Açlık grevi sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça tam da Gezi direnişinin yıldönümünde hakim karşısına çıkarıldı ve hayati riskleri bulunmasına rağmen tutuklandı. 28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan ve 1 Haziran’da tüm Türkiye’ye yayılan Gezi direnişi üzerinden 4 yıl geçti. Dönemin en önemli aktörlerinden biri olan HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder dünü ve bugünüyle Gezi direnişini dihaber’e anlattı.

* Gezi’nin 4’üncü yıl dönümünü yaşıyoruz. Aradan geçen 4 yılı değerlendirdiğimizde nasıl tanımlamak lazım bu direnişi?

Üzerinden zaman geçtikçe daha serinkanlı değerlendirmeler yapılacaktır kuşkusuz. Bu vesileyle orada hayatını ve sağlığını kaybeden bütün insanları saygıyla, minnetle anmak istiyorum. Yitip giden canlarımız uzuvlarını kaybedenler, kalıcı olarak bedensel engel sahibi olarak yaşamak zorunda kalanları… Gezi başlangıcı itibariyle koreografı olmayan bir şenlikti. İçinde itirazı barındıran, yaşam hakkı ve çevre hakkına müdahaleye bir reddiye olarak çıktı. Fakat, tıpkı bugünkü gibi ötekileştirilen, düşmanlaştırılan, yok sayılan bir çok kesim kendini bu itirazın içerisine yerleştirdi. Bu anlamı ile Türkiye’nin sivil demokrasi mücadelesinde sarsılmaz bir yeri oldu.

* Bunun yarattığı korkudan bahsediliyor…

Bu durum egemenleri o kadar korkuttu ki, 4 yıldır her politikalarını saptarken Gezi korkusuyla davranmak zorunda kalıyorlar. En son güncel örneği Semih ve Nuriye arkadaşlarımızın gözaltına alınmasında gördük. Mahkeme, ‘yeni bir Gezi yaratabilir’ gerekçesiyle tutuklama kararı verdi. Bu yönü çok önemli.

* Nedir bu Gezi korkusu?

Toplumsal itirazdır. Gezinin bir çok özelliğinin yanında en başat özelliklerinden birisi, 7’den 70’e, kadın erkek, değişik siyasi düşünceden insanların bir araya geldiği toplu bir itiraz ve başka bir hayat mümkün mottosunu bizatihi pratikte hayata geçirmekti. Tarihe karşı sorumlu olduğumuz şey şudur: Gezi mücadelesinin içerisinde yer alan herkesin, -başta kendimizi içerisine katarak söylüyorum- biz bunu forumlara taşıyıp yerelde halkın kendisi için demokratik karar süreçleri ve tartışma süreçlerini üretmesini yeterince öremedik, örgütleyemedik. Bu bizim en büyük eksikliğimiz ve sorumluluğumuzdur. O ruh, duygu ve pratik forumlara taşınabilirdi. Hem geç kaldık hem devlet çok kıyıcı davrandı hem de kısır tartışmaların gölgesinde kıymeti yeterince anlaşılmadı.

* Kendinizi ağacın önüne atmanız hala hafızalarda canlı. Neydi sizi kepçenin önüne atan neden?

İktidar bunu hep suçlayıcı bir dil ile konuşuyor ya, ama tekrar söyleyeyim: Sorun sadece bir ağaç meselesi değildi. Bir hoyratlığa tepki vermek ve bir yerinde dur demek meselesidir. Gezi Platformu dediğimiz şey 8 bileşenden oluşan bir sivil toplum platformuydu. Kurucuları arasında o zaman BDP İstanbul İl Örgütü de yer alıyordu. Gezi bir günde ortaya çıkan bir şey değildi. Yaklaşık bir yıl öncesinde adım adım örülmeye çalışılan bir girişimdi. Ben de o zamanlar İstanbul ikinci bölge milletvekili yani o zorbalığın yapıldığı bölgenin milletvekiliydim. Dolayısıyla bir network oluşturmuştuk mail zinciri üzerinden, oradaki gelişmeleri an be an takip ediyorduk. 3 gün önce mail trafiği hızlanınca bir yoğunlaşma ihtiyacı hissettik. Baktım yayalaştırma projesi adı altında CHP’li üyelerin de oy birliği ile evet oyu verdiği bir operasyon çekiyorlar buraya.

* CHP’liler evet oyu mu verdi?

Evet CHP’nin hem Beyoğlu, hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi encümen üyelerinin verdiği destek ve oy birliği ile yayalaştırma projesi çıktı. Sayın Gürsel Tekin meydanı ziyaret ettiğinde dedim ki ‘ya bu projeye sizin üyeleriniz evet oyu verdiler.’ Dedi ki, ‘eğer böyle bir şey varsa siyaseti bırakırım’ hatta basın mensuplarının önünde oldu bu tartışma. Hemen ikinci gün Habertürk bütün CHP üyelerinin evet oyu verdiğini belgeledi. O yüzden burada şehrin göbeğini bu neo-liberal piyasa ve pazar rantına açma… Bir yönü buydu. En az bunun kadar önemli olan, 1 Mayıs başta olmak üzere toplumsal hafızamızda yeri olan bir alanı toplumsal muhalefete kapatmaktı. İkinci yönü de buydu. Buna bir itiraz geliştirmezseniz bütün kentlerin meydanlarını aynı akıbet bekliyor ve bütün eko sistem piyasa mantığına kurban edilecek demektir. Onun için buna itiraz edildi.

* Peki o güne dönersek…

O gün basın açıklaması yapılacaktı, ben Ankara’dan yola çıktım. Saat 11.00 sıralarında Gezi Parkı’nın önünde aracımı park eder etmez, gaza maruz kalan 30-40 duyarlı insan üzerime doğru gelmeye başladı. Polis bu insanları gazlıyordu. Onları da yanıma alarak ben alana girdim. Ben meseleye hakim olduğum için güvenlik güçleri acz içinde kaldı. Bir buranın Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulundan alınmış bir izne ihtiyaç vardır. Ağaç kesimi ya da nakli söz konusu ise hem buradan izin alacaksınız hem de burada iki tane gözlemci bulunacak. O var mı yok. Belediye kendi makinelerini çalıştırıyor; ama aynı zamanda burayı bir firmaya taşere etmiş o firma buradan hak ediş parasını alıyor. Belediye kamyonunun ne işi var? Ruhsat var mı, yok. Bütün bu soruları kameralar önünde sorunca dönemin emniyet müdür amiri ‘bu işten pis kokular geliyor’, onun tabiri ile söylüyorum o dönem bir çok kadın oraya sahip çıkıyordu, ‘bu teyzelere söyleyin bize pet şişe atıyorlar atmasınlar ben polisi buradan çekiyorum’ dedi. Polis çekildi. İkinci gün iktidarın bastırması ile yeniden geldiler. 2-3 ağaç söktüler. 3’üncüsüne yetişebildim ve kepçenin önüne atladım. Bir toplumsal duyarlılık gelişti bu çok haklı bir şeydi. Sadece kar amaçlı, vahşi bir kar amaçlı. Bir de şu nobranlık, ‘ben istediğimi yaparım’ nobranlığı. Böyle olunca geniş bir karşılık buldu insanlarda. Herkes kendi itirazını getirip orada ortak bir platforma dönüştürdü.

* İnsanlar kendiliğinden harekete geçtiler gibi yüceltilen ve biraz da örgütlü olmayı kötüleyen bir yaklaşım vardı o dönem. Siz de dediniz ki 8 grup bir yıl boyunca hazırlık yaptık. Bu iş kendiliğinden mi gelişti yoksa örgütlü bir yapımıydı?

Herkesin baktığı yerden bu değerlendirmelerde bir gerçeklik payı var. Ama gerçeklik bu kadar parçalanabilir bir şey değil. Bir kere örgütsüz hiç bir şey olmaz. Fakat bu örgütsüz bir harekettir diyenlere de çok bir şey diyemeyiz, çünkü bir çok insan sadece televizyonlardan duydu ya da izledi ve oraya gitme kararı aldı. Gerçeği toparlarsak örgütlü mücadele öncü mücadeledir aynı zamanda. Siz bir öncülük edersiniz doğru bir öncülüğünüz varsa, koordinatları doğru saptamışsanız halk buna katılmakta tereddüt göstermez. Sadece bir özeleştiri anlamında siyasal olarak son 3 dönemki siyasi tarihe baktığımızda parti olarak bir çok kampanya örgütledik. İki gözlemimi aktarayım. Öyle kampanyalarımız vardı ki aylar öncesinde hazırlık yapıyorduk. Fakat halktan beklediğimiz karşılığı bulamayabiliyorduk. Öyle kampanyalarımız vardı ki yetersiz bir hazırlanma ile büyük bir karşılık buluyordu. Güçlü bir örgütlülük, bunun yanında hedefin, kampanyanın içeriği niteliği, ittifakları, yer seçimi ve zamanlaması gibi bir çok faktör egemen oldu. Biraz da egemen söylem bunu köpürttü. Bu kadar örgütlü bir mücadele toplumsal bir hafızaya kazınırsa işimiz zora girer dedi. Ama dar ve hiyerarşik siyasal yapılara da bir reddiye vardı. Yani çok boyutlu okumalar mümkün. Herkes bunu bir zafer söylemi kuruluğundan çıkarıp gerçekten bu dinamikleri hakkınca anlamak ve ilerisi için dersler çıkarmakla mükelleftir.

* Bu güçlü itirazın çözüm sürecinde gelişmesini neye bağlıyorsunuz. Çözüm süreci bunda ne kadar etkili oldu?

Çözüm süreci ile birlikte en azından gösteri ve yürüyüş alanında polis baskısından bir nebze bile olsa uzaklaşmaya başlamıştık. Çözüm sürecinde Sayın Öcalan’ın demokratikleşme ekseninde ve yaptığı tanımlamalar bu açıdan önemliydi. Dolayısıyla böyle bir ortamın olması birinci faktör. İkinci faktör bu 40 yıllık savaş devletin algı operasyonları ile öyle kriminalize edildi ve tek taraflı sunuldu ki, kim bir itiraz ya da eylem yapsa bölücülükle, teröristlikle itham edilmeye başlanmıştı. Bu dil biraz baskılanmaya başlanmıştı. İnsanlar daha önce böyle bir itirazı dile getirmeye niyetlendiklerinde ‘aman neme lazım’ diyordu. Çözüm sürecinin bu anlamda itirazların ortaya çıkmasında olumlu katkısı oldu.

* Hükümetin çözüm sürecini bitirmiş olması da bu açıdan kendisi için bir yere oturuyor…

Şüphesiz o çok daha uzun değerlendirmenin konusu; ama bir şeye dikkat çekmem lazım. Bu bizim açımızdan çok önemliydi. Biz genel siyaset olarak ona yeterince cevap olamadık. Biraz gecikmeli geldi Gezi konusundaki değerlendirmelerimiz. İlk 3 günden sonra bu ülke sathına yayılmaya başladığında BDP büroları hedef alındı bir çok yerde. BDP binaları hedef alınınca Kürt halkı ya bu bize karşı bir şey duygusuna kapıldı. Fakat bizim işte ders çıkarmamız ve umutlandığımız gereken şey şu. Gezi’nin kendi dinamiği bu yönelimlerin önünü süratle aldı. Gezinin kendi ruhu ve kimyası bunun bir yol olmadığını tam da devletin böyle şeyleri tahrik ve teşvik ettiği sezgisiyle binalarımızın güvenliğini kendisi almaya başladı. Bir hafta sonra bu saldırılardan eser kalmadı.

* Bununla bağlantılı olarak Selahattin Demirtaş’ın bir değerlendirmesinden hareketle Kürtlerin bu eylemlerde yer almadığı, mesafeli davrandığı eleştirileri yapıldı.

Tam da bahsettiğim ilk gün yönelimler, Kürt halkını bir tereddüde yöneltti. Halk böyle tereddüde düşebilir ama siyasi yapılar bunu yerli yerince anlamak, hakkınca değerlendirmek zorundaydılar. Selahattin beyi kast etmiyorum. Onun değerlendirmesi çok çarpıtıldı, üzerinde tepinildi. Ama eğer Kürt siyasal hareketi Gezi bağlamında değerlendirilecekse sürati bakımından bir eleştiriyi hak etmektedir. Ama hepsi bu kadar. Ondan bir hafta sonra ülke çapında bunun neredeyse dinamosu BDP’li seçmenler ve gençler olmuştu.

* Gezinin siyasete olumlu ya da olumsuz etkisi ne oldu?

Hiçbir şey Gezi’den sonra eskisi gibi olabilemedi. 7 Haziran başarımız tam da Gezi ruhunun arzuladığı bir profilin başarısıydı. Gezi hadisesi geçtikten sonra bakalım diğer siyasi partilere; işte CHP gitti MHP ile ortak aday çıkardı Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde. Yerel seçimlerde bu kent yağmasına katılan ne kadar suçlu varsa onları aday gösterdi. CHP hiç bir şey anlamadı siyasal olarak Gezi’den. Ama HDP bahsettiğim gecikmeyi de hesaba katarak söylüyorum; bu ruhu, olguyu en doğru en gerçekçi analiz edebilen siyasal yapı oldu. Bizim Haziran kampanyamız ile Gezi’nin yürütülüş biçimi bire bir aynıdır. Bir birinin kopyası değildir; ama aynı yaratıcılık, aynı coşku, aynı çok renklilik yansıdı siyasetimize. Devlet açısından, devlet artık en küçük toplumsal itirazı Gezi hafızasını aklında tutarak mübalağa ile bastırmaya çalışıyor.

* Bitti mi bu iş. Bazı kesimler süreklileşen bir Gezi ruhundan bahsediyor…

Bu bir yetersizliktir, Gezi sürüyor diye bir şey yok. Gezi ruhu kavramı çok soyut bir kavram. Çünkü kendi içerisinde başlayan, başka bir biçim alan ve sonrasında finalize olan bir şey. Gezi ruhu tanımlaması biraz tembelciliktir. Gezi’yi oluşturan koşullar da, Gezi’ye katılan taraflar da birçok kez hüvviyet değiştirdi. Ben öyle bir geçmiş güzellemesinin biraz tembellik olduğunu düşünüyorum. Yine de bir mirastan bahsedeceksek, birlikte mücadele edebilmek açısından tarihimizde gördüğümüz en anlamlı süreçlerden biriydi Gezi.

* Gezi sürecine ilişkin PKK lideri Öcalan’ın görüşü neydi?

Gezi olayı ile beraber beni İmralı heyetinden uzaklaştırmıştılar. Dolayısı ile sıcağı sıcağına değerlendirmelerini bizzat kendisinden dinlemedim. Ama değinmeleri oldu elbette. Orada da hükümetin bu saldırgan tutumunu eleştiren bir noktadan yaptığı değerlendirmelerdi. Sanırım 3 ay ya da 4 ay gibi bir süre İmralı Heyeti’nden çıkarılmıştım.

* Geziye yönelik temel tespiti neydi?

Sayın Öcalan tam da bu demokratik alanın genişlemesi meselesinden baktığı için ısrar ile beni talep ettiğini düşünüyorum. Yani bana olan özel bir ilgisinden dolayı değil. Bu bir cezalandırma gibi düşünülmüştü. Bu cezalandırılırsa, Sayın Öcalan buna müsamaha gösterir ise, demokratik itirazda bulunan bir vekili olumsuzlamış olacaktı ve onlar açısından bir meşruiyeti olacaktı. Bence bu spektrumda görebilen bir gözün sahibi. Onun için çok ısrar etti ve oradan çıkan olguyu HDK gerçekliğinde iyi tartışmamızı, iyi değerlendirmemizi sürekli önerdi.

* Güncel siyasete dönersek, kongre yaptınız. Hemen sonrasında Sırrı Süreyya Önder siyaseti bırakıyor gibi haberler manşete girdi. Bu biraz kafa karıştırdı…

Bu tamamen benim hatam sanırım. Kimseyi bundan dolayı suçlamayayım. Fakat bu kadar tecrübeye rağmen yine de böyle durumlar ile karşılaşabiliyoruz. Ben bu sözü yeni söylemiyorum. Yaklaşık bir yıl önce verdiğim bir röportajda da aynı cümleler ile ben bunun Meclis’teki son dönemim olduğunu vurgulamıştım. Zaten parlementer siyaset diye söylüyorum. Bir de siyaseti bırakıyorum diye bir laf yok. Kelime aynen şöyle siyaseti sinema ile sürdüreceğim. Yani bu parlamenterlik bir meslek gibi algılanıyor. Ya da siyasetin olmaz ise olmaz bir yönüymüş gibi algılanıyor. Fakat bunun böyle algılanacağını düşünmemek benim sorumluluğumdur. Onun için özür dilerim insanlardan.

* Siyaseti bırakma meselesi?

Ben bir sosyalistim ve HDP fikriyatının oluşmasına katkı sunan insanlardan birisiyim. İlk kuruculardan birisiyim. Ve halen gelişmelerin HDP fikriyatının ve HDP’ye olan ihtiyacı gün geçtikçe daha da hayati kıldığını düşünüyorum. Dolayısı ile HDP’liliğim de siyasi mücadelem de hiç durmadan kesintiye uğramadan devam ediyor. Bu bizler açısından bir yaşam biçimidir ve devam edecek. Ama parlamenterlik ise evet söylüyorum gerek sağlığım gerek ise artık Türkiye’de parlamenter sistemin alanının son derece daralmış olması, gerekse de başlangıçtaki kavlim buna izin vermiyor. Ben aslında bir dönem bir dayanışma nöbeti gibi adaylığı kabul etmiştim. Çünkü sinemada önemli bir birikimim var. Ve bekleyen bir sürü üretimim var. Siyasette benim gördüğüm işlevi bir çok genç, yetenekli arkadaşımız benden daha yetkin, daha iyi yapabilirler. Bunu görüyorum. Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Günlük siyasetti kast ediyorum. Ama sanat alanındaki üretim biraz daha zor, biraz daha meşakkatli farklı deneyimler istiyor. Az buz tecrübe de kazanmadık. Politik sinema kulvarında üretim yapan birisiyim. Bu deneyimlerimi ölmeden Türkiye halkları ile paylaşmak istiyorum. Bundan daha doğal bir şey yok. Tüm yoldaşlarım da bunun böyle olduğunu biliyorlar. Fakat herhalde bırakmam yönünde toplumsal bir talep var diyorum. (gülerek) Bu kadar iştahla herkes üzerine atlayınca..

* Ahmet Hakan’ın da sizinle ilgili söyledikleri var.

Ahmet Hakan bugün samimiyet ölçerliğe soyunmuş. Haddini bilmeden. Cıvık. Senin haddine mi dünyaya samimiyet ölçme aygıtı olarak mı xalk (yaratma) ettiler. Sen kimsin ya. İşte efendim sempatisini yitirmeyeymiş bilmem ne. Deli saçması bir sürü şey. Onun için belki sinirlenip yeniden devam edebilirim yani.

* Yani tamam mı devam mı?

Benim Türkiye halklarına borcum var. Bu barış mücadelesi, barış ile özgürlük ile finalize olana kadar biz bu mücadelenin içindeyiz. Ama Parlemento’da ama sokakta, ama sendikada, ama sinemada, ama edebiyatta. Yani bu bizim Türkiye halklarına, zindandaki yoldaşlarımıza, toprağa verdiğimiz kardeşlerimize, geleceğe en büyük borcumuzdur. Sorumluluğumuzdur. Bundan kaçan bütün bu değerlere ihanet etmiş olur. Bundan kaçmamız mümkün değildir.

* Siyasette girdiğiniz ilk günden beri Sırrı Süreyya Önder’in bir gözü hep sinemaydı deniyor?

Doğru. Hiç gündemimden çıkmadı.

* Peki sinema alanında ne tür projeleriniz var?

Zaten adaylık teklif edildiğinde Maraş Katliamı projesinin ön hazırlıklarına başlamıştım. Yani muhtemelen seçim kampanyası süresinde ben sette olmayı planlıyordum. Dolayısı ile ilk o var senaryosunu bitirdiğim. Çekime hazır Maraş Katliamı hikayesi. İki çocuğun gözünden Maraş Katliamı’nı anlatan bir hikaye. Çok hayati saydığım, mutlaka gerçekleşmesi gerektiğine inandığım bir proje. Yine göçmen meselesine dünya ölçeğinde bakmayı deneyen bir çalışmam var. Berlin Duvarı’na gece kondu yapan bir Yozgatlı’nın hikayesi. Bunun da senaryosunu bitirdim. Hatta bir çok uluslararası destek aldım. Bu da çekilmeyi bekliyor. Bir de çözüm süreci ile ilgili bitirdiğim bir hikaye var. Henüz senaryosu bitmedi; ama bu hali ile bile çekime hazır. Dokuzuncu Esir diye bir hikayem var. Ve bunun gibi bir çok hikayem var. Üçünün de senaryosu bana ait.

* İmralı Projesi ya da diyelim ki başta bir Öcalan senaryosu var mı projeleriniz arasında?

Bunu düşünen insanlara şimdilik yardımcı olmam gerektiği noktasında tutuyorum kendimi. Çünkü buna kendisinin karar vermesi ve koordinatlarını kendisinin belirlenmesi çok önemli bir şey. Ama bu ‘Dokuzuncu Esir’ dediğim meselede kendisi tüm gerçekliği ile zaten var. Şimdiden içeriğini söylemeyim çekebilirsek o zaman görürsünüz.

* Yalçın Akdoğan bir suçlama gibi dile getirmişti. ‘Siz ancak çözüm sürecinin ya da barışın filmini çekersiniz’ diye. Bu anlamda bir cevap olarak nitelendirirsek nereye denk düşüyor?

Bir kere o laf sanattan nasipsiz bir laf. Sanattan nasipsiz olmak hayattan nasipsiz olmak demektir. Burada filmi aşağılayan bir durum var. O yüzden kabul edemem. Filmini çekersiniz ne demek. Film ya da bir sanatsal üretim hayatın bizatihi kendisi kadar önemli ve değerlidir. Hayattır çünkü. Onu bir kenara bırakalım. Ama neyi kast etti o insan. Şunu kast etti. Halk HDP’ye desteğini iki katına yükselti. Ve AKP de önemli bir oy kaybına uğradı. Bu hırs ile sanki kendileri varsa çözüm süreci olurmuş gibi çözüm süreci kendilerinin bir lütfuymuş gibi ele alan zayıf bir yaklaşım. Onun için hiç o bahis üzerinden ciddiye almadım. Almıyorum da. Çünkü sürecin bitmesinin de yeninden başlamasının da bambaşka dinamikleri var. Barış ve özgürlük talebi toplumsal bir talep haline gelmeden, toplumsal bir talep olarak kendini dayatmadıkça, devletin mevcut savaş paradigması tıkanmadıkça barış gerçekleşebilecek bir şey değildir. Ama bunlar gerçekleştiğinde de barış kaçınılmaz bir şeydir. Dolayısı ile dinamik böyle gelişir. Biz barışı toplumsallaştırma, talebini toplumsallaştırmak özgürlüğün mücadelesi vermek, görünür kılmak ve buna dönük zulümleri, hoyratlıkları bertaraf edebilmek falan biz bunları yapabildiğimiz ölçüde barış ve özgürleşme gelecektir. Kimsenin bize bir şey lütfedeceği yok.

* Halen bu anlamda iktidardan beklentisi olan var…

Bir takım milliyetçi ve sağcı Kürtlerin anlayamadığı şey de budur. Zannediyorlar ki el pençe divan durmakla Kürtlere hakları bahşedilecek. Böyle bir sistem yok, böyle bir dünya yok. Böyle bir tarih yok. Bu tam da AKP’nin istediği, yer yer tanınmış bir çok insanı da etkileyen ve onları zavallı durumuna düşüren sinsice bir yaklaşımdır. Barış bizim ellerimizdedir. Özgürlük de öyle. Mücadele edersek, bunu ne kadar kitleselleştirebilirsek o kadar yakın gelecektedir.

* AKP kongresini nasıl değerlendirdiniz?

En çok bu işte bazı zayıf tiplerin bundan bir şey çıkarmasını umuyorum. Hani biz uyum gösterirsek, bunların her dediğine he dersek süreci yeniden başlatacaklar. Yani bu iş diz kırmayla olmaz. Bunu hepimiz son derece hayati şekilde kavradık.

* Neyle olur?

Diz kırmayla olmaz dik durmayla olur. Mücadele ile olur. Ve bu mücadeleyi, bu demokratik alanı demokratik itirazı genişletmekle olur. Bugün bunun şartları yok, bugün ne yazık ki -bizim kendi eksiklerimiz de var başta kendimizi katarak söylüyorum- barış bugün toplumsal bir talep halinde değil. Toplumsal bir hayat haline gelmemesi için bugün bu uygulamalar, tutuklamalar, imha operasyonları var. Onun için biz bütün birikimlerimizi enerjimizi onların yöneldiği yere yığmak durumundayız. Sivil siyasetçilerimizin hepsini zindanlara attılar. Ekmekleriyle oynadılar, temel yaşam haklarına saldırıyorlar her gün. Kimse süreç başlayacak, başladı beklentisine girmesin. Bu tamamen sinsice iradi olarak planlanmış mücadele zemini ve talep zeminini zayıflatmayı hedefleyen bir söylemdir.

* “OHAL devam edecek, kaldırmayacağız neden kaldıralım ki” söylemi var. Nereye kadar sürecek?

Aynı şey bu olgu için de geçerlidir. Bilimsel değerlendirmenin gücü buradan gelir. Biz ilimle düşünmek durumunda olan insanlarız. Niye kaldırsın ki. Kim talep ediyor? Bizden başka talep eden mi var? Ülkenin ana muhalefet partisi birçok anti demokratik uygulamaya, OHAL’in sürdürmesini sağlayan uygulamaya, sıkılmadan ‘Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ demiş. Kaldırır mı? Sen bu kadar paçavra bir değerlendirme yaparsan, bu pratik üzerine inşa edersen niye kaldırsın. Bizden başka talep eden ve mevcut duruma bizden başka itiraz eden mi var. Olsaydı cezaevinde olurlardı şimdi. Onun için adam demokratik tüm kanalları baypas etmenin en tırnak içerisinde hukuki yolu. Bulmuş böyle bir ferahlık. Meclis yok, karışan yok, mahkeme denetimi yok, hukuk yok… Ağzından çıkan fermana dönüşüyor. Dolayısı ile niye kaldırsın. Kim bu konfordan vazgeçer. Onun için bu da bizim mücadelemize ve dediğim gibi mücadeleyi geniş bir zemine, geniş bir ittifak zeminine evirmemiz lazım.

* Bu ittifak meselesi çok tartışılıyor var mı bunun bir zemini?

Her zaman vardır. Objektif koşulları var. Eksiklik bizdedir. Bazen bir kişi, bir olay bile tarihin akışını değiştirir. Hem de tarihsel dönemlere baktığımız zaman en umutsuzmuş, en karamsarmış gibi gözüken günlerde olur. (Kenan Kırkaya – Selman Gozelyuz – DİHABER)