Dururlarsa düşerler durursak eziliriz – M. Ender ÖNDEŞ

 

 

 

Hiç bu kadar gergin, kaskatı bir Türkiye görmedim hayatım boyunca. Bir ülkede gazetelerin sabah kocaman, kapkara manşetlerle çıkması, kimi zaman hayra alamettir aslında; memleketin canlı ve heyecanlı olduğunu gösterir ama bu öyle değil. Bu düpedüz, bildiğimiz kasılma hali. Her sabah uyanıyorsunuz bilmem şu kadar gözaltı, bilmem nereye operasyon, üç taraf deniz dört taraf düşman, zindanlar hınca hınç, her yerde hainler kol geziyor, üç kişi sokağa çıksa ‘dalın dalın’ diye telsiz sesleri geliyor arkadan… Bir 23 Nisan vardı eskiden ya hani, çocuktuk, öyle yürürdük resmigeçitlerde de eğlenirdik filan. Şimdi ne 23 Nisan’ı, itfaiyenin kuruluş yıldönümünde bile çatıda keskin nişancı, kaldırımda bariyer, ara sokakta çevik otobüsleri… Her şey gergin, her şey kaskatı. Apteshaneye yüz elli korumayla gidiliyor memlekette! Herkes arkasını kolluyor bir taraftan; misal, savcı ifadenizi alıyor ama kendisi eğreti oturuyor adam; yarın adliyenin çaycısı ‘ben bunu bi defa gördüm cep telefonuyla oynuyodu’ dese, gitti!

Kimya bilmeye gerek yok; bu kadar sıkışmadan patlama çıkacağı tabii ki söylenebilir ama kimyanın pozitif ilkeleri de kaotik insan topluluklarına pek uyarlanamaz ki. İnsan toplulukları daha karmaşıktır, çoğu zaman en ağır sıkışma hallerinde bile ‘telafi’ yolları bulunur, sıkışan enerjinin boşalma noktaları filan vardır. Bıçak kemiğe dayanır, sonra biraz kemik esner, biraz bıçak yorulur, bu arada kemik gider yine de ama narkozun etkisi sürer, vs…

Hakikaten tuhaf bir yerdeyiz. Önce 6 milyon, sonra da 25 milyondan fazla insan korkunç bir haksızlığa uğramışlık duygusu içinde, sıfır adalet ve sıfır ahlak koşullarında her gün boğuluyor.

Durmayalım düşeriz prensibiyle yürüyor işler; bir akademisyenle bir öğretmeni işe başlatsan ne olur meselesi değil artık, çok şey olur çünkü! Çarkın hiç durmadan dönmesi gerekiyor.

Peki, ne çıkar bundan? Bu kadar haksızlık eninde sonunda isyana delalet eder deyip çıkabilirsiniz işin içinden. Pek de güzeldir bu ‘eninde sonunda’ lafı; ‘eni’ neresi ‘sonu’ neresi belli olmasa da içimizi rahatlatır. Yolumuzu açar mı peki? Dördüncü yılında yeniden yeniden çağırdığımız ruh, gelir mi gerçekten?

Ve en önemlisi şu: Bütün şu öfke ve homurdanmaya karşın kaldırım taşları yerinde duruyorsa hala, bunun sorumlusu halk mıdır?

Enerjik ama kitlesel alanı dar olan sosyalist solu bir anlığına kenara koyarsak, iki büyük siyasi güç var bugün arenada.

Birinin dayandığı taban, -sahadaki herkes bilir- hiç öyle sanıldığı gibi korkak filan değil, ipin ucu koptu mu, bildiğin dalıyor. Kızgın ve aldatılmış hissediyor kendini şu anda. Başlarındaki itfaiye müdürü ise kolayını bulmuş, Diyarbakır’a Tanrıkulu’nu, Yüksel Caddesi’ne Ağbaba’yı gönderip durumu idare ederken, bir yandan da yeni bir Ekmeleddin hamlesine kadar sokakları kontrol etmeyi planlıyor.

İkincisi ise, müthiş tırpanlanmış, kırılıp dökülmüş olduğu halde ayakta duruyor ama binlerce kadrosundan yoksun olduğu koşullarda yaslandığı o muazzam enerjik gücü harekete geçirmekte zorlanırken bir yandan da her geçen gün daha da sıkıcı hale gelen ‘barış projeleri’ hazırlamaktan vazgeçmiyor.

Bin türlü zulüm ve gaddarlık bir yana, yasal demokratik yollardan kullandıkları iradeleri hoyratça hiçe sayıldığı için sıradan kağıt parçalarına dönüşmüş olan oy pusulalarından soğumuş olan milyonlarca insan ne istiyor peki? Bu insanların ‘barış’ istediği sonucuna hangi verilerden hareketle varıyoruz mesela? İnsanlar, ‘barış’ ya da ‘savaş’ değil de, ‘siyaset’ istiyor olamazlar mı? Hani şu sokakta, şarkılarla ve kaldırım taşlarıyla yapılan türden siyaset! Böyle bir ‘siyaset’ cesurca kendini ortaya koyup yol göstermezse, savaşı dağdakilere, barışı bildirilere, sokağı da sandığa ‘kilitlediğimizde’ aradaki büyük gri alanda burnundan soluyan milyonlarca insan çekirdek mi çitleyecek? Tamam, silahı anladım, zeytin dalını da ama benim gibi içine yuvarlandığımız şu karanlıktan azap duyan birine ne diyorsunuz? Keriz miyim kardeşim ben her seferinde sandığa gidip, her seferinde de elim böğrümde oturayım? Nereye çağırıyorsunuz beni ve yukarıda iki gücün tabanındaki milyonlarca insanı? 16 Nisan’dan bin beter olacağını adım gibi bildiğim 2019 macerasına mı?

Nuriye ile Semih’in savcısı mesela, “Gezi ve Tekel yaratmak istiyorlar” derken, fazla vesveseli mi davranıyor, yoksa bize bir şeyler mi söylemek istiyor? Ne dersiniz?

Bu anlamda, iki genç insan, ‘ruh çağırmak’tan daha iyi bir şey yapmıyorlar mı sizce?

(Özgürlükçü Demokrasi)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir