Kuruluşunun 1.yılında HBDH bileşenleri süreci değerlendiriyor

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi (HDBH) içinde yer alan MLKP komutanlarından Ferzad Can, PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan, Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı ve Maoist Komünist Parti (MKP) Temsilcisi Meral Özgür Cihan, kuruluşunun birinci yılında HDBH değerlendirmeleri ile birlikte Türkiye, Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri ETHA’dan Rakel Asiman’a değerlendirdiler.

Bölge koşulları nedeni ile geç yayınlandığı belirtilen, birleşik mücadelenin önemli bir adımı olan HBDH’nin gelişimi-durumu ve kurucu bileşenlerinin ülke ve bölge genelinde savaş, faşizm ve devrimci sürece ilişkin değerlendirmelerini içeren röportajlar, yayınlanma tarihi sıralamasına uygun olarak sayfamıza aktarılmıştır.

HBDH’nin diğer bileşenlerinin röportajlarının da yayınlanması durumunda sayfamızda güncellenerek yer alacaktır.

* * * * *

MLKP komutanı Can: Hedefimiz rejim krizini devrime dönüştürmek olmalı

MLKP komutanlarından Ferzad Can, savaş, kaos ve devrimler sarmalındaki Ortadoğu’ya ilişkin değerlendirmeler yaptı. Hitler’i örnek alan Erdoğan’ın referandum sonrasında faşist devlet terörünü yoğunlaştıracağı uyarısında bulunan Can, “Küçük bir kıvılcım koca bir bozkırı tutuşturabilir. Odaklanmamız gereken Rojava devrimini tüm bölgeye yaymaktır” diye konuştu.

Marksist Leninist Komunist Parti’nin (MLKP) Medya Savunma Alanları’nda kurduğu Hüseyin Demircioğlu Akademisi Komutanlığı’ndan Ferzad Can, savaş, kaos ve devrimler sarmalındaki Ortadoğu’ya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

MLKP komutanlarından Can, emperyalist ve gerici bölge devletlerinin girişimleriyle El Bab ve Minbic hattı ile Musul çevresinde, aynı zamanda DSG’nin Fırat’ın Gazabı hamlesiyle birlikte Rakka bölgesinde yoğunlaşan çatışmaları yorumladı. Rojava’daki özgürlük güçlerinin kazandığı Minbic zaferinin, Suriye demokratik devrimine doğru atılmış bir adım olduğunu, Rakka ile bu adımın daha da güçleneceğini söyledi.

Can, faşist AKP/Saray cuntasının Suriye’ye yönelik işgal harekatının amacının, Rojava devrimini boğmak ve Bakur Kürdistan’ı elde tutmak olduğunu söyledi.

Türkiye’de rejim krizinin giderek derinleştiğini vurgulayan Can, MLKP’nin de bileşeni olduğu Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin krizi devrimci bir krize evriltme amacı taşıdığını dile getirdi, “Eğer sürece devrimci bir müdahale olmazsa, rejim krizini kısmen de olsa hafifleterek ömrünü uzatabilir. Rejim krizini devrimci bir krize dönüştürmek temel hedefimiz olmalı” dedi.

MLKP Hüseyin Demircioğlu Akademisi Komutanlığı’ndan Ferzad Can’ın ETHA’nın sorularına verdiği yanıtlar şu şekilde:

HEDEF SURİYE DEMOKRATİK DEVRİMİNE DOĞRU İLERLEME

El Bab, Rakka ve Musul bölgesinde çatışmalar yoğunlaştı. Gelişmelerin hangi yöne evrilebileceği konusunda öngörüleriniz nedir?

YPG ve Demokratik Suriye Güçleri’nin tarafı olduğu çatışmaları, Rojava devriminin Suriye devrimine doğru genişleme, yayılma süreci olarak değerlendirebiliriz. Ancak, alanda çok sayıda gerici güç ve irade konumlanmış bulunuyor. Özellikle El Bab, Cerablus ve Azez gibi alanlarda, bölge devletlerinden emperyalistlere kadar çok sayıda irade ve bunlar arasında kıyasıya bir savaş var. Dolayısıyla, bu alanda dengelerin ve ittifakların sıkça değişiklik göstermesi söz konusu. Demokratik Suriye Federasyonu’nun Minbic zaferinin en önemli sonuçlardan birisini, Rojava devrimimizin Suriye demokratik devrimine doğru genişlemesinin çarpıcı bir adımı ve verisi olarak tanımlıyoruz. Rakka hamlesinin zaferi ve kentin Demokratik Suriye Federasyonu sınırları içine girmesi, federasyonumuzun coğrafi sınırlarının büyümesi anlamına gelmez yalnızca, devrimin geride kalan Suriye kentlerine doğru yayılması anlamına gelir. Nitekim, Rakka sürecinde savaş güçlerimizin Deyr-e Zor’a yönelmesi ve çetelerin elinden alınarak özgürleştirilmesi de aynı nitelikte devrimimizin genişlemesi anlamına gelecektir.

Halep’in çete işgali altındaki bölümlerinin Rusya ve İran desteğiyle rejim güçlerinin eline geçmesi, bölgedeki dengelerde önemli bir değişikliğe yol açtı, süreç devam ediyor. El Bab çatışmaları ise çok kutuplu, çok denklemli ve daha karmaşık güç ilişkilerinin devrede olması nedeniyle şimdilik stabil duruma gelmiş olsa da, kısa süre sonra kaotik sonuçlar ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir. Halep üzerindeki hegemonya mücadelesinde Türk tarafı yenilen taraftır. Halep, mevcut haliyle Suriye rejimi ile devrimci kuvvetlerimizin otoritesi altındadır. Rojava devrimini, Suriye demokratik devrimine doğru zorlamak bizim cephenin hedefidir. Esad rejiminin amacı ise Rojava devriminin kazanımlarını sınırlamak, fiili özerklik ve federasyon statüsünü yıkmaktır.

‘TÜRK DEVLETİ DAHA YOĞUN BİR SAVAŞA YOL AÇABİLİR’

Sömürgeci Türk devletinin, kapılarında büyük hayal kırıklığı yaşadığı ve önemli darbeler yediği El Bab çevresindeki varlığı, Rojava Kürdistan’ın birleşmesinin önündeki başlıca engellerden biridir. Bu durumun kalıcılaştırılmaya çalışılması nedeniyle sömürgeci Türk devleti ile Suriye Demokratik Güçleri arasında büyük bir gerilim söz konusu. Kantonların birleşmesinin engellenmesi için Türk devletinin bölgede yarattığı saldırılar ve provokasyonlar daha yoğun bir savaşa yol açabilir.

El Bab, Halep’e yakınlığı nedeniyle stratejik önemdedir. Şu anda, El Bab’ın kimi alanlarının Türk ordusunun ve çetelerin denetiminde olması, Halep üzerinde daimi tehdit anlamına gelmektedir. Bu durumda, Rusya destekli Suriye rejimi de Türk faşizminin Halep yakınlarına kadar sokulmuş olmasını, dolayısıyla yeniden dirilen Osmanlıcı iştahının canlı kalmasını istememektedir. Tam da bu nedenle, rejim güçleri El Bab ve çevresinde konuşlanmaktadır. Bu, belli ölçülerde bizim de onay verdiğimiz bir durumdur. Zira, güçlerimiz bakımından El Bab belli bir öneme sahiptir ama etrafını dolaşarak bile olsa Efrin’le güvenli bir bağlantı kurduğumuz taktirde bizim için vazgeçilmez değildir. Ayrıca, Halep’teki varlığımız ve Efrin-Kobane güçlerimizle El Bab kuşatılmış durumdadır. Her koşulda işgalci Türk devletinden avantajlı durumdayız.

‘EL BAB’TA ANCAK RUSYA ONAYI İLE HAREKET EDEBİLİYORLAR’

Burjuva faşist Türk devletinin Suriye politikası çöktü. Rusya ve İran’la yapılan anlaşma bu çöküşe atılmış imzadır. DAİŞ’e karşı El Bab’da yürüttüğü savaşın asıl hedefi, Rojava devrimini boğmak ve Bakur Kürdistan’ı elde tutmaktı. Ne diyordu Devlet Bahçeli “El Bab’tan eli boş dönersek, Diyarbakır’ı kaybederiz.” Bahçeli’nin bu sözleri, sömürgeci faşist rejimin El Bab’ta yürütüğü savaşın özü ve özetidir.

Musul tartışmalarında denklem dışına atılan ve tüm iddialarını kaybeden Türk sömürgeciliği, Halep’te de aldığı yenilgi ile bölgesel çapta siyasi ve askeri açıdan yenilmiş durumdadır. El Bab’ta da ancak Rusya’nın onayı ile hareket edebilmektedir.

‘XANESOR PROVOKASYONU ŞENGAL SAVAŞININ HAZIRLIĞI’

Musul’da yenilgi ile sonuçlanan zorlamalarının üzerine son bir hamleyi Şengal üzerinden denemeye kalkabileceklerini öngörüyorduk. Nitekim Güney Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyaretinin ardından, Xanesor alanında gerçekleştirilen provokasyon, Şengal savaşının provası ve hazırlığı olarak da okunabilir. Sömürgeci Türk faşizmi Güney Kürdistan’da KDP ile bağımlılık ilişkisine dayanarak Kürtler arası gerici bir savaşı kışkırtıyor. KDP’yi, Şengal’deki HPG, YBŞ ve MLKP güçlerine saldırtmaya çalışıyor. Bunun için, Rojava’dan kaçıp Güney Kürdistan’a sığınan “Roj Peşmergeleri” adlı güruhu kullanmaları da dikkat çekici. Bunlar, Türk MİT’i eliyle yetiştirilen devrim kaçkınları. PKK ve YBŞ sorumlu davranarak, halkı koruyan, ulusal birliği zora sokmamaya çalışan bir yerde duruyor. Bugünkü güç ilişkileri göz önüne alındığında KDP ve işbirlikçisi olduğu faşist Türkiye’nin işlerinin çok da kolay olmadığını söylemeliyim. Halkımız nezdinde daha şimdiden KDP mahkum olmuş durumda, hem bu gerici saldırganlığın sorumlusu olarak hem de eğer saldırganlıklarını sürdürürlerse, yenilen taraf olarak halkımızın tarihinde lanetle anılacaktır.

Türk devleti ve KDP’ye, Şengal cephesinde esaslı bir yenilgi tattıracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Sömürgeci Türk devletinin Kandil’i de işgal hayali beslediği sır değil. Böyle bir hamleye kalkışması halinde Kandil’e gömüleceği de sır olmasa gerek.

‘REJİM KRİZİNİ DEVRİMCİ BİR KRİZE DÖNÜŞTÜRMEK TEMEL HEDEFİMİZ OLMALI’

7 Haziran sonrası gerçekleşen Saray darbesi, egemenler arası ve devrimci güçlere karşı darbeler ve faşist saldırganlığın iç içe geçtiği bir sürece evrildi. Saray’ın tek adam rejimi reorganizasyonu yoluyla krizden çıkma stratejisinin başarı şansı var mı?

Sömürgeci faşist rejim krizini ne bu yoldan ne de başka bir yoldan aşamaz. Değişim isteği sadece Erdoğan’ın bireysel hırslarına bağlı değildir. Her ne kadar bu değişimle Erdoğan milli şefliğini ilan edecek olsa da, esasen hedeflenen cumhuriyetin içine düştüğü derin krizi aşma arayışıdır. Sömürgeci faşist rejim bu süreçte parlamentonun yetkilerini artırarak değil sınırlayarak, mümkünse parlamentoyu bir alt organ haline dönüştürerek aşmayı düşünüyor.

Erdoğan ve onun faşist politik İslamcı partisinin faşist MHP ile kurduğu ittifakın temelini de bu oluşturuyor. Bizim cumhuriyet krizi olarak tanımladığımız, onların tek Türk devletinin yıkılıp gideceği korkusu, onları böyle bir değişime zorlamıştır.

Faşist rejimin içine düştüğü krizden çıkma şansı var mı? Eğer sürece devrimci bir müdahale olmazsa rejim krizini kısmen de olsa hafifleterek ömrünü uzatabilir. Burada belirleyici olan devrim ile karşı devrim cephelerinin hesaplaşmasının sonucudur. Rejim krizini devrimci bir krize dönüştürmek temel hedefimiz olmalı.

‘SARAY REJİMİ ORTADOĞU BATAKLIĞINDA ÇIRPINDIKÇA DİBE DOĞRU BATIYOR’

Saray’ın OHAL çizgisinin püskürtülmesi ve gerici iç savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanları var mıdır? Hangi yoldan gerçekleşebilir?

Öncelikle, Saray rejiminin saldırgan siyasetinin temelinde gücün değil güçsüzlüğün yattığını, başta Kürt özgürlük mücadelesi olmak üzere ezilenlerden doğru oluşan basınçla, kendi iç çelişki ve çatışmalarından doğan basıncın sonucu olarak gittikçe büyüyen bir iç krize yuvarlandığını ve de yönetme yeteneğini yitirdiğini görmemiz gerek.

Gözden kaçırmamamız gereken diğer bir husus ise Saray rejiminin Kürt sorununda içine düştüğü açmaz sonucu, dış ve iç siyasetin iç içe girdiği ve Ortadoğu bataklığında çırpındıkça da dibe doğru battığıdır.

Faşist cephenin karşısına devrimci cepheyi büyüterek çıkarsak, faşizmin siyasi, askeri ve ekonomik mevzilerini eylemliliklerimizle darbelersek, kitlelerin devrimci şiddetini harekete geçirerek rejimin gerici iç savaş siyasetini boşa çıkarıp, devrimci yükselişi gerçekleştirebiliriz.

‘ÇOK GÜÇLÜ OLDUKLARI İMAJI VERİYORLAR, SÜREÇTEN YENİLGİYLE ÇIKACAKLARI GÖRÜLÜYOR’

Rejim krizine eklenen ekonomik krizi de göz önüne alırsak faşist cephenin etkisinde olan kimi kesimlerin de bu cepheyi terk edeceği, politik İslamcı faşist iktidarın toplumsal desteğinin bu yoldan da zayıflayacağını söyleyebiliriz. Suriye’deki işgalci varlığının da giderek tepkileri büyüteceği hesaba katılmalı. Bu da, devrimci cephenin güç kazanacağı anlamına geliyor. Fakat tekrar etmek gerekir ki, bu güç ancak mücadeleyi büyütmekle devrimin hizmetinde sonuçlar yaratır. Günden güne saldırganlığı arttırırken faşist rejimin giderek güçlenmekte olduğuna dair algı yanılması karşısında dikkatli olmalıyız. Tayyip Erdoğan liderliğindeki faşist cephe hayli zorlamaktadır. Bu süreçten yenilgiyle çıkacakları görülmektedir. Tam da bu nedenle, her türlü hile, provokasyon ve katliamı yapabileceklerini unutmamak gerekmektedir.

‘REFERANDUM SONRASI HER DURUMDA FAŞİST DEVLET TERÖRÜ ARTACAK’

Tüm saldırılara, baskılara ve devlet terörüne rağmen, halklarımızın saflarında direniş damarı canlıdır, kitle hareketi yenilmiş değildir, belli ölçülerde pasifize olmuş, bekleme haline geçen bir gerçekliği söz konusudur. Bu kitlenin direnme ve mücadele etme potansiyelini açığa çıkaracak öncü çıkışlara ihtiyaç var. Bu bağlamda, referandum süreci, önemli imkanlar barındırmaktadır. Devrimciler bu süreci faşizme karşı mücadeleyi büyütmenin vesilesi olarak görmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki, ister referandumu kaybetsinler, isterse kazansınlar, her durumda faşist devlet terörünün artacağını söylemek gerekir.

Faşist saldırganlığa direnen, mücadele mevzilerinde tutunmayı başaran devrimci öncü, halk nezdinde güven uyandıracaktır. Direnişçi yığınlar bir bakıma devrimci öncüleri testten geçiriyor, inat ve ısrar, irade ve kararlılık, cüret ve cesaret sergileyen devrimci kuvvetler ancak öncülük misyonunu üstlenecek ve kitlelerin gerçek önderi olmaya hak kazanacaktır.

‘HİTLER’İ VE HİTLER ALMANYASI’NI KENDİNE ÖRNEK ALIYOR’

Yükselen faşist saldırganlığa karşı antifaşist birleşik hareketin gelişim çizgisi ne olacaktır? Birleşik Devrim Hareketi’nin sürece etkin biçimde dahil olmasının imkanları var mı?

20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı ve hemen ardından 24 Temmuz’da Medya Savunma Alanlarına yapılan saldırıyla birlikte PKK’ye, partimize, antifaşist ilerici güçlere ve emekçi sol hareketin diğer bölüklerine karşı faşist sömürgeciliğin devreye soktuğu ez ve çöz saldırı dalgası; başarısız kalan 15 Temmuz faşist askeri darbe sonrası Erdoğan ve çetesine biat etmeyen tüm kesimlere yönelmiş durumdadır. Erdoğan ve tayfası, bir bütün olarak toplumu teslim almaya çalışıyor.

‘HBDH’NİN İDDİASI REJİM KRİZİNİ DEVRİMCİ KRİZE DÖNÜŞTÜRME YÖNÜNDEDİR’

Başta partimiz olmak üzere, HBDH’nin, öncü ve önderlik iddiası olan devrimci parti ve örgütlerin kendisine soracağı temel soru şu olmalı; siyaset, örgüt ve eylemde öncü ve önder olma, yol açma misyonuna uygun davranacak mıyız davranmayacak mıyız? Yoksa bekleyen, gelişmelere göre konum alan evrimci bir pozisyonda mı duracağız?

Gerek partimiz gerekse bir bölüğü olduğumuz HBDH’nin iddiası, rejim krizini devrimci krize dönüştürme yönündedir. Pratik yetersizliği tartışılabilir fakat çağrılarımızın, yönelimimizin ve de hazırlıklarımızın bu yönde olduğunu söyleyebilirim.

İnisiyatif alan, karşı hamle yapan, potansiyeli harekete geçirmek için büyük bir feda ruhuyla öncü çıkışlar yapan bir yoldan ilerlememiz gerek. Olanaklara odaklanan, kendi rolünü oynamaya kilitlenmiş bir devrimci girişkenlik pratiği sergilemek zorundayız. Öncülük tarzı, devrimci cüret ve atılım ruhuyla iddialarımıza bağlı kaldığımız, çıtayı her daim yükselttiğimiz koşullarda faşist ablukayı dağıtacak, özgürlük ve sosyalizm mücadelemizin başarısını güvenceye almış olacağız. Sömürgeci faşist rejimin topyekün saldırısına karşı aktif savunma çizgisini esas alarak yürümeliyiz. Savunma yanı değil saldırı yanı ağır basan bir aktif savunma çizgisinden söz ediyorum. Geniş halk kitleleri savunma pozisyonunda olabilirler. Bu, oldukça da önemlidir.

‘CÜRETLİ VE ADANMIŞ DEVRİMCİLİK ROTASI ZAFERİN GÜVENCESİ OLACAK’

Fakat devrimci durum tespitinde bulunan, devrim iddiası olan devrimci parti ve örgütlerin kendilerini sadece savunma pozisyonunda konumlandırması kabul edilemez. Böylesi bir çizgi tasfiyeciliği beraberinde getirir. Mevzilerimizi savunmalı, gasp edilen mevzilerimizin yerine yenisini inşa etmeli, fiili meşru mücadele hattında ilerlemeli, dağlarda gerillayı, kentlerde milis ve müfrezeleri güçlendirmeliyiz. Büyük bir feda ruhuyla kuşanıp faşizmin krizini daha da derinleştirmeliyiz. Fedaice, cüretli ve adanmış devrimcilik rotası zaferin güvencesi olacaktır.

‘KRİZ İÇİNDELER, BURJUVA BÜTÜN YOLLAR TIKALI’

Ortadoğu coğrafyası savaşlar, krizler ve devrimler sarmalından geçiyor. Bu genel kaos halinden nasıl çıkılacak?

Bu kaos halinden demokratik devrimle çıkılabilir. Kürdistan’ın özgürleştiği, Demokratik Ortadoğu Federasyonun inşa edildiği ve ezilenlerin sosyalizme yürüdüğü bir demokratik devrimdir bu. Kürdistan üzerindeki sömürgeci siyaset çökmüştür. Emperyalizmin planları işlemez haldedir. Kapitalizm derin bir politik, ideolojik ve ekonomik kriz içindedir. Burjuva bütün yollar tıkalı. Ezilenlerin devrimci demokratik birliği ve devrimci savaşı büyütmesi ile bu süreci devrimle taçlandırabiliriz.

‘SINIFLAR ARASI EŞİTSİZLİK KESKİNLEŞTİ, VAROLUŞSAL KRİZ DERİNLEŞİYOR’

Bu tablo içinde odaklanılması gereken temel sorun nedir? Devrim ve karşı devrim mücadelesi bölge ülkelerini içine alan bir cepheleşmeye dönüştürülebilir mi?

Emperyalist dünya düzeninin, bölgede uzun zamandan beri bir kriz içinde olduğu ve giderek bölgeyi kontrol edemez hale geldiği, eski yöntemlerle de yönetemediği, ciddi sorunlar yaşadığını biliyoruz. Gerek bölge açısından gerekse dünya açısından şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; burjuva üretim ilişkileri ekonomik, politik ve ideolojik olarak bir kriz yaşıyor, buna varoluşsal kriz diyoruz ve bu kriz her geçen gün daha da derinleşiyor.

Gerek tek tek ülkeler düzeyinde gerekse bölgesel ve dünya düzeyinde devrimcilerin odaklanması gereken temel sorun nedir? Biraz önce çizdiğim tablonun kendisini dikkate aldığımızda sorunuzun yanıtı “küçük bir kıvılcım koca bir bozkırı tutuşturabilir” olacaktır. Odaklanmamız gereken temel sorun, Rojava’da tutuşturulan devrim ateşini tüm bölgeye yaymaktır.

* * * *

PKK YK üyesi Duran Kalkan: Toplumun birleşik devrim hareketi yaratılmalı

PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan, kuruluşunun üzerinden bir yılı aşkın süre geçen HBDH’ın geldiği aşamaya dair değerlendirmeleri; “Geçen bir yıl içerisinde parçalılığı aşma ve birlikte mücadele etme konusunda anlayış ve ortak çalışma zemini yakalamış olmayı önemli bir sonuç olarak değerlendirdik” diyen Kalkan, ancak birleşik hareketin henüz çok zayıf ve sınırlı olduğunu belirtti. Kalkan’a göre, “toplumun devrim hareketini birleşik olarak yaratmak gerekiyor.”

Türkiye ve Kürdistan’da devrim mücadelesi yürüten parti ve örgütlerin kurduğu Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin (HBDH) kuruluşunun üzerinden bir yılı aşkın zaman geçti. 12 Mart 2016 tarihinde kuruluşunu ilan eden HBDH, bu bir yılda hangi aşamaya geldi, neler yaptı, neler yapamadı? HBDH, Ortadoğu’daki durumu ezilenler lehine çevirmede nasıl bir rol oynayabilir? Faşist diktatörlüğe karşı savaş nasıl yürütülecek?

Tüm soruların yanıtlarını PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan ile konuştuk. Duran Kalkan ile referandum öncesinde, 15 Mart 2017 tarihinde yaptığımız röportajı, çeşitli sorunlar nedeniyle gecikmeli olarak yayımlıyoruz. Bu gecikmeden dolayı röportajın sahibi ve okurlarımızdan özür dileriz.

PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan’ın ETHA’nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyası gittikçe yoğunlaşan bir savaşlar, krizler ve devrimler sarmalından geçiyor. Emperyalist, bölgesel ve yerel egemenlik odaklarının bir türlü dikiş tutturamadığı, ittifakların sürekli bozulup yenilendiği bu genel kaos halinden nasıl çıkılacak? Bu durumdan ezilenler lehine devrimci bir sıçrama yönünde çıkmanın yolu nedir?

Bugün Ortadoğu’da çok ciddi bir kriz ve kaos durumunun yaşandığı doğrudur. Hatta bu durum çeyrek yüzyılı aşan bir savaşa yol açmış bulunmaktadır. Mevcut savaşın Yirminci yüzyıldaki dünya savaşlarına göre askeri şiddet boyutu zayıftır. Yani düşük yoğunluk kapsamındadır. Fakat siyasi, ideolojik ve toplumsal boyutları önceki dünya savaşlarına göre hiç de zayıf değildir. Şu gerçek çok açık bir biçimde görünmektedir: Yirminci yüzyılın ağır tahribat yaratan savaşlarının ortaya çıkardığı düzen-sistem artık kendini sürdürememekte ve mutlak değişiklik istemektedir. Demek ki mevcut kriz ve kaos sistemsel ve küreseldir, yani yapısaldır. Diğer yandan, süreç ilerledikçe mevcut kriz ve kaos durumu daha da derinleşmekte ve acil çözümler istemektedir.

İşte esas sorun da bu notada ortaya çıkmaktadır. Denebilir ki, burada sorun olacak ne var? Madem ortada bir kriz ve kaos durumu var ve bunlar da çözümü dayatıyor, o halde çözüm gelsin ve sorunlar da çözülsün! İşte kriz ve kaos durumunu sona erdirecek çözümler böyle gerçekleşmiyor. Çözüm getireceğim diye ortaya çıkan küresel, bölgesel ve yerel güçler bunu yapamıyorlar. Çünkü çözüm yolu gösteremiyorlar. Çünkü kendileri çözüm gücü değil, kriz ve kaosun yaratıcı gücü konumundalar. Bir sorunu yaratan onun çözüm gücü olamaz, olsa olsa sorunun daha da ağırlaştırıcısı olabilir. Nitekim bugün Ortadoğu’da yaşanan da budur.

Mevcut kriz ve kaos durumunu aşma iddiasında olan küresel, bölgesel ve yerel güçlerin konumuna bakıldığında bu gerçek açıkça görülür. Örneğin bölgesel ve yerel güçlerde hiçbir yenilik yoktur. Bölgesel güçlerin başında gelen TC ve İran’ın durumu ortadadır. Hem Kürt düşmanlığının ve hem de buna dayanan ulus-devlet faşizminin en bağnaz savunucuları konumundadırlar. Tarihin en ağır tutucu, dogmatik ve statükocu güçleri durumundadırlar. Böyle bir durumu yaşayanlardan ne çözüm gelir? Yerel güçler de bundan pek farklı değillerdir. Örneğin KDP’nin durumu ortadadır. Kürdistan gibi bir alanda KDP gericiliği, işbirlikçiliği ne yapabilir? Ne yazık ki, sol hareketler de çok dar ve dogmatik bir konumu yaşamaktadır. Bu nedenle etkin çözüm üreticisi güç konumuna gelememektedir. Aslında “Değişim istiyorum” diyen güç konumunda yine de küresel sermaye güçleri bulunmaktadır. Kapitalizmin azami kar yasası gereği, mevcut statükoculuğu aşarak bölgede daha fazla kar elde etme peşinde koşmaktadırlar. Onların da projesi BOP olarak belirlenmiştir ki, çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen söz konusu BOP’un içinde ne olduğunu kimse anlamamıştır. Kısaca küresel kapitalizm güçleri bir yandan bölgede değişim istiyor görünseler de, diğer yandan radikal değişimden öcü gibi korkmakta, dolayısıyla her fırsatta statükoculukla anlaşmaktadır.

KRİZ VE KAOS DEMOKRATİK HALK DEVRİMLERİYLE AŞILIR

Bütün bunlar Ortadoğu’daki kriz ve kaosun neden aşılamadığını ve nasıl aşılabileceğini ortaya koymaktadır. Yani kriz ve kaosu yaratan güçlerle mevcut durum aşılamaz. Peki nasıl aşılır? Çok açık ki, mevcut kriz ve kaosun yaratıcısı olmayan güçlerle ve devrimlerle aşılır. Ortadoğu’daki kriz ve kaos durumu ancak demokratik halk devrimleriyle aşılabilir ve savaş ancak böylesi devrimler tarafından sona erdirilebilir. Demek ki, söz konusu devrimsel gelişme yaşanmadıkça mevcut kriz, kaos ve savaş durumu sona ermez. İnişli-çıkışlı bir mücadele içinde kriz, kaos ve savaş durumu sürüp gider. İşte bu nedenle mevcut ittifaklar kalıcı ve sonuç yaratıcı olamamaktadır. Devrimci bir sıçrama ise sadece zemini var ve de gereklidir değil, aynı zamanda zorunlu bir gerekliliktir de.

KÜRT DÜĞÜMÜ ÇÖZÜLMEDEN HİÇBİR SORUN ÇÖZÜLMEYECEK

Kürdistan devrimi bölgedeki tüm devrimci ve karşı devrimci planları kesen bir etken durumunda. Öyle ki iç ve dış siyaset kategorileri birbirinden ayrı değerlendirilemez hale geldi. Ekonomik, siyasi ve askeri her mesele bölgesel düzeyde ve zincirleme biçimde birbirine bağlanıyor ve toplamda emperyalist sistemin bütününe etki eden sonuçlar yaratıyor. Bu genel tablo içinde gerek tek tek ülkeler düzeyinde gerekse de bölgesel ve dünyasal düzeyde devrimcilerin odaklanması gereken temel sorun nedir? Kürdistan’da odaklanmış görünen devrim ve karşı devrim mücadelesi nasıl tüm bölge ülkelerini içine alan bir devrimci cepheleşmeye dönüştürülebilir?

Kuşkusuz çok geniş bir konu ve benim ayrıntılı cevaplar vermem mümkün değil. Ancak kısa ve önemli gördüğüm birkaç esas üzerinde durabilirim. Hiç kuşkusuz yaşanan mevcut kriz, kaos ve savaşın arkasında tarihsel olarak gelişmiş iktidar ve devlet sistemi var. Yine küresel kapitalist hegemonyanın özellikleri var. Buradan baktığımızda bölgede yaratılan iki temel sorunu görüyoruz. Elbette onlarca önemli sorun var, ancak ikisi öne çıkıyor ve odak oluyor. Birisi Arap-Yahudi çelişkisi veya dar yanıyla İsrail-Filistin sorunu. Tarihte Yahudi toplumuna yapılanlar biliniyor. Fakat mevcut İsrail oluşumu, tarihte yaşananlardan çok, küresel kapitalist hegemonya ile bağlantılı ve ona hizmet eder konumdadır. Söz konusu hegemonya oluşturulurken, bölgede Arap toplumunun çok sayıda devlete parçalanmış ve ikinci sınıfa indirgenmiş olduğu açıktır. Nitekim yirminci yüzyıl boyunca bu temelde sayısız çelişki ve çatışma üretildi ve adeta Filistin dinamiği söndürüldü.

Diğer temel sorun ise şüphesiz Kürdistan’ın parçalanması ve yok sayılarak yok edilmek istenmesidir. Yani açık bir Kürt soykırımının uygulanmasıdır. Aslında sadece Kürt de değil, Ermeni, Süryani ve Rum soykırımları da var. Fakat bu sonuncular kapitalizmin küresel hegemonyası oluşurken ağır bir biçimde yaşanıp etkin bir dinamik olma konumunu kaybettiler. Söz konusu o soykırımlar da günümüzde Kürt soykırımına endekslenmiş hale geldiler. Filistin sorununun ateşinin azaltılması bugün Kürt sorununu birincil ve esas hale getirdi.

Bölgesel ve hatta küresel düzeyde siyasal ve toplumsal hareketlerin bugün Kürdistan’a çarpıyor olması buradan ileri geliyor. Öyle ki, kördüğüm gibi, bütün sorunlar toplanıp burada düğümleniyor. Çok net bir biçimde açığa çıkıyor ve de görünüyor ki, Kürt düğümü çözülmeden hiçbir sorun çözülemeyecektir. Burada eğer devrim veya karşıdevrim adına Kürdistan’a çarpma ve kesilme yaşanıyorsa, o durumda soruna yaklaşımda sorun var demektir. Zaten karşıdevrimlerin Kürdistan devrimine çarpıp kesilmesi doğaldır, eşyanın tabiatı gereğidir. Ancak devrimlerin böyle olmaması gerekir. Eğer bir devrimde de benzer kesilme yaşanıyorsa, o zaman söz konusu devrimde ideolojik ve siyasi kusur var demektir. Geçen tarihsel süreçte böylesi durumlar bazen yaşandı. Fakat şimdi söz konusu kusurlar aşılıyor ve bölgedeki tüm devrim hareketleri Kürdistan devrimine odaklanarak güç alıp veriyor.

KÜRDİSTAN BÖLGE VE DÜNYA DEVRİMİNİ BESLİYOR

Demek ki, günümüzde Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan tüm devrim hareketleri, kendi özgünlükleriyle birlikte esas olarak Kürdistan devrimine odaklanmak durumundadırlar. Özellikle Türkiye, İran, Irak ve Suriye için bu durum kesinlikle böyledir. Felsefik, psikolojik, ideolojik, siyasi ve pratik bakımdan Kürdistan devrimine odaklanmayan ve kendi şahsında Kürt sorununu çözmeyen hiçbir devrim hareketinin gelişme ve zafer kazanma şansı yoktur. Bu durum tarihsel, coğrafi ve siyasal bakımdan ortaya çıkmış bir gerçekliktir. Bunu farklı biçimlerde yorumlamaya ve şovenizme konu etmeye gerek yoktur. Kaldı ki, Kürdistan’da KDP etkinliğinin olduğu yirmince yüzyılın ikinci yarısında devrimler değil, karşıdevrimler Kürdistan’dan beslenmiştir. PKK etkinliğinin geliştiği son otuz yıldır ise Kürdistan bölge ve dünya devrimini beslemektedir.

Mevcut besleme durumu aşılarak cepheleşmenin yaratılmasına gelince, bu konuda elbette çok daha fazla teorik ve pratik çabaya ihtiyaç vardır. Burada iki şeye vurgu yapmak istiyorum. Evet, pratik uygulamada Kürt devrimciliğinin yaşadığı önemli eksikler ve zayıflıklar söz konusudur. Fakat teorik olarak PKK Önderliği söz konusu bölgesel cephenin yaratılması için en kapsamlı ve derin açılımları yapmış durumdadır. Söz konusu teorik düzeyin uygulanmasındaki zayıflık anlama ve özümseme noktasında ortaya çıkmaktadır. Milliyetçi etkilemeler de elbette bir etkendir. Fakat çevre halklardaki devrimci zayıflık ve milliyetçilikten daha çok etkilenmiş üstten bakış da Kürdistan Devrimcilerini olumsuz etkilemektedir. Bu durumlar ortaklaşmanın gelişip derinleşmesini engelleyen hususlar olmaktadır. Birinci nokta budur.

İkincisi ise söz konusu cepheleşme konusunda Türkiye’nin öncülük etme gereği ve zorunluluğudur. Nereden bakılırsa bakılsın, gerçeğin böyle olduğu net bir biçimde görülür. O halde böyle bir bölgesel devrimci-demokratik cepheleşme gelişememişse, o zaman kusur Türkiye devrimciliğindedir. Hiç itiraz etmeden bu gerçeği anlamak ve gereğini yapmak gerekir. İşte Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH), geç kalmış olarak da olsa, söz konusu bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmıştır. Sağlam ve zorunlu bir adım olsa da, hızlı gelişemediği de ortadadır. HBDH’ın Türkiye’deki başarı içeren adımları geliştikçe, bunun doğal sonucu bölgesel düzeyde devrimci-demokratik cepheleşmenin, kardeşleşmenin gelişmesi olacaktır.

7 Haziran sonrası gerçekleşen Saray darbesi zincirleme biçimde karşıdevrimin kendi içinde ve devrimci güçlere karşı darbeler ve faşist saldırganlığın iç içe geçtiği bir karşıdevrimci silsileye yol açtı. Rejim krizi tarihinde görülmedik boyutlara ulaştı. Saray faşizminin tek adam rejimi yönünde reorganizasyonu yoluyla krizden çıkma stratejisinin başarı şansı var mı?

Kuşkusuz Türkiye’deki mevcut krizli durumdan çıkışı, değil Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirmeye çalıştığı tek kişi faşist diktatörlüğü, AKP-MHP faşizmi de sağlayamayacaktır. Ne yaparsa yapsın, mevcut krizden çıkışı faşizm sağlayamaz. Faşizm ancak kriz içinde yönetebilir ve iktidarının ömrünü biraz daha uzatabilir. Bunu da ancak antifaşist güçlerin zayıflığı ve dağınıklığı durumunda yapabilir. Faşizm mevcut krizli durumun bir çözüm gücü değil, krizli durumun derinleştirici gücüdür. O halde çözüm gücü olarak görülemez ve pratikte de rol oynayamaz. Nitekim Osmanlı saray yönetim tarzına özenen Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi getirdiği nokta ortadadır. İçerde en azgın terör ve savaş, dışarda ise tam bir tecrit konumuna düşme! Hiçbir cumhuriyet hükümeti TC’yi bu duruma düşürmemiştir. Neredeyse tüm Avrupa’da “İstenmeyen hükümet” ilan edilir hale geldi. TC’nin bakanlarına Avrupa ülkelerine giriş izni verilmedi. Ama hala Binali Yıldırım görev başında ve ortalıkta konuşmalar yapıyor. Mevcut uygulamaya hangi bakan ve hükümet maruz kalsa kesinlikle istifa ederdi. Fakat AKP Hükümeti her yapılanı pişkinlikle karşılıyor ve bir de yalancı pehlivanlar gibi meydan okuyor. Türkiye’yi rezil konuma düşüren bu durumun hesabını Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si sormayabilir, ancak Türkiye halkları mutlaka soracaktır.

FAŞİZM KARŞISINDA TÜM MEVZİLER SONUNA KADAR KULLANILIR

Sarayın OHAL yoluyla iç çelişkilerini giderme, tüm demokratik kazanımları ve mücadele sahasını imha etmeye dönük çizgisinin püskürtülmesi ve karşıdevrimin gerici iç savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanları var mıdır, varsa nedir ve hangi yoldan gerçekleşebilir?

Türkçe’de “çivi çiviyi söker” diye bir söz vardır. Yine “odun odunu yarar, ahmak kendini yorar” denir. Bugün AKP-MHP faşizminin topyekun özel savaş saldırısına karşı da tek çare ve çözüm devrimci halk savaşını yaratıcı bir tarzda ve her alanda geliştirmektir. Bu işin başka bir yolu yoktur. Evet, başka yol olduğu konusunda alttan alta sızlananların ve devrimci savaşı kötüleyenlerin var olduğunu biliyoruz. Fakat böyleleri hiçbir alternatif yol gösteremiyorlar. Sadece devrimci mücadeleden yana sızlanarak faşizme hizmet ediyorlar. Halbuki ortada bilinen gerçekler var. Faşizm ağlayıp sızlanarak, yalvar-yakar edilerek geriletilemez. Hatta mevziler terk edilerek de yenilgiye uğratılamaz. Faşizm karşısında devrimci temelde direnilir ve tüm direniş mevzileri sonuna kadar kullanılır. AKP-MHP faşizmine karşı yapılması gereken de kesinlikle budur. Çünkü belli bir kitle tabanı vardır ve devlet gücünü ele geçirmiştir. Yalan ve demogojiyle birlikte her türlü faşist terör ve katliama hiç çekinmeden başvurmaktadır.

Peki böyle bir faşist diktatörlüğe karşı devrimci savaşla direnilebilir mi? Bir kere, mevcut AKP-MHP faşizmine karşı devrimci halk savaşı temelinde direnmek dışında başka tür mücadele yöntemi ile karşı konulamaz. Çünkü bunun koşulları tümden yok edilmiştir. Diğer yandan, Türkiye’de faşizm-demokrasi kavgası yeni ortaya çıkmamaktadır. Yakın dönem olarak bunun 45 yıllık bir tarihi geçmişi vardır. 12 Mart faşizmine karşı büyük devrimci önderler tarafından demokratik devrim bayrağı kaldırılmış ve bugüne kadar her türlü mücadele yöntemi kullanılarak gelinmiştir. 12 Mart faşist darbesine karşı gerilla temelinde devrimci halk savaşı başlatılmıştır. Söz konusu bu savaş Kürdistan’da günümüze kadar devam ederek çok önemli bir birikim ortaya çıkarmıştır. Yani önemli bir devrimci savaş tecrübesi ve birikimi vardır. Yani faşizme karşı devrimci savaş yeni başlatılmıyor ve sıfırdan başlamıyor. Dolayısıyla başlamış olan devrimci halk savaşını ilerletmek ve sağlanmış birikimi doğru kullanmak, AKP-MHP’nin OHAL faşizmini yenilgiye uğratmak açısından önemli ve sonuç alıcı bir yoldur.

DEVRİM KİTLELERİN ESERİ OLACAKTIR

Yükselen faşist saldırganlığa karşı gerek devrimci özneler gerekse de kitleler bakımından antifaşist birleşik hareketin siyasi ve askeri gelişim çizgisi ne olacaktır? Birleşik Devrim Hareketi’nin sürece daha etkin bir biçimde dahil olmasının yolu ve imkanları üzerine düşünceleriniz nedir?

HBDH olarak biz, öncelikle devrimin kitlelerin eseri olduğu görüşüne inanıyoruz. Bu temelde bir kitle eylem çizgisi geliştirmeye çalışıyoruz. Diğer yandan, devrimi yapanın devrimciler olduğu görüşüne de inanıyoruz. Bu çerçevede de bir öncülük anlayışımız var. Dikkat edilirse, adımız birleşik devrim hareketidir. Yani öncü ile kitlenin birleşik eylemini esas alıyoruz. Siyasi ve askeri eylemliliği iç içe ve birleşik olarak öngörüyoruz. Türk ile Kürdün, kadın ile erkeğin, Alevi ile Sünninin, işçi ile esnafın, genç ile yaşlının birleşik eylemini temsil ediyoruz. Kuşkusuz bir sınıf çizgimiz var; işçi ve emekçi halka dayanıyoruz. Fakat birleşik devrimde kadın ve gençlik hareketlerine öncülük düzeyinde özel önem veriyoruz. Elbette eylem çizgimizin temelinde emperyalizme, faşizme, sömürgeciliğe ve her türden gericiliğe karşı direniş var. Faşizme karşı Birleşik Direniş Güçlerinin örgütlenmesini ve eylemini birincil önemde ele alıyoruz. Bunu bir tür kitlelerin özsavunma direnişi olarak görüyoruz ve özgür yaşamın temeli sayıyoruz. Bu temelde, merkezinde antifaşist birleşik direnişin yer aldığı, en basit protesto ve gösteriden gerillaya kadar çok geniş bir siyasi ve askeri eylem çizgisini öngörüyoruz. Esas aldığımız toplumun meşru eylemliliğidir. Fakat yasal eylemliliği ve demokratik siyasi mücadeleyi de önemsiyoruz.

BU BİR YILDA PARÇALILIĞI AŞMA ANLAYIŞI YAKALANDI

HBDH’ın nasıl başarılı olacağı konusu ise kuşkusuz üzerinde çok durulması gereken derinlikli bir konudur. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir yıllık süre içerisinde yaptığımız henüz birlikte çalışmanın imkanlarını yaratma ve altyapısını oluşturma düzeyindedir. Henüz gerçek bir eylem birliğine bile ulaşabilmiş değiliz. Yani amaç ve hedefimiz kuşkusuz büyük ancak bunu gerçekleştirecek örgüt ve eylem gücü olmanın henüz başındayız. Geçen bir yıl içerisinde parçalılığı aşma ve birlikte mücadele etme konusunda anlayış ve ortak çalışma zemini yakalamış olmayı önemli bir sonuç olarak değerlendirdik. Kuşkusuz devrimci durumun yaşandığı bir süreçte buna başarı denemez. Ancak Türkiye devrimci hareketlerinde bölünme ve parçalılık o kadar derinleşmiş ki, bu durumda bizim yürüttüğümüz düzey önemli bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.

Eğer HBDH geçen süreçte yeterince etkili olamadıysa, bu durum imkan ve fırsat azlığından değil, bizlerin henüz gerçek bir birleşik devrim ittifakı ve hareketi yaratamamış olmamızdan kaynaklandı. O halde bu sonuç HBDH’ın başarılı olmasının yolunu da gösteriyor. Yani gerçek, bütünlüklü ve derinlikli bir Birleşik Devrim Hareketi haline gelmemize ihtiyaç var. Birliğe katılan örgütler elbette kendi özgünlüklerini koruyup çalışmalarını yürütürler, fakat toplumun devrim hareketini birleşik olarak yaratmak gerekiyor. Kısaca birleşik hareket henüz çok zayıf ve sınırlıdır; bu durum aşıldıkça ve gerçekten faşizme karşı birleşik devrim mücadelesi yürüten bir birliğe ulaştıkça HBDH görünür olacak ve başarı kazanacaktır.

SÜRECİ FAŞİZMİN YIKILIŞ SÜRECİNE ÇEVİRMEK GEREKİR

HBDH olarak, rejim değişikliği anlamına da gelecek olan referandum sürecine dair değerlendirmeniz nedir?

16 Nisan referandumunu HBDH’ın yetkili organlarında değerlendirdik ve ulaştığımız sonucu kamuoyuna aktardık. Bunu erkenden yaptık ve böylece 16 Nisan referandumunu önemsediğimizi ortaya koyduk. Yine de öncelikle yöntem olarak bir düzeltme yapmamız gerektiğini değerlendirdik. Çünkü HBDH’da yer alan birçok örgüt kendi referandum tutumunu belirlemiş ve kamuoyuna duyurmuştu. Bu durumda tartışma, birbirimizi etkileme ve ortak tutum oluşturmada zorlandık. Elbette her parti tartışıp kendi tutumunu belirler, ancak kamuoyuna açıklamadan önce HBDH’da tartışılıp sonrasında açıklama yapmanın birlik olma açısından gerekli ve önemli olduğu sonucuna vardık.

Biz 16 Nisan referandumunu evet mi diyelim, hayır mı biçiminde ele alıp tartışmadık. Söz konusu referandumun AKP-MHP faşizmi tarafından neden böyle bir süreçte gündeme getirildiği, bununla neyin amaçlandığı ve bu durumun birleşik devrimci mücadele açısından neyi ifade ettiği biçiminde ele alıp tartıştık ve “Hayır tutumu” böyle ortaya çıktı. Öncelikle söz konusu referandumun siyasi kitle mücadelesini geliştirmek açısından önemli yeni imkan ve fırsatlar sunacağını, daha geniş kitlelere ulaşmamıza imkan vereceğini ve eylemde bir canlanmaya yol açacağını değerlendirdik. Ve tüm bunları önemseyerek 16 Nisan referandumuna ciddi yaklaşmamız gerektiğini tespit ettik. Bunun ardından tutumumuzun ne olması gerektiği üzerinde durduk.

Elbette evetçi olacak değildik. Dolayısıyla geriye hayır ve boykot kalıyordu. Eğer referandumu yaptırmayacak ve onun yerine halkın siyasi ayaklanmasını geliştirecek örgütlülüğümüz ve gücümüz olsaydı, o zaman boykot eder ayaklanmayı geliştirirdik. Fakat böyle bir örgütlülük düzeyimiz yoktu. Bu durumda boykot etmek, aslında aktifleşememek, pasif kalmak, ortaya çıkan siyasi çalışma ve eylem imkanını değerlendirmemek olacaktı. Bunun da devrime kazandıracağı bir şey yoktu. Tersine hayır tutumu, AKP-MHP faşizmine karşı birçok yeni kitleye ulaşma ve onlarla birlikte siyasi eylemi yükseltme imkanı veriyordu. Bunları gerçekleştirmek için “AKP-MHP faşizmine hayır” tutumunda birleştik.

Tabi burada bir husus daha önem taşıyor. Biz HBDH olarak söz konusu süreci ne 16 Nisan ile sınırlandırdık, ne de çalışmayı seçim düzeyinde dar ele aldık. Tersine bu tür yaklaşımları eleştirdik. Bunun yerine referandum çalışması ile AKP-MHP faşizmini yıkma mücadelesinde yeni bir sürecin başladığını değerlendirerek, bu süreçte faşizme karşı her türlü yöntemle mücadele etmeyi ve faşizmi yıkma hedefiyle eylem yürütmeyi öngördük. Koşulları, imkan ve fırsatları bunun için uygun gördük. Şimdiye kadarki gelişmeler de bu görüşü doğrular niteliktedir.

7 Haziran sonrası yaşandığı gibi durmamak, durup da faşizmin toparlanmasına fırsat vermemek, tersine mevcut sonucu faşizmin yıkılış eylemine dönüştürmeyi başarmak gerekir. İşte o zaman birleşik devrim gümbür gümbür gelişir ve HBDH’ın ne olduğu da herkes tarafından görülür.

* * * * *

Ulaş Adalı: ‘Faşizme hayır’ bayrağı altında birleşmeye!

ETHA’nın sorularını yanıtlayan Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı, “İçinden geçtiğimiz ‘zamanın ruhunu’ doğru kavramalıyız. AKP faşizminin gerici iç savaş yönelimine karşı, antifaşist birleşik bir cephenin örgütlenmesi için mümkün olan en geniş kesimleri ‘faşizme hayır’ bayrağı altında birleşmeye çağırıyoruz.”

Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı, emperyalizm yeni bir kriz dalgasıyla sarsıldığını belirterek, Rojava Devrimi’nin emperyalizmin Ortadoğu denklemini ezilenler lehine bozmayı başarabilecek en önemli dinamiklerin başında geldiğini kaydetti. Adalı, ekledi: “İşte bu noktada önümüzde duran temel mesele, başarıları güçlendirme, halkların yazgısını kalıcı bir biçimde değiştirme ve devrimi bölgesel düzeye sıçratma görevi olarak karşımıza çıkıyor.”

Adalı, AKP/Saray iktidarının, rejim krizini aşmak için gündeme getirdiği “tek adam” diktatörlüğüne karşı halklara şu çağrıyı yaptı: “Halklarımız derhal aktif mücadeleye geçmeli, sokak eylemlerinden, kitle gösterilerine, özsavunma biçimlerinden, halklarımızın yaşam alanlarının korunmasına kadar birçok yolla faşizme karşı güçlü direnişler örgütlenmelidir.”

Devrimci Komünarlar Partisi temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı ile 24 Şubat 2017 tarihinde yapmış olduğumuz röportajı, bölge koşulları nedeniyle gecikmeli olarak yayımlıyoruz. Gecikmeden dolayı DKP ve okurlarımızdan özür dileriz.

Ulaş Adalı’nın ETHA’nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘KAOS EGEMENLİK SİSTEMİNE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR’

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyası gittikçe yoğunlaşan bir savaşlar, krizler ve devrimler sarmalından geçiyor. Emperyalist, bölgesel ve yerel egemenlik odaklarının bir türlü dikiş tutturamadığı, ittifakların sürekli bozulup yenilendiği bu genel kaos halinden nasıl çıkılacak? Bu durumdan ezilenler lehine devrimci bir sıçrama yönünde çıkmanın yolu nedir?

Emperyalizm yeni bir kriz dalgasıyla sarsılıyor. Tüm dünyayı sarsan krizler ve savaşlar, güç ilişki ve çelişkilerinin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Fukuyama’nın tarihin sonunu ilan etmesinin üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen çelişkiler hiç de azalma eğilimi göstermiyor. Aksine küçük bir çelişki bile amansız bir paylaşım mücadelesine dönüşebiliyor. Bölgesel, yerel düzeyde başlayan çelişki ve çatışmaların, kısa bir süre içerisinde tüm dünyayı sarmalına aldığını da zaten hep birlikte görüyoruz. Emperyalizm yeni krizleri tetikliyor. Bu durum, emperyalist hegemonyanın devamına izin verse de, “son analizde” kararı hiçbir taraf lehine kesinleşmiyor. Başka bir tabirle, emperyalistler arasında görünür bir çelişki ve çatışma hali artarak devam ediyor. Elbette ki, her etki karşı tepkiyi de beraberinde getiriyor. İçerisine girilen krizler, çelişkiler ve çatışmalar, başka bir seçeneğin mümkün olduğunu tekrar tekrar ispatlıyor. Zamanın ruhu devrimci dönüşüm çağını tarih sahnesine geri çağırıyor…

Lenin tarafından kapitalizmin son aşaması olarak nitelenen emperyalizm, uzun bir dönemdir “alternatifsiz” olduğunun propagandasıyla yelkenlerini dolduruyordu. Elbette ki reel sosyalizmin çöküşü, bu propagandanın karşılık bulmasında ciddi bir faktör oluşturdu. Sınıflar bitmişti, çelişkiler bitmişti, “tarihin sonu” gelmişti… Ancak durumun hiç de böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Çelişkiler kat be kat artarken, emperyalist/kapitalizmin yapısal özelliği olan krizler, onun yakasını bırakmamakta kararlılık gösterdi. Krizleri, emperyalizm lehine aşma girişimleri ise bütünüyle çöküntüye uğradı. Tüm dünyada görülen faşist, tekçi, sağcı ve ulusalcı eğilimlerin, yeni krizlere kapı aralamaktan başka bir sonuç vermesi de zaten beklenemezdi. Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz krizlerin artacağını ve de “politikanın başka araçlarla sürdürülmesi” anlamını taşıyan savaşın, en kıyıcı haliyle şiddetlenerek devam edeceğini bir kez daha söyleyebiliriz. Hem emperyalist güçler arasında, hem de ezen ve ezilenler arasında…

Ortadoğu başta olmak üzere, tüm dünyada kaos, olağan bir egemenlik sistemine dönüştürülmek isteniyor. Bölgenin parçalı ve çatışmalı yapısından yararlanarak, kendi egemenlik sistemlerini yeniden tesis etmeye çalışan emperyalistler ve Ortadoğu’nun statükocu ulus-devlet güçleri de, daha çok faşizme ve diktatörlüğe yönelerek, mezhepsel-dinsel ve etnik çelişki ve çatışmaları öne çıkartmak için birbirleriyle yarışıyor. Emperyalizmin içerisine girdiği krizler sonrası başlattığı her saldırganlık, sınıfsal ve ulusal cepheleşme eğilimlerini güçlendirdi. Ortadoğu’ya karşı başlatılan saldırganlık ve savaş politikaları, din ve özelde mezhep çatışmalarını da belirgin hale dönüştürdü. Bölgesel çapta gerçekleşen müdahaleler, bölgesel, yerel karşıt ve ittifak güçlerini de saflaştırmayı başardı. Bu bağlamda emperyalizmin, tüm yerel güçlere kazananı olmayan savaşlar vaat etmekten başka bir seçeneği bulunmuyor. Başka bir tabirle emperyalizm, yerel dinamikleri birbirleriyle mücadeleye sokma, onları yorma ve umutsuzluğu derinleştirerek, “kurtarıcı” pozisyonuyla yeniden inisiyatif kazanma yolunu seçiyor. Elbette ki, tüm bu çelişkiler yerel ölçekte de tekçi, ulusçu ve mezhepçi yaklaşımları güçlendiriyor. Çünkü emperyalizmin hedefi, yerel ve bölgesel güçleri doğrudan bölerek, saflaştırma amacını da kapsıyor. İşte bu noktada gerçekleştirilen Rojava Devrimi, basit matematiksel hedeflerle meselenin aşılamayacağını da gösteren önemli bir yapısal özellik taşıyor. Elbette ki devrimin, emperyalizmden bağımsız plan yapabilme kabiliyeti, süreci çok daha zorlayacak etmenlerin başında geliyor. Başka bir tabirle Rojava Devrimi, daha şimdiden emperyalizmin Ortadoğu denklemini, ezilenler lehine bozmayı başarabilecek en önemli dinamiklerin başında geliyor. İşte bu noktada önümüzde duran temel mesele, başarıları güçlendirme, halkların yazgısını kalıcı bir biçimde değiştirme ve devrimi bölgesel düzeye sıçratma görevi olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu bağlamında söyleyebileceğimiz bir diğer mesele ise işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların, tüm karşıt hesaplara rağmen başka bir seçenekte buluşma ihtimalinin güçlendiği tespiti olacaktır. Her devrim kendi içerisinde bir kriz, her kriz ise kendi içerisinde bir devrim olanağı barındırmaktadır. Klasik tabirle, “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği” devrimci bir durumla karşı karşıya olduğumuzu açık bir biçimde dile getirebiliriz. İşte bu açıdan kurucu öznelerin umutsuzluğa itilmesi derhal durdurulmalı, varolan krizi devrimci tarzda aşmanın imkan ve olanakları değerlendirilmelidir. Aksi büyük bir yıkım, savaş ve kaostan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

EZİLENLERDEN YANA BİR CEPHELEŞME GEREKİYOR

Kürdistan devrimi bölgedeki tüm devrimci ve karşı devrimci planları kesen bir etken durumuna gelmiş durumda. Öyle ki iç ve dış siyaset kategorileri birbirinden ayrı değerlendirilemez hale geldi. Ekonomik, siyasi ve askeri her mesele bölgesel düzeyde ve zincirleme biçimde birbirine bağlanıyor ve toplamda emperyalist sistemin bütününe etki eden sonuçlar yaratıyor. Bu genel tablo içinde gerek tek tek ülkeler düzeyinde gerekse de bölgesel ve dünyasal düzeyde devrimcilerin odaklanması gereken temel sorun nedir? Kürdistan’da odaklanmış görünen devrim ve karşı devrim mücadelesi nasıl tüm bölge ülkelerini içine alan bir devrimci cepheleşmeye dönüştürülebilir?

Emperyalizm, kendisini geçmişten farklı olarak tek tek ülkeler düzeyinde saldırı, savaş ve işgal politikaları ile sınırlamıyor. Planını, dünya genelini kapsasa da, aslolarak bölgesel düzeye odaklanmış müdahaleler ile kuruyor. Bu da ekonomik, siyasal ve askeri meselelerin bir anda çok geniş coğrafyalara ve aktörlere yayılmasına sebep oluyor. İşte bu nedenle hem dünya ölçeğinde, hem de yerel ölçekte paylaşım mücadelesi olağan hale gelmiş bir savaş gerçeği ile varlığını sürdürüyor.

Ortadoğu, emperyalist ilişki ve çelişkilerin düğümlendiği ve belki de çözümleneceği alan olarak öne çıkıyor. İşte bu noktada Kürdistan Devrimi son derece tarihsel ve kritik bir noktada duruyor. Açıkça ilan etmek gerekirse, onun başarısı yerel ve bölgesel düzeyde demokratik, devrimci güçlerin kazanmasının önünü açıyor. Ancak olası bir yenilgisi sadece devrimci güçlerin kaybetmesi değil, aynı zamanda ulusal ve mezhepsel temelde halkların birbirlerine boğazlatılacağı sonu olmayan bir savaşlar dizgesinin startının verilmesi anlamını taşıyor. Ve daha önemlisi Kürdistan Devrimi, görünürde emperyalizm ile cihatçı çeteler arasında sıkıştırılmaya itilen sürece, devrimci bir tarzda müdahale olanaklarını mümkün kılıyor.

Tarihsel olarak Türkiye ve Kürdistan’ın kaderinin birbirlerine bu kadar bağlı olduğu bir dönem herhalde hiç olmadı. Bu durumun oluşmasında devrim ve karşı-devrim süreçlerinin içiçe geçmesinin payı büyük. Öyle ki yerel ve bölgesel düzeyde gelişen hemen her mesele, Kürt sorunuyla çakışıyor ve çarpışıyor. Yani devrim ve karşı-devrim iki ana kampta bir kez daha karşı karşıya geliyor.

Ulaşılan bu sonucun iki ana nedeninden bahsedilebilir. Birincisi tarihsel, ikincisi ise siyasal.

Kürt halkı, 21. yüzyıl ile birlikte tarih sahnesine geri döndü. Bu durumun oluşmasında jeopolitik konumun da payı olmakla birlikte asli olarak Kürt halkına, kolektif hak kazanımı bilincinin geri döndürülemez biçimde kazandırılmış olmasıyla alakalı. Daha açık ifade etmek gerekirse, PKK’nin ve onun öncülüğünde bölgesel düzeyde faaliyet yürüten aynı perspektife sahip örgütlenmelerin varlığı, devrimci olanakları kuvveden fiile dönüştürüyor. İşte bu nedenle, Kürdistan Devrimi ile dolaysız ilişkilenmek ve onunla dayanışma içerisinde olmak sadece bölgesel devrim olanaklarını güçlendirmesi bakımından doğru değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.

Sosyalist hareketin, şovenizm zehrinden kurtulmasının önündeki engelleri biliyor, görüyor ve fakat anlamıyoruz. Çünkü bölgesel ve küresel düzeyde, enternasyonalist bir yaklaşım olmaksızın, ezilenler lehine anlamlı sonuçlar üretilemeyeceğini net bir şekilde görüyoruz. Bu bağlamda sürecin tıpkı birinci emperyalist paylaşım savaşının öncesine benzer bir hal aldığını da söyleyebiliriz. Ya “anayurdun özsavunması” adı altında paylaşım savaşlarında egemen sınıflar lehine pozisyon alınacak ya da karşı-devrimci savaşı kabullenmeyerek, ezilenlerden yana bir cepheleşmenin yol ve yöntemleri aranacaktır. İşte bu noktada Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere, tüm dünya devrimcilerine düşen asli görev, egemen sınıflardan, devletten ve sermayeden bağımsız bir enternasyonalist hat oluşturarak, başlayan paylaşım savaşlarını ezilenler lehine çevirmek olmalıdır. Bu noktada Türkiye işçi sınıfı, emekçileri ve ezilenleri ile Kürt halkından başlayarak ve giderek bölgesel düzeyde gelişecek bir anti-emperyalist, anti-faşist cepheleşmenin günün en acil, ertelenemez ve birincil görevi haline dönüştüğünü tekrar tekrar ifade etmek istiyoruz.

AKP’NİN MUSUL DENKLEMİ: VER KÜRDÜ, AL IŞİD’İ

Suriye’deki gelişmelerin yönüne dair yorumunuz nedir? Türkiye’nin Cerablus işgalini El Bab ya da Halep’i içine alacak biçimde derinleştirmesi mümkün mü? Musul’da istediği yolu alamayan Türkiye’nin son MGK toplantısında Şengal üzerinden sürece dahil olmanın planlarını yaptığı anlaşılıyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bu plan doğrultusunda KDP-Türkiye ilişkisindeki gelişmelerin nasıl bir rolü olur?

Suriye’deki gelişmeler öncelikle iki temel emperyalist kampın konumlanışıyla doğrudan alakalı. Yerel güç, ilişki ve çelişkilerinin bu duruma eşlik eden ilerleyişi ise meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. AKP faşizmi, IŞİD aracılığı ile bölge denklemine kendisini bir şekilde yerleştirmeyi başarsa da işi hiç kolay değil. Çünkü bu yolla Türkiye devleti, tüm dünyada cihatçı, faşist, mezhepçi çeteleri destekleyen bir ülke olarak tanındı. Zaten AKP-IŞİD faşizminin işbirliği, bölgenin bu hale gelmesine neden olan ciddi faktörlerden biri oldu. İşte bu nedenle Türkiye’nin gerek Cerablus işgali, gerekse de El Bab’a genişleyen bölgesel müdahalesi, IŞİD’e karşı başlatılan bir girişim olarak algılanmadı. İşgalin daha başından itibaren çetelerle verilen el ele, kol kola görüntüler, işgalin IŞİD’le “bir bayrak değiştirme” mizanseninden başka birşey olmadığını açıkça gösterdi. AKP faşizmi, IŞİD’le Cerablus konusunda anlaşmıştı. Ancak işgalin El Bab’a yayılmasıyla durumda ciddi bir farklılaşma yaşandı. Belli ki, çetelerin verdiği izin işte burada bitmişti. Zaten IŞİD’le, El Bab’a kadar hiçbir çatışma yaşanmamış olması da bu iddiamızı tekrar tekrar doğruluyor. AKP faşizminin, operasyonu hızlı bir şekilde Minbiç’e çevirme isteği de bu durumdan kaynaklanıyor. Bu yolla çetelere “eski dostlar, düşman olmaz” mesajı verilmeye çalışılıyor. Gelinen koşulda yatırım yapılan, beslenen, büyütülen ve bölgeyi kan gölüne çevirmesi salık verilen cihatçı çetelerle net bir ayrım koymak çok mümkün görünmüyor. Bölgenin geneline yayılan paylaşım mücadelesi içerisinde, elbette ki çeşitli karşı karşıya gelişler mümkündür. Ancak AKP faşizminin cihatçı çetelerle şu ya da bu düzeyde paylaşım mücadelesi içerisine girişmesi, bugüne kadar ki ittifakını yok hükmünde saymamızı gerektirmiyor. Aksine halklarımızın katledilmesinde doğrudan payı bulunan AKP faşizminin, yeni amaç ve çıkarlar doğrultusunda giriştiği yeni stratejisinin yol haritasını gösteriyor. Bu açıdan Cerablus ve El Bab işgali, Rojava Devrimi’ne, Kürt halkına ve onun kazanımlarına dönük yeni saldırı ve katliamlar gerçekleştirme çabasının realize olmuş halinden başka bir şey değildir. AKP-IŞİD faşizmi, bölgede aynı amaçlara sahip, işbirliği halindeki iki çıkar örgütünün kolektif adıdır.

Türkiye’nin, Musul operasyonu dışında kalmasının yegane sebebi, bugüne kadar ki tutumuyla ilgili. Bölgede, işgal utkularını her daim canlı tutan faşizm, bölge halklarını tedirgin edici yönelim ve ittifakları sebebiyle de şimdiden “istenmeyen güç” haline gelmiş durumda. Dolayısıyla AKP faşizmini, Musul denklemi içerisine sokmak demek, ırkçı-milliyetçi tarihsel sebepler nedeniyle de son derece tehlikeli bir anlam taşıyor. Yani bölgesel düzeyde yükselen tepkilerin son derece anlaşılır nedenleri bulunuyor. İşte bu nedenle AKP faşizmi, denklemin içerisine girmek için tüm yol ve yöntemleri deniyor ve denemeye devam edecek. KDP ile ilişkisinin asli amacı da bu zaten. Onun aracılığıyla Musul ve Medya Savunma Alanları’nı işgal için zemin yaratmaya çalışıyor. Musul’a dönük başlatılan “hak iddiası” politikası sömürgeci yaklaşımların ulaştığı boyutlarını anlamak bakımından son derece dikkat çekicidir. Bölgede yaşayan halkların böyle bir talebinin bulunmadığı da zaten bilinmektedir. Faşizmin, Musul’a dönük işgal girişimi hevesi, Kürt ulusunun kazanımlarının yok edilmesi amacıyla emperyalizmle bir pazarlık unsuru olarak devreye sokulmak istenmektedir. Başka bir deyişle Musul, “ver Kürdü, al IŞİD’i” yaklaşımının dolaysız bir sonucudur. Bu açıdan Musul’da yaşanan çelişki IŞİD’le değil, IŞİD sonrası kimin söz sahibi olacağı üzerinedir. AKP faşizmi, hemen her konuda olduğu gibi, bu konuda da pragmatik tutumunu sürdürmektedir. Musul planı yeterli iknayı sağlamadığı anda, Şengal kozunu devreye sürmesi de gösteriyor ki, asli amacın ortaya konulmaya çalışılan gerekçelerle doğrudan hiçbir bağı bulunmamaktadır. AKP faşizmi, bölge denklemine ırkçı, mezhepçi ve paylaşımcı politikaları aracılığıyla girmek istemektedir. Aynı bağlamda Şengal ve Medya Savunma Alanlarına dönük operasyonların gerçekleştirilme ihtimali de son derece yüksektir.

Bu politikanın içte ve dışta halklarımıza sonu olmayan savaşlar silsilesinden başka bir şey getirmeyeceği açıktır. İşte bu nedenle, AKP-IŞİD faşizmiyle mücadele etmeyen hiçbir gücün tutarlı bir anti-emperyalist, anti-faşist politika sürdürmesi de mümkün değildir.

TEK ADAM DİKTATÖRLÜĞÜNÜN AYAK SESLERİ

7 Haziran sonrası gerçekleşen Saray darbesi zincirleme biçimde karşı devrimin kendi içinde ve devrimci güçlere karşı darbeler ve faşist saldırganlığın iç içe geçtiği bir karşı devrimci silsileye yol açtı. Rejim krizi tarihinde görülmedik boyutlara ulaştı. Saray’ın faşizminin tek adam rejimi yönünde reorganizasyonu yoluyla krizden çıkma stratejisinin başarı şansı var mı?

7 Haziran seçimleri; AKP’nin, seçimle gelmiş olsa dahi asla bu yolla gitmeyecek olan klasik bir faşist partiye dönüştüğünü açık bir biçimde gösterdi. Başka bir tabirle AKP, tarihsel olarak iktidara yerleşen tüm faşist partilerle benzer bir tutum içerisine girmiş olduğunu ikircimsiz biçimde ilan etti. Elbette ki bu gerçeğin açığa çıkmasında, yaşadığı seçim yenilgisinin özel bir rol oynadığı söylenebilir. Ancak daha iktidara geldiği ilk günden itibaren, AKP faşizminin benzeri tutumlara defalarca girdiğini de unutmamak gerekir. İşte bu açıdan, 7 Haziran seçimleri bir başlangıç değil, faşizme yönelen “sonun başlangıcıdır!” Bugün, 7 Haziran Saray darbesiyle birlikte adeta zincirleme biçimde başlayan süreç, yeni bir mecraya ulaştı. AKP faşizmi, ya iktidarından olacak ya da darbeler, faşist saldırganlık ve savaşlar yoluyla iktidarını kendi elinde tutacaktı… İkinci yolu seçtiği kısa sürede anlaşıldı. Zaten içerisine girmiş olduğu saldırganlığın boyutları da bu gerçeği tekrar tekrar kanıtlıyor!

Gezi Ayaklanması, 6-8 Ekim serhildanı ve 7 Haziran 2015 genel seçiminde kaybeden faşist AKP ve Erdoğan çetesi Türkiye ve Kürdistan halklarına topyekûn savaş ilan etti. IŞİD ile işbirliği içinde, Rojava Devrimine, işçi sınıfına, emekçilere, ezilenlere, halklarımıza ve bölge halklarına karşı siyasi, askeri saldırılar yürüttü ve yürütmeye devam ediyor. Silopi, Cizre ve Sur başta olmak üzere, tüm Kuzey Kürdistan kent ve kasabalarında tam bir faşist terör uygulamaya başladı. AKP faşizminin ve Saray cuntasının yönelmiş olduğu neoliberal, muhafazakar, ırkçı, tekçi ve mezhepçi dönüşüm süreci, bugün referandum ile taçlandırılmak isteniyor. Ve daha önemlisi AKP’nin, TC devletinin geleneksel ve modern tüm gerici ve faşist güçlerini arkasında toplayarak başlatmış olduğu saldırı dalgasının boyutları artarak devam ediyor. Bu açıdan faşizme karşı halen yeterli miktarda direniş mevzileri oluşturamadığımız ve güçlü çıkışlar gerçekleştiremediğimiz de düşünülürse, “tek adam” diktatörlüğünün ayak sesleri ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği daha iyi anlaşılır. Zaten Saray darbesinin daha başından itibaren girdiği yönelim, karşı-devrim sürecinin başlatılmasıyla doğrudan alakalı. IŞİD aracılığıyla miting meydanlarında, gösterilerde, turistlerin bulunduğu ya da seküler yaşam tarzını yansıtan alanlarda bir bir patlayan bombalar, iç savaş çağrıları ve AKP faşizmi tarafından uygulanan saldırı ve katliam dalgası da gösteriyor ki, süreç hiç de tesadüflere bırakılarak ilerlemiyor. Zaten, Saray’ın ve AKP faşizminin daha başından itibaren devletin tüm kurumlarını ele geçirme ve meclisin, yasamanın, yargının ve medyanın tamamen işlevsiz hale getirilmesi gibi taktikleri kullandığı biliniyordu. 7 Haziran sadece bu gerçeğin açık bir biçimde ortaya konulmasına neden oldu.

AKP faşizminin uğratılmış olduğu seçim yenilgisi, elbette ki Kürt halkı başta olmak üzere, devrimci, demokratik güçlerin, kadınların, gençlerin, Alevi halkımızın ve tüm ezilenlerin başarısıdır. Ancak faşizme uğratılan yenilginin üzerine gitmek ve onu çok daha büyük başarılarla taçlandırmaya çalışmak yerine geri çekilmek, inisiyatifin yeniden tamamen Saray’a bırakılmasına neden oldu. İşte bu andan itibaren savaş, politikanın birincil belirleyeni haline dönüştü. Demokratik kurumlara dönük artan saldırılar ve siyasi operasyonlar ırkçı, faşist güruhların sokakları ele geçirme girişimleri, işkence, gözaltı ve tutuklamalarda görülen muazzam artış, Sur, Cizre, Nusaybin ve birçok Kürt kentinde gerçekleştirilen katliamlar da bu gerçeği tekrar tekrar kanıtlıyor. 24 Temmuz saldırısı sonrası ciddi tepkilerin örgütlenememesi, Özyönetim Direnişlerinin yaygınlaştırılamaması ve her şeyden önce, direnişlere yeterli düzeyde sahip çıkılamaması, patlayan bombalar karşısında mitinglerde iptal yolunun seçilmesi gibi yanlış yönelimler de kitle hareketinin ciddi bir şekilde geri çekilmesine neden oldu. Ardından gelen 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi ve gerçekleştirilen karşı-Saray darbesi de çelişkilerin içiçe geçmesine neden oldu. 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve yine gerçekleştirilen karşı AKP darbesi, özünde 12 Eylül askeri darbesinin devamı niteliğindeki girişimlerdir. Erdoğan ve Gülen’in, Türk-İslam sentezci 12 Eylül darbesinin ürünü oldukları zaten bilinmektedir. Ve yine bugünkü konumlarını da 12 Eylül darbecileriyle kol kola girmiş olmalarına borçludurlar. İşte bu gerçek bile gösteriyor ki, Erdoğan-Gülen çelişkisi sadece görüngü düzeyinde bir çelişkidir. Esası kendi iç iktidar mücadelesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

AKP faşizmi ve karşı Saray Darbesi, 15 Temmuz darbe girişimini adeta bir payanda olarak kullanmayı başardı. Ancak 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi, devletin bütün kolonlarında yıkılmalar yaşanmasına da sebep oldu. Daha da ötesinde rejim, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş düzeyde bir iç krize sürüklendi. Darbeler ve karşı-darbeler ise kaosu olağan bir hale dönüştürdü. Fakat devrimci, demokratik güçlerin yeterli düzeyde inisiyatif alamaması sonucunda, Sarayı’n bu iç krizleri tüm ezilenlere dönük, kapsamlı bir saldırı dalgasına dönüştürebilmesine imkan sağladı. Yine bu noktada AKP faşizmi, MHP’yle tam bir koalisyon halinde ve CHP’yi de yedeğine alarak, Kanun Hükmünde Kararnamelerle, Olağanüstü Hal (OHAL) ve İç Güvenlik Yasalarıyla yeni bir saldırı konsepti oluşturdu. Bu sürece giden yolda AKP’ye, MHP ve CHP tarafından Yenikapı’da verilen destek, asıl olarak faşizme verilen desteğin açık ifadesidir. Özellikle RTE açısından oluşturulan saldırı konsepti sadece politik bir yönelim değil, aynı zamanda ayakta kalışın yegane yolu olarak gözükmektedir. Çünkü RTE, sanki dik ve sarp bir kayalıktan yukarıya tırmanıyor. Gücünün tükenmesi ve durması ise sadece bulunduğu konumu korumasıyla sonuçlanmayacak. RTE ve AKP faşizmi durduğu anda, bulunduğu uçurumun kenarından aşağıya tepetaklak yuvarlanacağını biliyor. İşte bu nedenle de amansız ve sürekli bir saldırganlığı kendisine muhalif tüm kesimlere karşı sürdürüyor.

TEK ADAM YÖNETİMİ YENİ KRİZLERİ TETİKLEYECEK

Sizin de belirttiğiniz gibi rejim krizi, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı. Saray’ın “tek adam” rejimi olarak formüle ettiği krizden çıkma stratejisi ise yeni krizleri tetiklemekten başka bir sonuç vermeyecektir. Ancak bu noktada başka bir gerçeğin altını daha çizmemiz gerekir ki, “tek adam” rejimine karşı halklarımızın ciddi bir tepkisinin de bulunduğu gerçeğidir. AKP-MHP faşizmi, “malumun ilanı” olarak niteledikleri, “tek adam”da cisimleşen ve aslında faşizmin kurumsallaşmasından başka bir anlama gelmeyen referandum aracılığıyla, iktidarın anayasal yetkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Bu yolla, halklarımıza karşı yürüttüğü savaşı daha da yaygınlaştırmak ve kendi iktidarını perçinlemek dışında hiçbir amaç taşımayan faşizm, yeni saldırı dalgasıyla halklarımızın iradesini teslim almaya çalışıyor. Bu açıdan referandumda hayır seçeneğini, faşizme karşı mücadelenin bayrağı haline dönüştürmek son derece kritik bir anlam taşıyor. Halklarımız, “tek parti” ve “tek adam” diktatörlüğüne karşı derhal harekete geçmeli ve Erdoğan sultası altındaki AKP-MHP faşist işbirliğini çöpe atmayı da en önemli, birincil ve ertelenemez görev olarak ele almalıdır.

EN GENİŞ KESİMLER FAŞİZME HAYIR BAYRAĞI ALTINDA BİRLEŞMELİ

Saray’ın OHAL yoluyla iç çelişkilerini giderme, tüm demokratik kazanımları ve mücadele sahasını imha etmeye dönük çizgisinin püskürtülmesi ve karşı devrimin gerici iç savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanları var mıdır, varsa nedir ve hangi yoldan gerçekleşebilir?

RTE ve AKP faşizmi, kendi yetkilerini arttırmak, otoriterleşme eğilimini güçlendirmek, OHAL’i, olağan hale dönüştürmek ve faşizmi kurumsallaştırmak amacıyla, referandum dayatmasını gündeme getirdi. Bu durum rejimin kendi iç çelişkilerini giderme açısından belli ertelemeleri baskı, şiddet ve zor yoluyla sağlasa da aşma düzeyine yükselebilmesi çok mümkün görünmüyor. Ancak burada KHK ve OHAL siyasetinin geçici bir düzenleme olduğunu düşünmek son derece yanıltıcı olacaktır. YÖK, polis ve medya, ardından ise 15 Temmuz ile ordu, tamamı ile AKP faşizminin emri altına girdi. Öncesinde yasama, yürütme ve yargının kontrolü sağlanmıştı. Milletvekillerinin dokunulmazlığı ise MHP ve CHP’nin desteğiyle gerçekleştirildi. AKP faşizminin, IŞİD aracılığıyla patlattığı bombalar zaten siyaseti teslim alma girişimlerinin ayak seslerini oluşturmuştu. 24 Temmuz’da Kürt halkına dönük olarak başlattığı savaş, özyönetim direnişlerine saldırıları ile boyutlandı. Yüz binlerce insanın yaşadığı Kürt kentleri tank ve top ateşleriyle yerle bir edildi, kitlesel katliamlar gerçekleştirildi. Ardından gelen 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi bahane edilerek KHK ve OHAL sistematik hale dönüştürüldü. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı ve ülke adeta yarı-açık cezaevine dönüştürüldü. Faşizmin, paramiliter güç oluşturma stratejisi ise iç savaş siyasetini açık bir biçimde ortaya koydu.

Bugün “tek parti”, “tek adam”da cisimleşen referandumun amacı da aslında faşizmin tüm tarihsel örneklerinde olduğu gibi (Hitler, Musolini faşizmi vb.) gücün tek kişide toplanmasını salık veriyor. AKP faşizmi, halklarımızı sonu olmayan bir savaşa doğru hızla sürüklüyor. Emperyalistlerle birleşen ve çatışan çıkarları temelinde bölge halklarına karşı sürdürülen bu kanlı saldırılarda uluslararası ve bölgesel çapta en kirli ittifakları gerçekleştirmekten geri durmuyor. Cerablus ve El Bab işgalleri, Musul-Rakka girişimleri ve Minbiç başta olmak üzere Rojava Devrimine dönük saldırıları da gösteriyor ki, RTE ve AKP faşizmi, bu amacının gerçekleştirilmesi için her türlü yolu mübah görüyor. Savaş, siyasetin birincil belirleyeni haline dönüşüyor.

AKP kadrolarından yükselen “Evet çıkmazsa, iç savaşa hazırlanın” çağrılarının da çok açık biçimde ortaya koyduğu şey, faşizmin kapsamlı saldırılarını arttırarak devam ettireceği gerçeğidir. Türkiye’de hiçbir toplum kesiminin geleceğinin güvende olmadığı net bir şekilde görülmelidir. Bugün Aleviler, laik demokratik kesimler, işçiler, emekçiler, yoksullar, devrimci, demokratik güçler, kadınlar, gençler ve tüm ezilen toplumsal kesimler kapsamlı bir saldırı dalgası altındadır. AKP faşizmi tarafından ayakta kalan Kürt direnişleri kırılırsa, bilinmelidir ki, faşizm aynı saldırganlık ve acımasızlıkla, Türkiye’deki tüm muhalefeti kanla bastıracaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki tüm ilerici, devrimci güçlerin ve halklarımızın geleceği Kürt direnişinin geleceği ile iç içe geçmiştir. Ve bugün halen aktif çoğunluğun azımsanmayacak bölümünün, AKP ve “tek adamda” cisimleşen faşist politikaların karşısında tutum aldığını görüyoruz. Ancak işçi sınıfının, emekçilerin, Kürt halkının, sekülerlerin, Alevilerin, azınlıkların, kadınların, gençlerin ve tüm ezilen kesimlerin aynı iktidarın balyozu altında ezildiği gerçeğinin unutulduğu anda asla anlamlı sonuçlar elde edilemeyeceğini açık bir şekilde ilan ediyoruz. Ve AKP faşizminin gerici iç savaş yönelimine karşı, antifaşist birleşik bir cephenin örgütlenmesi için mümkün olan en geniş kesimleri “faşizme hayır” bayrağı altında birleşmeye çağırıyoruz.

Yükselen faşist saldırganlığa karşı gerek devrimci özneler gerekse de kitleler bakımından antifaşist birleşik hareketin siyasi ve askeri gelişim çizgisi ne olacaktır? Birleşik Devrim Hareketinin sürece daha etkin bir biçimde dahil olmasının yolu ve imkanları üzerine düşünceleriniz nedir?

Aslında bu sorunun cevabı yukarıda altını çizmeye çalıştığımız “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği” devrimci bir durumla karşı karşıya olduğumuz gerçeğiyle alakalı. AKP faşizminin hazırlandığı gerici iç savaş siyaseti, zaten devrimci, demokratik mücadele alanlarının tamamen tasfiye edilmesi amacına odaklanmış durumda. Rejim krizini aşmak için gündeme getirilen “tek adam” ve “tek parti” diktatörlüğüne karşı halklarımız derhal aktif mücadeleye geçmeli, sokak eylemlerinden, kitle gösterilerine, özsavunma biçimlerinden, halklarımızın yaşam alanlarının korunmasına kadar birçok yolla faşizme karşı güçlü direnişler örgütlenmelidir.

Çelişkiler her alanda sertleşiyor. AKP ve etrafında topladığı faşist kuvvetlerin her alandaki saldırganlıkları Türkiye tarafındaki geniş muhalefeti hedeflemektedir ve bu alanda ciddi direnişler oluşabilir. Unutulmamalıdır ki, faşizm aynı zamanda işçi sınıfına ve emeğe karşı savaştır. Türkiye tarafında da sessizliğin uzun sürmeyeceği ve bu faşist kuşatmanın kırılacağı açıktır. Faşizm cephesi Türkiye tarafını sağlam tutmaya ve Türkiye işçi ve emekçi sınıfları üzerinde kurduğu esaret cenderesini daha da sıkıştırmaya çaba harcamaktadır. Bu bağlamda tüm antifaşist güçleri birleştirecek ve kitlesel direniş odakları yaratacak politik taktikler geliştirmek şimdi daha elzem ve önemli hale gelmiştir. AKP faşizmine karşı birleşik bir antifaşist cephe oluşturmayı da bu nedenle çok önemsiyoruz. Aynı zamanda tüm mücadele ve eylem biçimlerinin de içinde olacak, destek sunacak ve ileriye taşıyacak bir ilişkilenme düzeyini de yakalamamız gerekiyor. Yine bu bağlamda Türkiye ve Kürdistan devrimci ve sosyalist güçlerinin silahlı mücadele de dahil tüm alanlarda ve tüm araç ve yöntemlerle devrimi yükseltmek için güçlerini birleştirdiği Birleşik Devrim Hareketi’mizi bu yolda oluşturulan en yüksek düzey olarak değerlendiriyoruz. AKP faşizmine karşı direnen, HBDH dışındaki tüm devrimci ve muhalif güçlerini de dost ve müttefik olarak kabul ediyoruz. Ancak devrimci ve demokratik muhalefet güçlerinin yine çok dağınık, ortak strateji ve hedeflerden yoksun olduğunu da görüyoruz. Bu durumun ise AKP faşizminin işini kolaylaştırmak ve işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilen kesimleri demoralize etmekten başka bir sonuç doğurmadığını açık bir biçimde ilan ediyoruz. İşte bu nedenle mevcut durumu faşizme gidiş, iç savaş ve topyekün diktatörlük olarak gören tüm güçleri, derhal antifaşist bir cephe altında birleşmeye çağırıyoruz.

HBDH başta olmak üzere, devrimci güçlerin, demokratik kazanım ve mücadele alanının önünü açabilecek ve sürekli devrimci taaruz yoluyla, Kürt Devriminin yanına Türkiyeli rengi tekrar geri getirebilecek öncü çıkışlar yaratabileceğine inanıyoruz. Bu yürüyüş kolunda kitlelere; aklı, cesareti, örgütlülüğü, bilinci ve dirayetiyle önderlik etme dışında hiçbir yolu ve tarzı tanımıyoruz. Sesimizin ulaştığı her yeri, kulak veren herkesi halklarımızın özgürlük davası için ileriye atılmaya çağırıyoruz. AKP faşizminin saldırı dalgasına karşı güçlü bir barikat olmak, geriye doğru çekilen kitle hareketinin enerjisini yeniden açığa çıkartmak, dönemin en acil görevi olarak karşımıza çıkıyor. Aksi takdirde ağır ve maalesef tekrar eden yenilgilere bir yenisini daha ekleyeceğiz. İşte bu nedenle bi rkez daha belirtmemiz gerekiyor ki, içinden geçtiğimiz “zamanın ruhunu” doğru kavramalıyız. Ve yeni dönemin cevherini işleyerek, buzu kırıp yolu açmayı hedefleyen devrimci bir tarzı açığa çıkarmalıyız. Faşizme hayır, birleşik devrim için mücadeleye…

* * * * * *

MKP Temsilcisi: Demokratik ve özgürlükçü birleşik devrimci savaşımız kazanacak

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi (HDBH) içinde yer alan Maoist Komünist Parti (MKP) Temsilcisi Meral Özgür Cihan, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu’da devrimin objektif koşullarının son derece elverişli olduğunun altını çizdi, “Halkların devrimi uzakta değil. Birleşik devrimci bir hareket, birleşik devrimci bir ordu ve birleşik devrimci bir ittifak cephesine ihtiyacımız var” dedi.

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi (HDBH) içinde yer alan Maoist Komünist Parti (MKP) Temsilcisi Meral Özgür Cihan, ETHA’nın Türkiye, Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu’daki siyasi gelişmeler üzerine sorularımıza yanıt verdi. Nisan ayında yapılan ancak bölgedeki savaş koşulları nedeniyle elimize geç ulaşan röportajda, referandum sonrasına ilişkin değerlendirmeler yer almadı.

MKP Temsilcisi Meral Özgür Cihan’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyası gittikçe yoğunlaşan bir savaşlar, krizler ve devrimler sarmalından geçiyor. Emperyalist, bölgesel ve yerel egemenlik odaklarının bir türlü dikiş tutturamadığı, ittifakların sürekli bozulup yenilendiği bu genel kaos halinden nasıl çıkılacak? Bu durumdan ezilenler lehine devrimci bir sıçrama yönünde çıkmanın yolu nedir?

Türkiye-Kuzey Kürdistan, Ortadoğu’da zaten var olan bölgesel savaş ve kriz derinleşti. Emperyalist kapitalist hegemonya, ne yaparsa yapsın, doğası gereği düzlüğe çıkamaz. Bu gerçeğin yanı sıra, çıkar ilişkileriyle kurulan ittifaklar da sürekli bozulmakta ya da yeniden kurulmaktadır. Ezenler ve sömürenlerin hem kendi içerisinde hem de kendi aralarında kaostan asla kurtulamayacağı iyi bilinmeli ve onlardan halklar yararına bir çözüm, kurtuluş ve özgürlük gelmeyeceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle bizler, kaosu büyüterek, emperyalist kapitalist sistemi hedefleyerek ilerlemeliyiz. Bunun için zaten ezilen ve sömürülen milyonların, şu veya bu düzeyde kendiliğinden de olsa belirli mücadeleleri, direnişleri ve isyanları söz konusudur. Sorun tam da yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünist hareketlerin, kitlelerin bu mücadelelerini nasıl devrime götürebileceğidir. Tüm diğer herkes gibi genel olarak devrimci ve komünistlerin de bu soruya vereceği cevap, anahtar önemindedir.

BİRLEŞİK BİR ORDUYA İHTİYACIMIZ VAR

Genel kaos durumundan bahsederken, bizlerin devrim krizinden de söz etmemiz gerekiyor. Ezilenlerin lehine devrimci bir sıçrama sağlanması için verilecek doğru ve bilimsel yanıt, stratejik bir halka olarak kavranmalıdır. Emperyalist kapitalist gerici hegemonyanın ideolojik kuşatma ve saldırılarını boşa çıkarmamız için doğru ve bilimsel temellerde güncellenmiş ve somuta dönüştürebilecek yeni bir kavrayışı yakalamamız gerekiyor. 2017 yılındayız ve geçmişimizi İncil, Kuran vs gibi değişmez, geliştirilemez ve ilerletilemez dogmalar olarak ele alamaz ve uygulayamayız. Artık ulaştığımız sentezi şu şekilde paylaşabiliriz; emperyalist kapitalizmi ve onun her bir bölge ve yerdeki sistemini-iktidarını, devrimci şiddetle paramparça edeceğiz. Bunun için demokratik ve özgürlükçü bir örgütlenmeye ve mücadeleye ihtiyacımız vardır. Ve birleşik devrimci bir hareket, birleşik devrimci bir ordu ve birleşik devrimci bir ittifak cephesine ihtiyacımız vardır. Bu temelde, tarihin ve toplumların, sınıf mücadelesinin ve birleşik devrimimizin gerçek özneleri ve önderi olan gerçek kahraman halk kitlelerini birleşik devrimimize seferber edeceğiz. Demokratik ve özgürlükçü devrim, sosyalizm ve komünizm perspektifi ve ufkundan asla geriye düşmeden hareket edeceğiz.

Devrimci halk kitleleri, bugün, başka bir dünyanın ve demokratik özgürlükçü bir yaşamın mümkün olduğunu artık daha fazla dile getiriyorlar. Ortadoğu’da ve Gezi-Haziran başkaldırısında, 6-8 Ekim serhildanıyla Bakur Kürdistanı’nda, özellikle Rojava’da, Kobane’de bunları görmek mümkündü. İçerisinden geçtiğimiz süreç, hem dünya, hem de Ortadoğu ve Türkiye-Kuzey Kürdistan objektif koşulları, biz devrimci ve komünistlerden, daha doğru ve bilimsel temellerde güncellenen teorik ve pratik sorumluluklar istiyor. Bundan kaçış, devrimden kaçıştır, halklardan, ezilen ve sömürülen kitlelerden kaçıştır, özcesi demokratik ve özgürlükçü komünizmden kaçıştır. O halde büyük bir seferberlik ruhuyla görevlerimize dört elle sarılmak ve devrimci savaşla zaferi, özgürlüğü, bugünü ve geleceği kendi ellerimize almak zorundayız.

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimi ve her geçen gün daha da önemli bir olasılık haline gelen Ortadoğu devrimiyle, emperyalist kapitalist kölelik zincirini kırarak dünya devrimine hizmet etmiş olacağız ve ona doğru yakınlaşacağız. Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimi ve Ortadoğu devrimine katılmak durumundayız. Ona, reçeteci yaklaşımlarla ulaşamayacağımız ancak direniş ve devrimci savaş ile gerçek zaferi elde edebileceğimiz iyi anlaşılmalıdır. Tarihin bugünkü verili objektif devrimci durum koşullarında, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu devrimimiz de kendi rengi ve özgünlüğü üzerinden inşa edilecektir. Bu köklü ve temelden kopuş, tam da burjuva medeniyetçi-uygarlıkçı, üretici güçler ve Avrupa merkeziyetçi felsefe, tarih ve düşünce anlayış ve çizgi paradigmasından kopuştur ve tam da tarihsel ve diyalektik materyalizme sıkı sıkıya sarılarak ileriye atılıp gerçeği ve zaferi ellerimize alma eylemidir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu’da devrimci durum, devrimin objektif koşulları, son derece elverişlidir ve devrimi gerçekleştirmek için subjektif öge-güç olarak ilerici, demokrat, yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünist güçlerin de pratik görevlerine dört elle sarılarak halkların devrimine uzanmak içten bile değildir. Bütün ezilen ve sömürülen halkların bölgesel ve yerel doğrudan öz yönetimleri olan özerklikleri ve gönüllü demokratik merkezilemiş komünler, sovyetler ve konseyler birliği, temel yönelimimizdir. Ezilen ve sömürülenler lehine devrimci sıçrama ancak bu düzlemde gerçekleştirilebilir.

ŞİARIMIZ BAĞIMSIZ BİRLEŞİK SOSYALİST KÜRDİSTAN

Kürdistan devrimi bölgedeki tüm devrimci ve karşı devrimci planları kesen bir etken durumuna gelmiş durumda. Öyle ki iç ve dış siyaset kategorileri birbirinden ayrı değerlendirilemez hale geldi. Ekonomik, siyasi ve askeri her mesele bölgesel düzeyde ve zincirleme biçimde birbirine bağlanıyor ve toplamda emperyalist sistemin bütününe etki eden sonuçlar yaratıyor. Bu genel tablo içinde gerek tek tek ülkeler düzeyinde gerekse de bölgesel ve dünyasal düzeyde devrimcilerin odaklanması gereken temel sorun nedir? Kürdistan’da odaklanmış görünen devrim ve karşı devrim mücadelesi nasıl tüm bölge ülkelerini içine alan bir devrimci cepheleşmeye dönüştürülebilir?

Uzunca süredir Kürt ulusal sorunu ve Kürdistan sorunu, sadece bir ulusal ve coğrafyasal sorun olarak değil, bölge ve uluslararası bir sorun niteliğini almıştı. Dolayısıyla diğer bir çok sorun gibi bu sorunu ve devrimi de uluslararası bir sorun olarak kavramak doğru ve yerinde olur. Bunu sadece emperyalist kapitalist hegemonya açısından dile getirmiyor, aynı zamanda devrim cephesi açısından da böyle ele alınması ve kavranması gerektiği için vurguluyoruz. Örneğin Rojava devrimi, “Ulusal sorundur, bizi ilgilendirmez” şeklinde bir yaklaşımla ele alınamaz. Rojava devrimi, emperyalist kapitalist hegemonyanın belirli planlarını boşa çıkarırken diğer yandan reçeteci ve dogmatik sol tandanslı revizyonistleri de elbette şaşırttı ve hala da şaşırtmaya devam ediyor.

Çok kutuplu uluslararası emperyalist blok güçler, mevcut bölge ve alanda oldukça karmaşık ve bir o kadar kapsamlı bir rekabet ve vesayet savaşı yürütmektedirler. Onların bir çözümü olamayacağını az önce söylemiştik. Bu karmaşık çelişkiler ve rekabet halindeki çatışmalı durumlarının, bölge ve her bir yereldeki ezilen ve sömürülen kitlelere ve onların değişik düzeylerdeki örgütlü güçlerine önemli avantajlar ve fırsatlar sunduğunu ifade edebiliriz. Bu noktada bugün daha da ihtimal dahilinde olan tarihi haksızlığa uğratılarak dört parçaya bölünen Kürdistan’ın birleşme ve birleşik bir Kürdistan gerçekliğine yönelik süreci Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan şiarıyla karşıladığımızı vurgularız. Yani, bölgesel bir devrim mahiyetinde önemini koruyan şimdiki Kürdistan gerçekliği ve gelişmesine ilişkin şiarımız bu yöndedir. Hem Rojava devrimi ve hem de ihtimali geçmişe nazaran daha da olanaklı hale gelen birleşik Kürdistan gerçekliği ve gelişmelerine karşı, komünistlerin de kayıtsız kalması düşünülemezdi. Bu yöndeki yaklaşım ve politikalarımızı, aslında kendi özümüze dönerek, önceki süreçlerdeki yanlış temeldeki biraz yoldan çıkmışlığımıza da dur deyip gerçeğe ve gerçek çözüme doğru mütevazi temelde bir adım atma girişimi olarak değerlendirebiliriz.

Kürdistan’da odaklanan devrim ve karşı-devrim durumu karşısında, devrimci ve komünistlerin de işin neresinde ve nasıl duracağı sorunsalında her şey gelip düğümlenmektedir. Kürdistan’daki bir sosyal devrim, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Ortadoğu’daki ilerici, demokratik, devrimci ve sosyalist bir devrimin bileşeni olarak kavranmalı ve bu yönde daha da ilerletilerek birleşik devrim bayrağı yükseltilmelidir. Nitekim, aynı şekilde tekelci komprador ve işbirlikçi-uşak bölge gericiliklerinin ekonomik ve siyasi çıkarlarından kimileri örtüşürken diğer bazıları da tersi yönde çatışmalı durumda ilerlediği için, birleşik devrim cephesine de önemli olanaklar ve fırsatlar sunmaktadır. Bölge ve yerellerdeki gerici ve işbirlikçi uşaklar ve taşeronlardan herhangi birini tercih etmek yerine, kendi demokratik ve özgürlükçü bağımsız irademiz ve bayrağımızı kaldırarak ilerlemek durumundayız. Ulus devletçi ve dinci gerici faşist, tekelci komprador kapitalist ve uşak rejimler, asla birbirine alternatif ve birbirlerinin yerine geçerek tercih edilebilecek bir aktör olamazlar. O halde halkların demokratik ve özgürlükçü devrim alternatifi, gerçek çözüm ve kurtuluş ancak olabilir. Bölge ve yereldeki her bir halk kitlelerinin, gerçekten o coğrafyaların sahipleri ve iradesi temelinde öz yönetim mekanizmaları ve sistemleri, gerçek alternatif çözüm perspektifimizdir. Bu anlamda, ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin, direnişi, mücadelesi ve devrimci savaşı, bugünden anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist ve her türden gericiliğe karşı iç içe geçmiş bir karakterle sürdürülmek durumundadır. Bu düzlemde bölgedeki tüm halkları ve ezilen ulusları gönüllü ve demokratik temellerde birleştirebilecek bir asgari program çerçevesinde bütün ilerici, demokratik, meşru-haklı ve devrimci dinamikler ve birikimleri, birleşik devrim için harekete geçirebilecek bir iradeleşme ve kararlaşmanın yaratılarak mücadele edilmesi gerekmektedir.

Sözkonusu bölgedeki siyasal ve askeri gelişmelerin, gittikçe Türkiye-Kuzey Kürdistan’a da kaydığını söylemek mümkündür. Keza Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ciddi düzeyde gelişecek bir devrimci savaş, kesinlikle Ortadoğu ve dünya devrimini olumlu yönde etkiyecek bir nitelik taşıyacaktır. Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci ve komünist dinamiği, tecrübeleri, enternasyonalist çizgi ve karakteriyle, önemli bir odak olduğu gerçekliği, doğru ve yerinde bir tespittir. Bu temelde Ortadoğu, her bir bölge ve yerelde kimin kimi alt edeceği ve kazanacağı, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki devrimle de doğru orantılı olarak gelişeceği ve belirleyici bir yerde etkileyeceğini rahatlıkla vurgulayabiliriz. Dünya halkları ve ezilen ulusların bugünkü baş düşmanı ABD emperyalizminin uşağı ve jandarması faşist Türk devletine karşı mücadele ve direnişimizin, Gordion düğümünü çözerek gerçek kurtuluş ve özgürlüğe doğru katedeceği yolu göstermesi açısından önemlidir. Kuşkusuz bu durum, diğer çok kutuplu uluslararası emperyalist blok güçler ile ittifak olarak asla anlaşılmamalıdır. Anti-emperyalist mücadele ve savaşımızla onlara karşı da olduğumuzu ancak bugünkü dünya gerçekliğinde okun sivri ucunu Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ABD emperyalizmine karşı yöneltmemiz gerektiğini daha fazla açık ederek belirtmek isteriz. Türk devleti başta gelmek üzere bölgedeki diğer uşak gericilikler ve taşeron örgütler ve çetelerin, kapsamlı ittifakları bölgede kılıçlarını çekip savaşmaktadırlar.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki devrimci ve komünistler, dünya gibi Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimini de doğru ele alıp kavramalı ve devrimci savaşta ısrar etmeli. Kürdistan devrimini ortak değerlerimiz olarak kavrayıp, devrimci savaşımızı da bu temelde içerleyerek, devrim ve sosyalizme gidebilmeliyiz. Bunun ideolojik, politik ve askeri potansiyeline sahibiz ve görevlerimizi yerine getirebildiğimiz oranda bölge ve her bir yerdeki devrimci savaşımızı zafere taşıyabileceğiz.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ SAVAŞTA ISRAR ETMELİYİZ

7 Haziran sonrası gerçekleşen Saray darbesi zincirleme biçimde karşı devrimin kendi içinde ve devrimci güçlere karşı darbeler ve faşist saldırganlığın iç içe geçtiği bir karşı devrimci silsileye yol açtı. Rejim krizi tarihinde görülmedik boyutlara ulaştı. Sarayın faşizmin tek adam rejimi yönünde reorganizasyonu yoluyla krizden çıkma stratejisinin başarı şansı var mı?

Partimiz MKP, AKP’nin hükümet olduğu ilk andan itibaren bir savaş hükümeti ve karşı-devrimin önemli bir odağı olduğu tespitinde bulunmuştu. Bugüne kadar yaşanan gelişmeler gösterdi ki, AKP bunu onlarca pratiğiyle tescilledi. Çok açık ki faşizme karşı, bütün ilerici, demokratik, devrimci ve komünist güçlerin topyekün birleşik devrimci direniş ve savaşta ısrar etmesi gerekmektedir. Faşist Türk devletinin saldırılarını durdurarak püskürtmek ve gerileterek yenmek, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimcilerinin ortak görevi ve paydasıdır. Her kim ki böyle birleşik devrimci görevden kaçar, az önce söylediğimiz gibi, halk kitlelerinden, devrimden demokratik özgürlükçü bir toplumsal kurtuluş mücadelesinden kaçıyor demektir. Ve her kim ki böyle bir devrimci görevden kaçar, parçalı ve dağınık, kısır didişme ve rekabet kültüründen kopamamış, bizleri güçlü devrimci örgütlenme ve silahtan mahrum ediyor demektir.

Partimiz Maoist Komünist Parti, birleşik devrim iradeleşmesi ve perspektifiyle, devrimci savaşın bileşeni olarak görev ve sorumluluğunu bir kere daha deklere eder. Ve hareketimizin yukarıdan en altlardaki sempatizan ve taraftarlara kadar tüm gücümüzle birleşik devrimin birer militan savaşçısı olarak görevlerine dört elle sarılarak mücadeledeki kararlılığını vurgulamak isteriz.

Özel mülkiyet sistemi ve bu temel üzerinden yükselen mülkiyet ilişkilerinden kaynaklı emperyalist kapitalist dünya ve ona bağımlı tekelci komprador kapitalist devletin yapısal-sistemsel krizden kurtulamayacağı gerçekliği bilinmek durumundadır. Yine buradan da beslenen sürekli devrevi krizlerden de bahsetmemiz doğru olandır. Ancak bir şartla ki, bugünkü Türkiye-Kuzey Kürdistan ekonomik ve sosyal sistemi, geçmiş süreçlerine göre uluslararası emperyalist sermayenin şimdiki merkezileşme ve derinleşmeyle ulaşılan durumuna çok daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Her yönüyle bütün alanlarda uluslararası sermayenin geldiği boyuta göre yeniden yapılandırma durumu söz konusudur. Ve bu durumu emperyalist kapitalist dünya sisteminin krizlerinin de geçmişe göre daha kısa aralıklar ile ve kapsamı da daha fazla genişleyen bir hal aldığını vurgulamak isteriz. Önceki süreçlere göre bugünkü Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki ekonomik ve sosyal sistemi, emperyalist kapitalist dünya hegemonik sistemi ve işleyişiyle, çok daha içiçe geçmiştir. Bunun için, dünyanın hegemonik belli merkezlerinde ortaya çıkan kriz gerçekliği, bizzat ona göbekten bağımlı ve kırılgan durumuyla doğrudan alakalı olarak Türkiye-Kuzey Kürdistan ekonomik ve sosyal sistemini de hop ayağa kaldırıp hop yerlere indirmektedir. Faşist rejim krizinin de geçmiş süreçlere göre daha etkili kroşelerle egemenlik sistemini olumsuz etkilediği rahatlıkla anlayabiliriz. Erdoğan sultasındaki faşizmin, tek adam yönündeki reorganizasyonu, zaten başından beri tekçi faşist Türk devletini sistemiyle ters orantılı değil, bilakis onunla örtüşen ve uyumluluk arzeden bir durumunu da göstermektedir. Bu açıdan, Erdoğan önderliğindeki tekçi faşizmin koyulaştırılarak yapılandırılmasına, çok da şaşırmamak gerekiyor. Bu durumun hem uluslararası ayağı hem de doğrudan ve esas olarak da bunun bunun üzerinden şekillenen Türkiye-Kuzey Kürdistan ekonomik ve sosyal sistemi yapılandırma gerçekliğindendir. Ancak Erdoğan liderliğindeki tekçi faşizmin yeniden reorganizasyonuyla, Türk devletinin krizden çıkma stratejisinin başarı şansı pek mümkün görünmemektedir.

7 Haziran genel seçimiyle ortaya çıkan irade temsili, Erdoğan ve AKP’nin planına çomak sokmuş ve ona önemli bir yenilgiyi tattırmıştı. Bu yenilgiyi hazmedememiş olacak ki faşizmin tek adamlıkla yeniden yapılandırılması için durmaksızın harekete geçilmiş ve yasal ve anayasal, açık ve gizli tüm duyargaları ve güçlerini seferber ederek ardarda faşist politikalarını sürdürmüştür. Bu manada faşizmin tek adamlıkta ısrar ifadesini bulan yönelimi de burada yatmaktadır. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da kendisi dışında hiç bir gücün ve hareketin, ciddi düzeyde örgütlü ve kitlesel hale gelmemesi için topyekün bir seferbelikle faşist politikalarını pervasızca yürütmüş ve hala da bu yöndeki pratiğini gerçekleştirmektedir. En küçük bir muhalefet girişiminden bile korktuğu için demokratik alandaki yerel yönetimlerdeki seçilmişlere kayyum atamaları ve HDP’ye yönelik gözaltı ve tutuklama temelli faşist operasyonlarıyla, tek adam sultası çılgınlığında ısrar durumu vardır. Zira topyekün faşist saldırı politikalarının karşı-devrimci savaş dışında başkaca ayakta kalacak bir yolu yada koşulu kalmamıştır dersek yanılmamış oluruz. Karşı-devrimci faşist savaşının, bizzat devletiyle birlikte, birleşik devrimci savaşımızla yıkılacağı da anlaşılmış durumdadır.

DEMOKRATİK KAZANIMLARI KORUMANIN YOLU İLLEGAL DEVRİMCİ BİR SAVAŞTIR

Sarayın OHAL yoluyla iç çelişkilerini giderme, tüm demokratik kazanımları ve mücadele sahasını imha etmeye dönük çizgisinin püskürtülmesi ve karşı devrimin gerici iç savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanları var mıdır, varsa nedir ve hangi yoldan gerçekleşebilir?

Faşist Enver-Kemal-Hitler-Evren’e özenen Erdoğan efendi önderliğindeki iktidar kliğinin OHAL ve KHK’larla koyu faşizmdeki ısrarının bir sonucu olarak, iç muhalefeti de alabildiğince parçalayıp mecalsiz bırakma niyetini anlamak durumundayız. Geçmişte de faşist Enver, Atatürk, Hitler, Evrenler böyle yapmamış mıydı? Bizzat kendi egemen kliklerini daha fazla iktidarlaştırmak ve kalıcılaştırmak için, kendi iç muhalefetini de ezip geçmemişler miydi? Bugün de aynı şekilde geçmişin faşist liderlerinin tam tekmil bir uygulayıcısı ve öğrencisi olan Erdoğan‘ı, bu faşistlerin özü ve ruhunun yaşamdaki karşılığı olarak rahatlıkla görmek ve nitelemek doğru ve yerinde bir tespittir. Kendi içlerindeki muhalefeti bile en iyimser haliyle nasıl da susturulduklarını bizzat Abdullah Gül faşistine bakarak görmek, yeterlidir. Şimdi böylesi bir gerçeklik koşullarında, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki işçi ve emekçi, ilerici, aydın, sanatçı, akademisyen, kadın ve LGBTİ, gençlik, demokrat, yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünistlere karşı, tabi ki gül uzatmayacak, aksine faşizmin tüm vahşiliğini kuşanarak pervasızlaşan saldırganlığında ısrar edecektir. Bu temeldeki tüm demokratik kazanımları, mevzileri ve mücadele sahasını, kendi egemenlik odağına ya mahkum ya da paramparça ederek her iki koşulda da tasfiyeye çıkan yola götürmeyi amaçlamaktadır. Karşı-devrimin tüm ezilen ve sömürülenlere yönelik faşist savaş stratejisinin karşısına, devrimci savaşla çıkılmasının tabi ki koşulları vardır. Zaten böyle bir koşulun olmadığını iddia edenin aklından zoru var demektir. Devrimci durumun yani devrimin objektif koşullarının, bizimki gibi uluslararası emperyalist dünya sistemine bağımlı faşist devlet karakterli sistem gerçekliğinde, devrimin koşullarının sürekli varlığının da altını çizmek isteriz.

Demokratik alan mücadelesi, kazanımları ve mevzilerini dahi korumanın yolu, bizzat illegal devrimci savaşta düğümleniyor. Koyu faşizm gerçekliğinde, düzeniçi çözüm arayışları ve reformizmde ısrar pratiği, tasfiyecilik de önemli bir noktadır. İkibin yılının başlarından itibaren ideolojik politik bağlamda okun sivri ucunu, yasalcılıkta çakılıp kalan reformizme yöneltmemiz gerekiyor. Koyu faşizmin demokratik alana yönelik yürüttüğü kapsamlı saldırı ve tasfiye konsepti, hala reformist kulvarda kulaç atmakta ısrar edenlere yönelik iyi bir derstir. Buradan demokratik alan örgütlenme ve mücadelesini küçümsediğimiz ve ona kesinlikle ve tümden kapalı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Demokratik alan örgütlenme ve mücadelesini de, devrimci savaşının bir bileşeni olarak görmekteyiz.

Karşı-devrimin topyekün faşist saldırılarına karşı, devrimci savaşla çıkılmasının oldukça elverişli koşullarının bulunduğunu zaten daha önce belirtmiştik. Karşı-devrimin gerici savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanlarınn varlığını kabul ederken, diğer yandan bunun reformist yoldan değil, sistem içi olmayan devrimci yoldan ilerlenerek mümkün olacağını da belirtmeden geçemeyiz. Hem dünya hem de Türkiye-Kuzey Kürdistan objektif koşullarının, böyle devrimci olanağı ve avantajı, bizlere sunduğunu söyleyebiliriz.

Aşırı kar hırsıyla sermayenin her bir yerdeki yaşam alanlarının talanı, zulmü ve sömürüsü, bizlere devrimci savaşımız için önemli olanaklar ve avantajlar sunmaktadır. Zira dünyanın bir çok bölge ve yerelinde olduğu gibi Türkiye-Kuzey Kürdistan’da da bu temelde devrimci savaşla çıkan bizler varız. Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH), birleşik devrim hedefini benimsemektedir. Fakat hem her bir bileşen parti ve hareket hem de önemli eksiklik ve yetersizliklerimizle varız. Devrimci teoriden başlamak üzere, devrimin temel ideolojik, siyasi, örgütsel ve öncelikli askeri görevlerimize ilişkin pratik temsiliyette hala halkların bizlerden beklediği önemli görevlerimiz bulunmaktadır. Sadece beyan düzeyinde değil, pratikte de kararlaşma iradesini göstererek düşmana daha ciddi ve ağır darbeler indirme görevimiz vardır. Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın her bir yerinde birleşik devrimci savaşımızı nitel olarak ilerletmemiz ve daha da yaygınlaştırmamız gerekmektedir. Geçmişin kısır rekabetçi ve dar didişmeleri, parçalı ve dağınık hallerle esas da bir yere varılamayacağı, örgüt fetişizmi ve dar örgüt çıkarlarını gözeterek devrimin yeterince örülemeyeceğine ilişkin yeterince bilinçlendiğimizi ve önemli düzeyde de bunları geride bırakıp önümüze baktığımızı vurgulamamız gerekiyor.

Pratik politikalarda nitelikli temsiliyetler göstermemiz gerekmektedir. Özellikle yakın ve güncelliğinden kaynaklı kitlelerin kendiliğinden gelen Gezi-Haziran Ayaklanması ve 6-8 Ekim Serhildanı derslerinden öğrenerek ilerlememiz gerekiyor. Radikal devrimci mlitan çizgide daha fazla ısrar pratiği ve cüretiyle içerisinden geçtiğimiz süreci karşılamamız gerekiyor. Başta kadınlar ve cinsel yönelimler olmak üzere, gençler, işçi ve emekçiler, Kürt ulusu ve ezilen milliyetler ve Aleviler vb. inançlar, aydın ve sanatçıların, toplumun içerisine dalarak daha çok örgütlenmemiz ve birleşik devrimimize çok daha kitlesel karakter kazandırmamız gerekiyor. Birleşik devrim hareketimizin, demokratik ve özgürlükçü temelleriyle, halkların her kesimini bizzat kendi renkleriyle gönüllü demokratik doğrudan örgütlü güçleri haline getirmemiz gerekiyor. Söz, yetki, karar ve denetimin, doğrudan halk kitlelerinin belirleyiciliğinde özgün ve somut özyönetim örgütsel mekanizmalarını yaratmamız gerekiyor. Bakın o zaman, nasıl da birleşik devrimimiz, şaha kalkıyor ve bir sel gibi, karşı-devrimi alaşağı ederek demokratik özgürlükçü bir yaşam ve yönetim sistemi kazanılıyor. İnanın buna ulaşmak, kesinlikle imkansız değildir ve demokratik özgürlükçü birleşik devrimimiz kendi ellerimizle kazanılacak özgür geleceğimizdir. Böyle bir inanca ve kararlılığa, ısrara ve cürete, mücadeleye ve devrimci kazanmaya sahip olduğumuzu şimdiden deklere edebiliriz.

Yükselen faşist saldırganlığa karşı gerek devrimci özneler gereksede kitleler bakımından anti-faşist birleşik hareketin siyasi ve askeri gelişim çizgisi ne olacaktır? Birleşik Devrim Hareketinin sürece daha etkin bir biçimde dahil olmasının yolu ve imkanları üzerine düşünceleriniz nedir?

Dersleri birikerek önemli bir deneyimi ortaya çıkaran her bir bileşenin tecrübelerinin merkezileştirilerek birleşik devrimimize kanalize edilmesi, oldukça önemlidir. Diğer yandan açık yada kapalı, legal ve illegal tüm alanlarda daha fazla birleşik direniş ve mücadele, devrimci demokratik örgütlenme ve devrimci savaş pratiğinde ısrar etmemiz gerekiyor. Sürekli merkezi ilişkiler üzerinden en başta ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin çıkarlarını gözeterek devrimci savaşımızı yükseltmemiz gerekiyor. Bunun için HBDH kuruluş amaç ve ilkelerimizle yükselttiğimiz birleşik devrim bayrağı, faşist devlete korku, halklara da büyük bir moral kaynağı olmuştur. Halkların öteden beri yürekleri ve bilinçlerinde var olan devrimcilerin birleşik hareketi, bugün stratejik değerdedir ve herkesin gözleri önünde yükseltilerek özleneni gerçeğe dönüştürmüş bulunmaktayız. Ancak pratik temsiliyetimiz hala oldukça yetersizdir ve bu görevden de kaçamayız.

HER YERELDE BİRLEŞİK DİRENİŞİ YÜKSELTMELİYİZ

HBDH olarak kuruluşumuzdan şimdiye pratik sürece bakarsak, yeterli düzeyde başarılı olamadı ve çıkışıyla yakaladığı ivmenin önemli oranda gerisinde kaldı. Tabi ki bu durumumuz geçicidir ve mutlaka eksikliklerimizi gidererek buınları da aşacağız. HDBH olarak en başta yenilmez gücümüzü ve inançtaki kararlılık ve cüretimizi, halk kitlelerinin önemli, güncel, somut ve acil ihtiyaçlarına bağlı olmaktan alıyoruz. Bu iradeleşme ve kararlaşma cüreti, stratejik değerde bir cürettir ve ısrardır. Bu bilinçten hareketle de, diğer bütün anti-faşist ve devrimci güçleri gönüllü ve demokratik temellerde birleşerek yoldaşlaşma çağrımızı ve samimiyetimizi burada da yineliyoruz.

Daha fazla geciktirmeksizin, her bir bölge, alan ve yerelde birleşik devrimimizi örgütlemek, direnişi yükseltmek ve bu temelde devrimci savaşımızı geliştirmek zorundayız. Bundan başkaca da bir yol söz konusu değildir. Birleşik devrim hareketimizin sürece daha etkili bir şekilde dahil olması, güncel siyasal, örgütsel ve askeri görevlerimize pratikte yeterince sahip çıkmaktan geçmektedir. Bunun imkanları ve avantajları, hem geçmiş süreçlere göre, hem de şimdiki durumda oldukça vardır. Egemenlik odakları, bizlere bunun elverişli koşullarını kendiliğinden yaratmaktadır. Yeter ki inanalım, içselleştirelim, pratik görevlerimize dört elle sarılalım. (Rakel Asiman – ETHA)

 




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir