Tiftikçi: Darbe Erdoğan’ı indirmedi, ama diktatörlüğü kurdu

Yazar Osman Tiftikçi’ye göre, 12 Eylül darbesini nasıl Kenan Evren yapmadıysa, 15 Temmuz darbesini de Fethullah Gülen yapmadı! Tiftikçi, “Mesele sadece FETÖ-Erdoğan arasındaki çelişki değil, egemen kesimin siyasi krizi” diyor. Ve egemen kesimlerin bu ülkeyi parlamenter yolla yönetemeyeceklerini 7 Haziran’da anladıklarını belirtiyor.

Meclis Darbe Komisyonu raporunu açıkladı. Darbe davaları da başladı. Ancak 15 Temmuz darbe girişimine dair gerçekler ortaya çıkabilecek gibi görünmüyor. Türkiye halkları, 15 Temmuz’dan sonra oluşan büyük puzzle’ın parçalarına gömülmeye çalışılıyor. Peki bütünden baktığımızda…

“Mesele sadece FETÖ-Erdoğan arasındaki çelişki değil, egemen kesimin siyasi krizi. 7 Haziran seçim sürecinde Türkiye’deki egemen kesimler bu ülkeyi parlamenter bir yolla yönetemeyeceklerini anladılar.”

“12 Eylül darbesini nasıl Kenan Evren yapmadıysa, 15 Temmuz darbesini de Fethullah Gülen yapmadı!”

Bu değerlendirmeler yazar Osman Tiftikçi’ye ait. Tiftikçi, 1970’lerin ordusunun devrimci subaylarından. 12 Eylül darbesinden sonra da atılıyor. “Osmanlı’dan günümüze ordunun evrimi”, “1960’lardan günümüze Türkiye’de İslami Hareket”, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Burjuvazinin Evrimi”, “Nurcu Hareket ve Kürt Nurculuğu”, “İslamcılığın Doğuşu” gibi kitapları bulunuyor.

Yazar Osman Tiftikçi’nin ETHA’nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

15 Temmuz darbe girişimine ilişkin davalar başladı. Meclis Darbe Komisyonu da raporunu açıkladı. Raporun içeriğinden önce komisyon başkanlığına, daha önce televizyonlarda Fethullah Gülen’e övgüler düzen Reşat Petek’in getirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hem komisyonun oluşum biçimi hem de hazırladığı rapor, mutlaka ifade vermesi gereken kişilerin komisyonu ve meclisi takmaması, olayın örtbas edilmek istendiğini gösteriyor. Bunu da herkes görüyor. Ama soru şu; olay niye örtbas etmek isteniyor ve acaba örtbas etmek isteyen sadece AKP mi? “Darbeyi AKP örtbas etmek istiyor çünkü darbeye karışmış AKP’lilerin, FETÖ’cü milletvekillerinin açığa çıkmasını istemiyor” demek cevap değil. Çünkü bunları zaten herkes biliyor.

Darbeyle ilgili olarak, teknik ayrıntılar dışında aslında bilinmeyen pek bir şey yok. Böyle olduğu için bilinenler saptırılmaya, saklanmaya çalışılıyor. Tüm düzen güçleriyle birlikte, 12 Eylül’ün yargılanmasına(!) benzer bir oyun oynanıyor. Darbe girişimi örtülmek isteniyor, çünkü bu olay NATO’dan, ABD’den, sermayeden bağımsız, onların bihaber olduğu, Fethullah Gülen’in kızgınlıkla, önünü arkasını hesap etmeden kalkıştığı bir iş değil.

Buna ek olarak, Türkiye’nin savaş içinde olduğu, toplumsal muhalefetin sadece baskı ve zorla zaptedilebildiği bu koşullarda, AKP’nin dağılması, hükümetin düşmesi, Tayyip Erdoğan’ın ordusuz general haline gelmesi, sistemin başına çok büyük, altından kalkamayacağı sorunlar açabilir. Soruna bence biraz daha farklı bakmak gerekiyor.

Nasıl?

Meseleye FETÖ-Erdoğan arasındaki çelişki olarak bakmak, bizi yüzeyselleştirir, sorunun temellerine inmemizi engeller. Sorun emperyalizme bağımlı sistemin krizidir. Önde görünen de sistemin siyasi krizidir. Böyle olduğu için sistemin tüm unsurları, ABD, AB, NATO, işbirlikçi sermaye, sistemin tüm partileri bu sürecin bir parçasıdır. Olan bitene Erdoğan’la Gülen arasındaki bir iktidar kavgası olarak değil de böyle bir yöntemle yaklaşırsak, daha derinden kavrayabilir, işe yarar sonuçlar çıkarabiliriz.

7 Haziran seçimleri, sistemin siyasi krizinde bir dönüm noktası oldu. Egemen sınıflar mevcut parlamenter sistemle bile ülkeyi yönetemeyeceklerini gördüler. Gezi ayaklanmasının ardından Kürt hareketiyle bütünleşen toplumsal muhalefet, mevcut parlamenter sistemi yıktı. Düzenin demokratik alternatifi ortaya çıkıyordu. Kürt sorununa, tek din, tek dil, tek millet dayatmasına, resmi ideolojiye, azınlıkların sorunlarına, kadın sorununa demokratik çözüm yolları açılıyordu. İşçi ve emekçilerin dertleri tartışılıyordu. Tüm ülkede bir kardeşlik havası vardı.

HDP’den bahsediyorsunuz…

Esas güç HDP idi. Ama sol güçler, bazı İslami çevreler de bu anlayışın içindeydi. Türkiyeli ve Kürdistanlı muhalif hareket, HDP etrafında geniş bir muhalefet cephesi oluşturmuştu. Bu muhalefet cephesi MHP ve CHP gibi düzen partilerini bile etkiler hale geldi. CHP ve MHP’den bir sürü insan oy verdi, hepimiz biliyoruz. 12 Eylül cuntasından sonra yüzde 10 barajı Türkiye solu, Kürtler parlamentoya girmesin diye konulmuştu. Ama o baraj 7 Haziran’da Türkler, Kürtler, Ermeniler, ne kadar dışlanan ezilen varsa, sendikacılar, işçiler, emekçilerin ittifakıyla aşıldı. Artık o parlamento düzenin parlamentosu olmaktan çıkıyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimleri geçersiz sayıldı, bilerek hükümet kurulmadı.

Sadece Erdoğan değil miydi yani 7 Haziran sonuçlarına müdahale eden?

Düzenin bütün güçleri müdahale etti. Yani bunlar; AKP, ordu, CHP’nin yönetici kesimi, MHP ve ulusalcı dediğimiz kesim. Bunlar, Kürt’ü, Türk’ü, Ermenisi, Ezidisi, gayrimüslümü, İslamcısı, devrimci güçlerin oluşturmuş olduğu bu ittifakı hem fiziki olarak dağıtmak hem de ideolojik olarak mahkum etmek için saldırıya geçtiler. Türkiye’nin tüm siyasi havasını değiştirdiler. Suriye’de ve Türkiye’de Kürtlerle sıcak savaş, tüm ülke genelinde terörle mücadele bahanesiyle parlamenter sistem işlemez hale getirildi. Ardından darbe geldi.

15 Temmuz darbesi…

Evet, 15 Temmuz darbesi parlamenter sistemi doğrudan kaldırıp atmak için yapıldı. Böylece hem Tayyip Erdoğan’dan kurtulunacak, hem de Erdoğan’ın sürece yaydığı işi, tek adam diktatörlüğünü bir gecede halledeceklerdi.

Darbe Gülen cemaati tarafından Erdoğan’a ve AKP’ye karşı yapılmadı mı?

Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi doğal olarak devirecekti. Fakat amaç bundan ibaret değildi. Amaç parlamenter sistemi tümden bir çırpıda kaldırıp atmak ve Kürt hareketini, toplumsal muhalefeti korkunç bir devlet terörüyle ezmekti. Şırnak’ta, Sur’da, Yüksekova’da vs. yapılanlar tüm Türkiye’de yapılacaktı.

