Siyasetin merkezileşmesi ve sokak – M.Ender ÖNDEŞ

 

 

 

90’lı yılların sonuydu sanırım, İstanbul’da Latin Amerika toplumsal hareketlerinden temsilcilerin de yer aldığı bir tür sempozyum düzenlenmişti. Çok sonraları, sempozyumu baştan sona izleyen bir arkadaşım, Arjantin İşsiz İşçiler Hareketi’nden bir temsilcinin yakınmasını anlattı bana. “Biz Barrio’lardaki (varoş mahalleleri) toplantılarımızı hep ayakta yaparız, oturacak yer de olmaz zaten. Konuşan konuşur, karar alıp dağılırız. Siz bu kadar uzun süre oturup tek bir konuşmacıyı nasıl dinleyebiliyorsunuz?”

Bizde böyle! Elin Arjantinlisine kendimizi beğendirmek zorunda değiliz!

Değiliz tabii de, bu arada belki şu benim ‘aşırı siyasallaşma’ diye kafama göre tanımladığım durumu tartışmaya devam edebiliriz. Sağ olsun, M. Sezgin dostum geçenlerde kavramı biraz düzelterek bunun aslında ‘siyasetin merkezileşmesi’ olduğunu yazdı; evet, doğrudur.
Şöyle söyleyeyim özetle: Geçen haftalarda KESK’i ima ederek söylediğim ‘Aşırı siyasallaşma’, yani işyerlerinden çok politik basın açıklamalarında boy gösterme hali, aslında siyasetin bizzat kendisi için de geçerlidir. Siyasetin aşırı siyasallaşması (ya da aşırı merkezileşmesi), -bana sorarsanız- bazen siyasetin kendisini öldüren bir şey haline gelebiliyor. Yani siz, çalıştaylar, sempozyumlar, basın açıklamaları yapıyorsunuz, ‘yol haritaları’, ‘programlar’ yazıyorsunuz ama sokaktaki milyonlarca insanın bunları harekete geçmek için yeterli bulduğu oldukça şüpheli. Daha doğrusu bütün bunların, halk denilen ummanın derinliklerine nüfuz edip etmediği çok tartışmalı.

Ukalalık etmemeye çalışarak söyleyeyim: Siyaset, esasında ‘sosyal’ bir faaliyettir de; yani doğrudan insan teması anlamına geliyor biraz. Programlar ve bütün diğerleri, insanlara temas edecek başka insanların zihninin açılması için vardır; somut olarak o insanlar aracılığıyla sokakta, evde, kahvede zuhur eder. Kimse parti programını filan okumaz bu memlekette; program okuyup bir partiye, sendikaya katılanı ben bu yaşıma kadar ne gördüm ne de duydum! İnsanı program değil, programı özümsemiş başka bir insan örgütler. Partilerin, sendikaların her köşeye yayılmış ağları bunun için vardır işte; orada artık insandan insana sosyal ilişkiler, dostluklar, dükkânlar, komşu kapıları, kahveler, vb. devreye girer. Yerel, merkezi taklit ettiğinde ise kendi çapında ‘merkez’ haline gelir ve canlılığını yitirir. Misal, Sûr halkıyla dayanışma için bir platform kurduğunuzda, merkezi davranışları ne kadar ödünç alırsanız, hantallığını da aynı ölçüde devralırsınız. Oysa Kerbela’yı yaşayan o insanlarla iftar yemeğini paylaşmak, yürekleri bir araya getirmek, çok daha hızlıca kurulabilecek insandan insana bir sıcak ilişkidir. (Biliyorum, gecikerek de olsa geçen akşamdan itibaren Sûr’da ‘Yeryüzü Sofraları’ kuruldu ve bu harika bir şey. Herkesin emeğine sağlık!)

Yani belki de, bu fasılda, geçen yılın Ekim ayında Sur yanarken ve Amed’de internet kesilmişken Demirtaş’ın söylediği şu sözleri hatırlayabiliriz: “Her bir kişi kendisini parti üyesi gibi düşünmeli. 90’larda ne cep telefonu, ne internet, ne de TV vardı. Ev ev, insan gücüyle çalışma yürüttük. Engelleyemeyecekleri budur. Herkes mahallesinde ev ev dolaşsın, çalışma yürütsün. Herkes görev başına!”

Özet, budur. Gözünü seveyim ilkelliğin!

Çalıştaylar, sempozyumlar, programlar filan kötü müdür peki? Tabii ki değil! Ama Allah aşkına, mesela 2013 Nisan’ında Urfa’da yapılan şu ‘Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı’nı şimdi hatırlayan var mı? Orada kurulan ve sendikaya dönüşerek en az 500 bin kişilik büyük bir emek ordusunu örgütlemesi planlanan derneğin faaliyetlerini şimdi ben bir gazeteci olarak Çukurova’da, Sakarya’da, vb. göremiyorsam, burada bir sorun yok mudur? Daha yakına gelin isterseniz; şu ‘Bin İmza’ güzel değil mi mesela? Güzel elbette ama ne diyordu Veysel; “Güzelliğin on para etmez / şu bendeki aşk olmasa!”

Kimseye haksızlık ediyorsam, eyvallah, özür dilerim ama sözün özü şu: Siyaset de, sendikacılık da aşağıdakiler için ve aşağıda yapılan bir şeydir. Orada, ‘aşağıda’ kanlı canlı insanlar ve onların ilişkileri vardır; bütün ‘yol haritaları’ orada, o dar sokaklarda karşılık bulmak zorundadır. İftar sofraları dahil. Hem belki, her musibette bir hayır vardır ya; artık belediyelerin beyaz örtülü masaları ve tabldot tabakları yok; insanlar evlerindeki ekmek ve suyu getirip paylaşabilirler bir güzel.

(Özgürlükçü Demokrasi)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir