Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayımlanan 686 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun “15 Temmuz Anayasası” isimli kitabı, Tekin Yayınevi’nden çıktı. Kitapta, OHAL ile Kanun Hükmünde Kararnamelere dayanan bir yönetim altında yapılan Anayasa değişikliği referandumu ve tartışmalı sonucuyla karşı karşıya kalan Türkiye’nin önümüzdeki süreçte neler yapabileceği, yılların kazanımlarını nasıl muhafaza edebileceği hukuk, demokrasi ve insan hakları bağlamında ele alınıyor. Kitabını ve Anayasa Mahkemesi’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası içerisinde girdiği tutumu, her gün biraz daha açıklamasını geciktirdiği ilke kararları, 23 Şubat’ta kurulması öngörülen ancak 4 ay sonra kurulan OHAL komisyonunu, tutuklu milletvekilleri ve gazetecilerin durumu ve yapılan başvuruları değerlendiren Kaboğlu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) hukuk yerine siyaseti dile getirdiğini söyledi.

‘AYM OHAL KOŞULLARINDAN ETKİLENDİ’

AYM’nin 15 Temmuz’dan sonra OHAL ve koşullardan etkilendiğini dile getiren Kaboğlu, “İki üyesi hapiste, bu ortam ve koşullardan etkilenmiş olması anlaşılır bir durumdur. Fakat Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz’dan sonra esasen görmesi gereken görevi şöyle yerine getiremedi: Anayasa Mahkemesi hukuku öne çıkarabilirdi. En üst hukuk kurumudur. Ama bunu yapmak yerine Anayasa Mahkemesi ‘Kanun Hükmünde Kararnameleri denetleme yetkim yoktur’ diyerek, çok kötü bir gerekçe ile onu reddetti” dedi. 90’lı yıllarda bile Anayasa Mahkemesi’nin OHAL uygulamalarını denetlediğini dile getiren Kaboğlu, “Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz’dan sonra hukuku söyleme yerine daha çok siyaseti dile getirdi. Tabii ki o ölçüde de hukukun sıfırlanmasını politikaya uygulayan siyasetçileri de Anayasa Mahkemesi özendirmiş oldu” diye konuştu.

‘HUKUKA OLAN İNANÇ ZAYIFLIYOR’

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuruların 15 Temmuz darbe girişimi ardından artmasının yaşanan hak ihlallerinin arttığı anlamına geldiğini vurgulayan Kaboğlu, “OHAL rejimi de olsa OHAL’in anayasal çerçevesi bellidir, anayasal sınırları bellidir. OHAL de bir hukuk rejimidir. Amacı, nedeni, konusu bellidir ve denetime açıktır. Fakat OHAL uygulaması, OHAL ilanını gerekli kılan Anayasal nedeninde dışına çıkarılarak, neden, konu ve amaç bakımından çok geniş bir uygulama alanına yayıldı. Buna rağmen hükümet başvuru yollarını kilitledi, bloke etti ve bu ölçüde başvurudan sonuç alınamaması üzerine de mağduriyetler arttı. Anayasa Mahkemesi’ne de on binlerce başvuru yapıldı. Bu nedenle bir komisyon kurulması öngörüldü. Ne var ki komisyonun kurulması 23 Ocak’tan bu yana bir ay içerisinde, 23 Şubat’ta kurulması gerekiyorken, ancak üyeleri bile şimdi belirlendi. Ne zaman çalışmaya başlayacak, ne zaman çalışma esaslarını belirleyecek bu da belli değil. İşte bu usuller geciktirildikçe, bunlar belirsizliğini korudukça hak ihlalleri nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetler de artıyor ve hukuka olan inanç zayıflıyor” değerlendirmesinde bulundu.

‘AYM’NİN YAPMADIĞINI OHAL KOMİSYONU YAPABİLİR’

Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) pilot karar geliştirmek durumunda olduğunu kaydeden Kaboğlu, bu pilot kararın çıkarılmadığını belirtti. Bu pilot kararın OHAL Komisyonu tarafından çıkarılabileceğini vurgulayan Kaboğlu, “Mesela İbrahim Kaboğlu’ndan Özgür Müftüoğlu’na kadar yüzlerce, binlerce akademisyen var. Cemaat denilince cemiyetle karıştıran tipler var, bunların darbe ile falan ilgisi yok, hiçbir şekilde şiddete karışmışlıkları yok. Bunlar düşünceleri ve yazıları nedeniyle görevlerinden alınmış insanlar, hükümet bunları beğenmediği için. Bunlara o zaman toptan çözüm üretmeleri gerekiyor. Yoksa teker teker dosyaları ele alıp, teker teker karar vermeye kalkışırlarsa o zaman bu bitmez. Oyalamanın daniskası olur” dedi.

‘İLKE KARAR AÇIKLAMADA AYM GEÇ KALDI’

İlke karar açıklamakta Anayasa Mahkemesi’nin geç kaldığını söyleyen Kaboğlu, “Şimdiye kadar açıklaması gerekirdi. Bir an önce açıklamalı. İlke kararda vurgulaması gereken husus şu: OHAL niçin ilan edildi? Bunun anayasal çerçevesi bellidir. OHAL uygulamasının dışına çıkan uygulamalar ilke kararı gereği OHAL işlemine tabi olmamalı. Anayasa Mahkemesi öncelikle bunu vurgulamalı. İkincisi darbe ile bağlantısı, cemaatle bağlantısı olup, olmayanlar ayrımını yapmalı. Üçüncüsü de suç ve cezanın kişisel olduğu hususunu vurgulamalı. Dördüncüsü de kim olursa olsun, bizzat darbe yapan kişiler bile bir hukuk devletinde adil yargılamadan yargılanırlar. Bu haktan herkesin yararlanması gerektiği şeklinde Anayasa Mahkemesi temel hukuk kurallarını vurgular ise, temek hukuk kuralları savaş ortamında bile saygı görmesi gereken kurallar olduğunu vurgular ise, bu bile başlıca kazanım olur” önerisinde bulundu.

‘TUTUKLULUKLARI ANAYASAYA AYKIRI’

Kaboğlu, gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluluğuna dair yapılan başvurularda Anayasa Mahkemesi’nin şu ana kadar karar vermemesini eleştirerek, tutukluluklarının Anayasa’nın 19, 28 ve 67’nci maddelerine aykırı olduğunu söyledi. Kaboğlu, gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluğunun Anayasa’ya aykırılığını şu sözlerle değerlendirdi: “Gerek gazetecilerin tutukluluğu olsun, gerekse milletvekillerinin tutukluluğu olsun Anayasa’nın 19. maddesine aykırıdır. Milletvekilli ise Anayasa’nın 67. maddesine de aykırıdır. Seçilmiş olması itibariyle 19 ve 67. maddeyi birlikte değerlendirerek Anayasa Mahkemesi’nin buna yanıt vermesi gerekir. Gazeteciler açısından ise 19. maddesine hem de 28. maddesine aykırıdır basın özgürlüğü bağlantılı olarak. Anayasa Mahkemesi’ne yapılabilecek başlıca eleştiri böyle bir ortamda esasen hukuk olağan ortamdakine göre çok daha elzemdir; ama buna bugüne kadar müdahale etmemiş olması bir kayıptır.”

‘SAYGINLIĞINI ORTADAN KALDIRIR’

Anayasa Mahkemesi’nin yapılan başvuruları karara bağlamaması üzerine başvuruların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne doğru kaydırılmasını ise Kaboğlu, “Avrupa Mahkemesi’ne kaydırılması Anayasa Mahkemesi için belki bir uyarıcı olma işlevi görebilir. Çünkü eğer Anayasa Mahkemesi atlanırsa, Avrupa Mahkemesi devreye girerse Anayasa Mahkemesi’ni aşarak, yapılan başvurular Anayasa Mahkemesi’nin saygınlığını ortadan kaldırır. Şu anda sanırsam onun sınavını veriyor. Bu bakımdan da Anayasa Mahkemesi’ni sıkıştırmak gerekiyor” sözleri ile değerlendirdi.

‘DEMOKRATİK ANAYASA METNİ’

“Demokratik Anayasa Metni” ortaya çıkarılması gerektiğini vurgulayan Kaboğlu, “Türkiye’de birçok Anayasa metni yazıldı ve ben buna sivil emek diyorum. Sivil toplum örgütlerinin hazırladığı çok büyük emek ürünü çalışmalar var. Bunların bir araya getirilmesi gerekiyor. Bunların bir araya getirilmesinden Edirne’den Van’a kadar, Artvin’den Muğla’ya kadar bütün Türkiye’nin, esasen bu konu üzerinde düşünen, duyarlı olan sivil toplum örgütlerinin katkısı alınarak, daha çok sivil toplum kesimlerinden dernekler, sendikalar, vakıflar, odalar bunların çabaları ile özellikle de ‘Hayır’ şeklinde tavır koyanların bir tür oluşturduğu demokratik tavır temelinde ele alınmalı. Ama eminiz ki ‘Evet’ diyenlerin hepsi bu metni desteklemiyor, kimisi tek kişiyi desteklediği için ‘Evet’ dedi. Kimisi bu metnin tehlikelerini bilmediği için ‘Evet’ dedi. O bakımdan onlara yönelik de çok güçlü bir çalışma, kamuoyu oluşturmak suretiyle bu ağları genişletmek lazım” dedi.

‘AYM SİYASAL İKTİDARA TESLİM OLMAMALI’

“Anayasa Mahkemesi’nin siyasal iktidara teslim olması mecburiyeti yok” diyen Kaboğlu, “Çünkü bir kez üye seçilenler görevleri bitene kadar görevlerine orada devam ederler. Kimse onları görevden alamaz. Bu bakımdan bağımsız olmaları, adalet vicdanını hukukun genel ilkeleri ile bağdaştırmaları, Türkiye’nin geleceği için yaşamsaldır. Siyasal iktidarlar gelip geçicidir; ama hukuk her zaman gereklidir ve herkese lazımdır. Hukukun herkese lazım olduğunu en iyi düşünmek zorunda olanlar Anayasa Mahkemesi üyeleridir” değerlendirmesinde bulundu. (Yasin Kobulan / Mesut Kaynar – DİHABER)