Tek adam ya da başkanlık sistemi Erdoğan’ın bir buluşu değildir. Türkiye işbirlikçi sermayesi tek adam sistemini 12 Eylül’den bu yana açıkça dile getiriyor. Yasama, yürütme ve yargıya hükmeden tek adam ve tümüyle göstermelik, sola, Kürtlere, emekçilere, gayrımüslimlere kapalı bir de parlamentoya sahip bir siyasi sistem, egemen sınıfların sabit alternatifi olarak varlığını hep korudu. 12 Eylül cuntasıyla iki partili ve Kenan Evren’in tüm yetkilere sahip olacağı bir başkanlık sistemi kurulmak istendi. Generallerin MDP’si sağı, Necdet Calp’in Halkçı Partisi sözde solu temsil edecek, başlarında da elinde sopa Kenan Evren bulunacaktı. Kürtlere ve sola karşı da yüzde 10 barajı konuldu. Evren istediğine siyaset yasağı da koyabiliyordu. Değişik sebeplerle bu sistem sürekli hale getirilemedi. Ama başkanlık sistemi hep gündemde oldu. Örneğin Özal, Demirel bu sistemi tartışmaya açtılar. 2004 yılında da Rahmi Koç Hürriyet gazetesine verdiği röportajda şunları söyledi: “En iyisi akıllı bir diktatör. Ama, bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi.”

Egemen sınıflar için problem olan başkanlık sistemi değil, başkan olacak kişi. 15 Temmuz darbesi egemen sınıfların siyasi kriz karşısında parlamenter bir alternatife sahip olmadıklarının itirafıdır.

15 Temmuz darbe girişimini kim yaptı?

Daha önceki darbeleri kimler yaptıysa onlar yaptı. 12 Eylül darbesini nasıl ki Kenan Evren yapmadıysa, 15 Temmuz darbesini de Fethullah Gülen yapmadı!

Şunu kesinlikle söyleyebiliriz, bu düzen sürdüğü sürece bu dava da göstermelik kalacak. 12 Eylülcülerin yargılanmasında olduğu gibi. Darbe akşamı Amerika’nın, Avrupa Birliği’nin tavrı ortada. Kınama 3-4 gün sonra geldi. Darbeye anında karşı çıkanlar İran ile Rusya idi.

İstihbaratı Rusya’nın verdiği doğru mu?

Bunu İran’ın yarı-resmi haber ajansı yazdı. “Tayyip Erdoğan’a darbenin olacağını 5 saat öncesinden Rusya haber verdi” diye. Rusya hemen ertesi gün darbeyi kınadı. Fars Haber direktörü, bu darbenin Amerika, İsrail, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ortak darbesi, NATO darbesi olduğunu söyledi. Rusya Dışişleri sözcüsü, darbeden bir hafta önce yapılan NATO toplantısında, Türkiye’yi darbe konusunda uyarmadığı için NATO’yu eleştirdi. Demek ki Rusya NATO’nun darbeyi bildiğini ve haber vermediğini düşünüyor.

Sizin söyledikleriniz, bazı kesimlerin “Erdoğan’ın darbeden haberi vardı, bilerek önlemedi ya da darbeyi kendisi yaptırdı” gibi teorileri desteklemiş olmuyor mu?

Ortada Erdoğan’ın bilerek hazırladığı bir darbe, amiyane tabirle bir tezgah yok. Bu açık. 350 küsur generalin yarıya yakını bizzat darbenin içinde, sivil ayak oluşturulmuş, NATO, ABD bu işi biliyor. Ama Erdoğan bilmiyor. Erdoğan darbeyi, darbenin olacağı gün haber alabiliyor. Yine de bir kesimin harekete geçmesine engel olunamıyor. Kılıçdaroğlu kontrollü darbe diyor ama ortaya hala, iddia dışında somut belge koymuş değil. Bence Kılıçdaroğlu, olayı Erdoğan’ın sırtına yıkarak, kişiselleştirerek, darbenin gerçek dinamiklerini gizlemeye uğraşıyor. Bu tavır, olan biten her şeyi Tayyip Erdoğan’dan bilen cahilleştirilmiş CHP kitlesinin de çok hoşuna gidiyor.

NATO’nun hedeflediği neydi?

Avrupa Birliği ve ABD’nin Erdoğan’dan hoşnutsuzluğu bilinen bir olgu. NATO bunlardan bağımsız değil ve darbeyi yapacak güç yani ordu NATO’ya entegre bir güç. Ama darbe girişimine askeri açıdan bakacak olursak, Tayyip Erdoğan bu konuda da çok problemli. Örneğin Libya’da “NATO’nun orada ne işi var” çıkışı, Almanları İncirlik’e sokmaması, Çin ve Rusya ile askeri işbirliği yolları araması, Suriye’de Rusya ile ittifak, silahlı İslami örgütlenmeler içinde Türkiye’nin bizzat yer alması, böyle bir iktidarı NATO için çok problemli hale getirdi.

Darbe Tayyip Erdoğan’ı indirme konusunda başarılı olamadı ama kendi sistemini kurma konusunda üç aşağı beş yukarı başarılı oldu. Meclis devre dışı, ülke KHK’larla yönetiliyor, tek adamın ağzından çıkan sözler kanun yerine geçiyor, bütün ülkede olağanüstü hal ilan edilmiş durumda. Seçilmiş milletvekilleri cezaevinde, seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, basın özgürlüğü, hak arama özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yok. Bu durumu meşrulaştıran bir anayasa da zorla kabul ettirildi.

Ama Erdoğan’ı deviremediler…

Darbenin Erdoğan’ı düşürememesi, Türkiye’deki egemen güçlerin aralarındaki çelişkilerin, yani yönetememe krizinin ne kadar derin olduğunun bir göstergesidir. Bir darbe konusunda bile anlaşamadılar. Burada darbeci askerler ile onlara karşı olanlar yani uygulayıcılar arasındaki çatışmayı kastetmiyorum. Benim burada kastettiğim Türkiye’de darbe yapılıp yapılmayacağına karar veren esas güçler arasındaki çelişkilerdir.

Egemen kesimlerin kendi içinde çok ciddi çelişkiler var. Bu çelişkiler, Kürt hareketine ve toplumsal muhalefete tavır, mevcut siyasi iktidara karşı tavır, dış politikada ABD ve AB’ye karşı tutum konularında yoğunlaşıyor. Üstelik bu çelişkiler devlet kurumlarını, ordu ve bürokrasiyi de bölmüş durumda. Böyle bir durumla T.C tarihinde ilk defa karşılaşıyoruz. Egemen güçler ilk defa ortaklaşa, emir komuta zinciri içinde bir darbe yapamadılar. Ordu, polis, adalet sistemi birbirine girdi. Linç edilen, kafası kesilen askeri öğrenciler bile oldu. Çelişkiler bu derece keskin. Fakat darbe girişimi sonrasında, 7 Haziran’dan sonraki uzlaşma tekrar sağlanmış görünüyor.

Bunun göstergeleri neler?

Darbe soruşturmasının hali ortada.

CHP de bunu söylüyor…

Mesele sadece bu değil. AB ile ilişkileri düzeltmenin yolları aranıyor. Amerika bir yandan Kürtlerle işbirliği yapıyor, diğer yandan Salih Müslim’i ülkeye sokmuyor, Zarrab davasının savcısını görevden alıyor. AKP yerli sermayenin kadim sorunu kıdem tazminatını kaldırmak için kolları sıvadı. Arabuluculuk kurumu getirilerek işçilerin mahkemelere başvurusu bile yasaklanmaya çalışılıyor. Grevler yasaklanıyor. Sermayenin bir dediği iki edilmiyor. Darbe sonrası uzlaşmanın siyasi görüntüleri ise; CHP’ye Taksim’in açılması ve Kılıçdaroğlu’nun “Yenikapı ruhu”na hararetle dahil olmasıdır. Ama uzlaşmayı açığa vuran en önemli olgu, AKP’nin Kürtlere ve toplumsal muhalefete karşı geleneksel tekçi politikaları, askerlerin, CHP’nin, ulusalcıların politikalarını uyguluyor olmasıdır. Doğu Perinçek’in, ‘Tayyip bizim çizgimize geldi’ diye böbürlenmesi boşuna değildir.

CHP Soruşturma komisyonunu eleştiriyor ama AKP’yi iktidarda tutmak için elden ne geliyorsa yapıyor. CHP sadece çene çalıyor. Halbuki Tayyip Erdoğan’ın yaptığını yapmalı. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminde milleti sokağa çağırdı. Tayyip’in darbeye karşı kitleleri sokağa çağırması ne kadar meşru ise Tayyip’in yaptığı darbeye karşı senin de kitleleri sokağa çağırman o kadar meşru, hatta meşruluğun ötesinde zorunludur. Ama sen ne yapıyorsun, toplumsal muhalefeti parçalamaya çalışıyorsun. Hala Kürt düşmanlığı ve devrimci düşmanlığı temelinde politika yürütüyorsun.

Yeniden uzlaşmaya dönersek…

Evet, darbeden sonra uzlaştılar çünkü mevcut siyasi düzen böyle bir krizi kaldırabilecek durumda değil. Yani AKP’nin üzerine gidip, vekilleri, bakanları darmadağın edilirse, hükümet düşme aşamasına gelirse bu durum Türkiye’deki siyasi sistemi altüst edebilir. Düzen bunu kaldırabilecek durumda değil. Mevcut devlet baskısının birden kalktığı, siyasi boşluk ortamında toplumsal muhalefetin patlama yapması büyük ihtimaldir. Ama şu haliyle devlet her şeye egemen, bir problem yok ve geleneksel devletçi politikalar uygulanıyor.

Mevcut durumda emperyalist sitem, yerli sermaye, devletçi, kontracı çevreler Erdoğan’a ve AKP’ye, Erdoğan da bunlara muhtaç. Karşılıklı olarak ikinci bir alternatife sahip değiller henüz. Erdoğan NATO’dan emperyalist sermayeden doğan boşluğu Rusya’yla, İslami sermayeyle dolduramaz. Devletçi, karşı devrimci güçler de Kürtlere ve toplumsal muhalefete karşı bu politikaları devam ettirebilecek ve tepkileri göğüsleyebilecek bir seçenekten yoksunlar. Bu yüzden 7 Haziran sonrası oluşan ittifak şimdi tekrar oluştu.

Örneğin Amerika. Diktatörlük konusunda bir problemi yok ama Tayyip’in diktatör olmasını istemiyor. Çünkü güvenmiyor. Erdoğan her tarafta gizli iş çeviriyor. İran’daki ambargoyu deliyor, IŞİD’le, İslami kesimle ilişkileri. Bulgaristan’daki seçimlere bile karışıyor. Kafası kızıyor Suriye’de Rusya ile, hatta Esad’la işbirliği yapıyor. Hükümetin bakanı Hollanda’ya kaçak yollardan birkaç araba değiştirerek girmeye çalışıyor. Şimdi düşünün, birkaç oy için, sadece propaganda için bunu yapabilen bir zihniyet, daha büyük hedefler için neleri yapmaz? Kontrolü bu kadar zor bir kişilik. Her tarakta bezi var, sadece Türkiye’de değil dünyada elinin uzanmadığı yer yok. Bir kaşık suda boğmak istiyorlar Erdoğan’ı ama muhtaçlar çünkü yerine koyacak kimse yok. Tayyip Erdoğan da çok zor durumda. O da celladına muhtaç. Çünkü Amerika sadece çok büyük bir askeri güç değil aynı zamanda emperyalist sermayeyi yönlendiren güç. Amerika, IMF’yle, Dünya Bankası’yla, kredi kuruluşlarıyla uluslararası sermayeye yön veriyor. Oraya yatırım yaparsın, buraya yapamazsın… Bir de birçok ülkenin düzen yanlısı muhalefetinin, STK’ların arkasında Amerika var. Yani aynı zamanda içsel bir güç. Emperyalist dünya sistemi içinde hiçbir darbe, hiçbir tek adam yönetimi NATO’nun, ABD ve AB’nin politik, askeri, ekonomik desteği olmadan ayakta kalamaz. O yüzden Erdoğan Rusya’ya, İran’a yanaşabilir ama onlar Amerika’nın, Avrupa Birliği’nin boşluğunu doldurabilecek güçler değil. O yüzden Tayyip Erdoğan’ın eli mahkum ve uzlaştılar ama kavga sürüyor.

Peki Fethullah Gülen ile AKP arasındaki çatışma şu an ne durumda?

Çatışma sürüyor ama birbirlerini yok etmek gibi bir durum söz konusu değil. Amerika Gülen’i vermez. Verirse kendi namına çalışacak kimseyi bir daha bulabilir mi? Hatta şu an yargılanan darbeciler için süreç içinde, onları madur etmeyecek bir orta yol bulunması bile beklenmelidir. Gülen örgütlenmesi kişilerden ibaret değil. Bu yapısal bir problem. Emperyalizme askeri, ekonomik, siyasi, ideolojik bağımlılığa son vermeden, işbirlikçi sermayenin gücünü kırmadan Gülen tipi yapılanmalardan kurtulamazsınız. AKP de başlangıçta bu yapılanmanın bir parçası olarak örgütlendi. Gülen örgütlenmesi örneğin İskenderpaşa, İsmailağa, Menzil, Süleymancılar türünden bir cemaat değil. Bu nedenle kendisi de bağımlı kapitalist sistemin bir parçası olan AKP’nin Gülen yapılanmasını yok etmesi mümkün değil. Erdoğan bunu iyi biliyor ve görünürdeki kavgaya rağmen uzlaşmaya çalışıyor. İsrail’le, ABD’yle, AB ile ilişkilerde olduğu gibi iç kamuoyuna, AKP kitlesine verilen mesajlar, esmeler, gürlemeler farklı, gerçek durum farklı. IŞİD’le savaşacağım diyerek Kürtlere saldıran Erdoğan, Gülen’le mücadele ediyorum diye esas olarak Kürtlere ve devrimci muhalefete saldırıyor. Gülen tarafına gelince, o tarafın politikalarını Fethullah Gülen değil başkaları belirliyor. Gündeme oturduğu 1990’lı yıllardan günümüze kadar Fethullah Gülen’in emperyalizmden, yerli sermayeden farklı hiçbir iç ve dış politikası olmamıştır. Başlangıçta AKP’nin oluşumu da böyle bir politikaydı.

Daha önce dediğim gibi yeni bir alternatif hazırlanana kadar Tayyip Erdoğan’la tek adam rejimi konusunda uzlaşmış görünüyorlar. İki taraf da mevcut parlamenter sistemle gidilemeyeceğini gördü. Ama bu yöntemin mevcut toplumsal çelişkileri derinleştireceği ve ortaya yeni çelişkiler çıkaracağı da açık. Türkiye’deki bağımlı sistem en sıradan toplumsal, siyasi çelişkileri çözemediği gibi, kendisi için bulduğu her çözüm yöntemi yeni çelişkiler ortaya çıkarıyor. Böyle bir dinamiği var sistemin. Örneğin 70’lerde bir yanda devrimciler, bir yanda faşistler vardı. Çelişki buydu. 12 Eylül’den sonra Kürt sorununu imhayla çözmek için harekete geçilince ortaya tarihin en güçlü Kürt hareketi çıktı, her şey değişti. Kürt-Türk çelişkisi, şovenizm çıktı. Diğer ezilen kimliklerin sesi de yükseldi, Ermeniler, Süryaniler, Ezidiler vs. Toplumu dinle aptallaştırmak, köleleştirmek istediler bu sefer Alevi-Sünni çelişkisi, laik-dinci çelişkisi aldı başını gitti. 1990’larda memurlar ile devlet arasında çelişki çıktı. Kimsenin aklına gelmezdi memurlar ortalığın altını üstüne getirecek, sendikalaşacak. Bütün bunlara yakın dönemde AKP-FETÖ çelişkisi eklendi. Suriye’ye müdahil olma, 7 Haziran’dan sonra dışa da yönelen saldırganlık, Ortadoğu’daki çelişkileri Türkiye’ye taşıdı. Yeni tek adam sistemi, parlamenter sistemin askıya alınması da bu duruma neden olan çelişkilerin, sorunların hiçbiri çözülmediği için yeni ve farklı çelişkiler üretecek. Sistem daha da zora girecek. Çünkü sistemin bu çelişkileri demokratik yollardan çözecek hiçbir programı yok. Çünkü bunlardan birini demokratik olarak çözmeye kalksa ardından tümü çorap söküğü gibi geliyor. Bu çelişkiler birbirini etkiliyor, birbirini tetikliyor.

Ezilenler nasıl çıkacak bu durumdan?

Mücadeleden direnmekten başka bir yol yok. Toplum içten içe kaynıyor, huzursuz. Mevcut iktidarın kitlenin en az yüzde 60’ının gözünde meşruluğu yok. Kenan Evren’in desteği çok daha yüksekti. Egemen sınıflar da birbirine girmemişti.

Kitlelere sadece Erdoğan’a laf yetiştiren değil, eylemleriyle, yaptıklarıyla da güven ve cesaret veren bir örgütlenme oluşturmak gerekiyor. Belli ki bu bir cephesel örgütlenme olabilir. Böyle bir cephenin oluşması şu anda CHP engeline takılmış durumda, onu aşamadı. Bugün AKP’yi ayakta tutan MHP değil CHP’dir. Başta Kılıçdaroğlu. Yapılacak işler belli. Meclis’te muhalif HDP var onunla birlikte davranacaktın. Meclis dışında da Gezi’deki güçleri ve Kürtler başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefeti sokakta bir araya getireceksin. Bir de Atatürkçülük’ü bütün askeri darbelerin yaptığı gibi topluma dayatmayacaksın. Atatürkçülük, toplumsal muhalefeti birleştirmez, böler. Atatürkçülüğü dayattığın zaman dinci kitleyi, Kürtleri, azınlıkları, devrimcileri, dini kimliğinin bilincinde olan Alevileri yanında göremezsin, sadece ulusalcılarla kalırsın. Bu açıdan bakılınca CHP sanki darbenin ideolojik görevini üslenmiş gibi görünüyor. Bilindiği gibi Türkiye’deki bütün cuntalar kendilerini ideolojik olarak Kemalist, Atatürkçü göstermişlerdir. CHP içindeki emekten yana, özgürlüklerden, demokrasiden yana olan kesimlerin bir seçim yapması, tavır koymaları lazım.

Her şeye gebe bir süreçteyiz. Egemen sınıflar yönetemiyorlar. Birbirlerine girmiş durumdalar. En son parlamenter sistemle yönetemeyecekleri konusunda anlaştılar. İşçi sınıfı, Kürtler, esnaf, gençlik, Aleviler, laiklik isteyenler, toplumun her kesimi için için kaynıyor.

15 Temmuz’dan sonra orduda tasfiye süreci başladı. Şu anda orduda dengeler nasıl?

15 Temmuz’dan sonra orduda bir tasfiye yaşandı. Fakat ordu 15 Temmuz’un da öncesinde, 2010’dan itibaren zaten bir dönüşümün, bir tasfiye sürecinin içindeydi. Türkiye ordusu profesyonel orduya geçiş süreci yaşıyor. Daha önceki gibi zorunlu askerlerden değil, mesleği askerlik olan kişilerden oluşan bir ordu, yani paralı ordu kuruluyor. Bunda epey mesafe alındı. Kürtlerle savaşanların büyük bölümü paralı askerlerden oluşuyor.

2010 yılındaki Balyoz davaları önemli bir dönüm noktası. O davalarla birlikte ordu içinde kendine Atatürkçü diyen kesim tasfiye edilmeye başlandı. Bu kesim, Kürt politikası ve ılımlı İslam konusunda emperyalizmle ve iktidarla ters düşüyordu. Balyoz davalarıyla bir kısmı tasfiye edildi. Sonra Erdoğan, FETÖ ile bozuşunca bunlarla anlaştı. Ondan sonra FETÖ’cülerin tasfiyesi başladı. Böylece eski ulusalcı, Kemalist takım yeniden güçlendi. Şu anda ordu içinde bu kesim önde görünüyor.

Ordunun örgütlenme şemasında da önemli değişiklikler oldu. Örneğin Kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Sahil Güvenlik ile Jandarma tümüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Böylece ordu tek bir parça olmaktan çıkıp, 4-5 parçaya bölünmüş oldu. Her bir bölümün başında sivil otorite var. Böylece ordunun teklikten gelen gücü kırılmış oldu. Cumhurbaşkanı tüm kuvvet komutanlarına emir verebilecek. Ordunun siyasi iktidar karşısında güçsüzleştirilmesi, hareket sahasının daraltılması Balyoz davalarında görüldüğü üzere emperyalizmin istediği bir şeydi. Ama şimdiki değişiklikler Erdoğan’ın telaşının, kişisel tasarruflarının bir ürünü gibi görünüyor. Fakat bu değişikliklerin pratikte çok büyük anlamı olacağı kanısında değilim.

15 Temmuz darbesiyle taraflar arasına bir de kan davası girdi. Erdoğan ve AKP’nin ordu içinde kendilerine bağlı özel bir örgütlenmesi yok görünüyor. Bu nedenle Erdoğan SADAT gibi örgütlenmelerle ve milis güç oluşturmaya çalışarak askeri bir güç sağlamaya çalıştı. Darbeye direnenler Balyoz’la tasfiye edilmeye çalışılan, darbeyle de tümden tasfiye edileceklerinden korkan kesim. Dışarıdan böyle görünüyor. Şu anda bir yandan Erdoğan, diğer yanda NATO ve egemen kesimler, bir tarafta da Atatürkçüler orduyu kendilerine göre yeniden toparlamaya çalışıyorlar. Ordu eskiden olduğu gibi kendi içinde monolitik, siyasi iktidarlar karşısında bağımsız bir güç olarak yeniden örgütlenebilecek mi belli değil.

Ordu şu an hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da sıcak bir savaşın içinde. Bu durum ordunun düzenlenmesini ve denetim altına alınmasını çok zor hale getiriyor. Bu nedenle özellikle AKP’nin işini zorlaştırıyor. Yeni şema kağıt üzerinde kalıyor. Savaş bölgelerinde inisiyatif ve güç askerlerin elinde. Milli Savunma Bakanı çok gölgede kalıyor. Ordu ise siyasi iktidarın etkisinde olmadan kendi başına toparlanmak ve eskisi gibi, siyasi iktidarlardan bağımsız bir güç olabilmek için bu savaşı sürdürmek zorunda. Barış ortamında ve parlamenter işleyişin öne çıktığı koşullarda ordu Tayyip Erdoğan karşısında çok zor durumda kalır. Bu nedenle sürdürülen savaş özellikle ordu içindeki Atatürkçü kesim için hayati bir öneme sahip.

Yeni bir darbe olur mu?

Olabilir tabi. Darbenin arkasındaki güçler ve darbeye neden olan çelişkiler olduğu gibi duruyor. Biraz önce dediğim gibi darbe var olan sorunlardan hiç birini çözmedi, tersine eskilerine ek olarak yeni sorunlar ortaya çıkardı. Bizim gibi emperyalizme ve NATO’ya bağlı, bunların desteğine muhtaç, en küçük bir demokratik açılımı yapmaktan aciz, yükselen toplumsal muhalefet karşısında çaresiz ülkelerde, koşullar elverdiğinde her an darbe olabilir. Ama Tayyip uzlaşmaya uyar, çelişkileri keskinleştirmezse, egemen sınıfların başkanlık sisteminden istediklerini yerine getirmeye devam ederse mevcut sistemi devam ettirmek isterler. (Derya Okatan – ETHA)




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir