağlık haklarına ulaşamayan binlerce Kürt çocuğu olduğu bilgisi paylaşan Yıldırım, “Sadece AKP Hükümetleri döneminde 600’e yakın çocuğun kolluk güçlerinin ateşiyle öldürüldüğünü düşünecek olursak, konunun hangi boyutlarda olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu konuda sadece siyasi partilerin, STK’ların söylemleri raporları tespitlerde bulunmamıştır, aynı zamanda uluslararası kuruluşlar da bu konuda Türkiye Devletini mahkûm edebilecek raporlar yayınlamıştır. Gelecekte detayları ortaya çıktıkça herkesin birey olarak tüm bu yaşananlar olurken sessiz kaldık diye yüzleri kızaracak, ama iş işten geçmiş olacaktır” ifadelerini kullandı.

‘8 AYLIK MİRAZ BEBEK CEZAEVİNDE BULUNUYOR’

Türkiye cezaevlerinde bulunan çocuklara da değinen Yıldırım, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Oldukça can alıcı bir nokta olan cezaevinde olan çocuklar ile devam etmek istiyorum. Bu konuda kamuoyunda çokça tartışıldığı için bilinen 8 aylık Miraz bebek, 13 aylık Roza Diner, 10 aylık Roza Yakutlu ve daha 550 çocuk cezaevinde bulunuyor. Devlet çocukların geleceğine yatırım yapacağına, çocukların kalacağı cezaevlerine yatırım yapar hale geldi. Emek alanından çocuk konusuna baktığımız zaman ise gerçekler daha korkunçlaşıyor. Çocukken yoksulluk, göç, geleneksel bakış açısı ve eğitim olanaklarının yetersizliği sonucu ‘işçi’ olmak zorunda kalan çocuklar Türkiye’de ciddi ve uzun yıllardır çözümsüz bir sorun olarak karşımıza durmaktadır.”

‘TÜRKİYE EN KÖTÜ ÜLKE KONUMUNDADIR’

Yıldırım , “Türkiye Avrupa ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda en kötü ülke konumundadır. 2016 yılında hayatını kaybeden çocuk işçi sayısı 56’dır. Son 3 yılda ise bu rakam 180’in üzerindedir. UNİCEF verilerine göre; 6-18 yaş arasında 393 bin çocuk mevsimlik tarım işinde çalışıyor. Bu çocukların yarısı okula gitmeyip hafta da 40 saatten fazla çalışmaktadır. Yani eğitim, sağlık, ekonomik sömürüden korunma, uygun standartlarda yaşama, oyun oynama hakları ihlal edilmektedir” diye konuştu.

Yıldırım son olarak, çocuklara ilişkin yapılacakları şöyle sıraladı:

“Türkiye imzaladığı uluslararası sözleşmelere uymalı, sözleşmelerin uygulanması için gerekli düzenlemeleri yapmalı ve denetimleri sağlamalıdır.

Çocuk işçiliğini önlemede en temel alan, eğitim politikalarıdır. Ancak ne yazık ki ülkemizde 4+4+4 eğitim sistemi çocuk işçiliğinin önünü açmaktadır. Bu nedenle eğitim sisteminde kesintisiz eğitim esas alınmalı ve denetimleri arttırılmalıdır

Ücretsiz ve Anadilde eğitim hakkı, sosyal devlet ilkesi olmanın yanında tartışma götürmez bir evrensel haktır.

Savaştan kaçan Türkiye’de bulunan ağırlıklı olarak Suriyeli olan ve tüm göçmen çocuklar için rehabilitasyon çalışmaları yapılmalı, eşit ve ulaşılabilir sağlık, eğitim ve barınma haklarından faydalanmaları için çalışmalar yapılmalıdır.”